ŞÛRA SÛRESİ
23, 24, 25, 26, 27. âyetleri dışında tamamı Mekke’de inmiştir. el-Hasan, İkrime, Atâʹ ve Câbir’e göre : Tamamı Mekkeʹde inmiştir. İbn Abbas’a (R. A. ) ve Katade’ye göre: Dört âyeti dışında tamamı Mekkeʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 16/1)
38. âyetle, mü’minlerin kendi işlerini ve önemli meselelerini kendi aralarında istişare ile çözmeleri belirtildiğinden, bu manaya delâlet eden «şûrâ» kelimesi, sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 53
Kelime»: 860
Harf »: 3588 (Lübabu’t-te’vîl: 4/90)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Allahʹın yegâne üstün ve yegâne hikmet sâhibi olduğunun her peygambere vahiy yoluyla bildirildiği açıklanıyor.
2- İnsanların tek bir ümmet haline getirilmediğinin sebep ve hikmeti üzerinde duruluyor.
3- Allah’ın varlığına ve kudretine delâlet eden belgeler sıralanıyor.
4- Peygamberlerin hepsinin insanları aynı esasa dâvet ettikleri hatırlatılıyor.
5- İnkârcıların heveslerine uyulmaması emrediliyor.
6- Kıyâmet olayının yakın olduğuna dikkatler çekiliyor. Bu hususta tartışıp durmanın yararlı olmayacağına işâretle, inkârcı sapıkların daha çok kıyâmet hakkında yersiz ve anlamsız tartışmalara yöneldikleri hatırlatılıyor.
7- Hz. Peygamber’in (A. S. ) yakınlarıyla kendi arasında sevgi ve güven kurmayı arzuladığı ve bunun için ilk önce hısımlarını dine dâvet ettiği konu ediliyor.
8- Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler gösterilerek insan aklına sesleniliyor.
9- Büyük günahlardan kaçınıp Allahʹın çağrısına olumlu cevap verenler övülüyor.
10- Haksızlık edenleri çok kötü bir sonucun beklediği haber veriliyor.
11- Hz. Peygamber’in (A. S. ) görevinin sınırları belirleniyor.
12- Peygamberʹin (A. S. ) insanları en doğru yola çağırdığı açıklanarak, dönüşün mutlaka Allahʹa olacağına değiniliyor ve böylece hayatımızı İlâhî nizam doğrultusunda tanzim etmemiz isteniliyor.
MEÂLİ:
1-2- Hâ-Mîm/Ayn-Sîn-Kaf.
3- O çok üstün, çok güçlü yegâne hikmet sâhibi Allah, böylece hem sana, hem de senden öncekilere vahyeder.
4- Göklerde olan her şey, yerde bulunan her şey O’nundur. O yücedir, uludur.
5- Gökler neredeyse (ilâhî kudretin azametinden veya inkârcıların Allah’ı tanımamasından) üstünden yarılacak.. Melekler ise hamd ile tesbîh etmekteler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilemekteler. Haberiniz olsun ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
6- Onlar ki, Allahʹı bırakıp başka (tanrıları) dost ve sâhip edindiler; Allah, onlar üzerinde görüp gözeticidir ve sen onlar üzerinde (koruyucu, savunucu, gözetleyici) vekîl değilsin.
HÂ-MÎM-AYN-SÎN-KAF
Bunlar, diğer sûrelerin başında olduğu gibi, «hurûf-i mukattaâ»dandır ve asıl delâlet ettikleri manâ ve maksadı Allah daha iyi bilir. O bakımdan ilim adamları bu harfleri de «müteşabihat»tan saymışlardır. Allah ile Peygamberi arasında birer şifre olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca başında bulunduğu sûrenin özet ve hikmetini yansıtan birtakım işâret ve semboller olduğu da başka bir yorum olarak ortaya konabilir.
PEYGAMBERLERE VAHİY EDİLEN ESASLAR
«O çok üstün, çok güçlü yegâne hikmet sâhibi Allah, böylece hem sana, hem de senden öncekilere vahyeder.. »
Cenâb-ı Hak hemen her peygambere şu esasları da vahiy yoluyla bildirmiş ve korunmasını; insanlara teblîğ edilmesini emretmiştir:
1- Önce Allah’ın varlığına ve birliğine imâna,
2- Sonra gönderilen peygambere ve onun gönderilmesinin lüzumuna inanmaya,
3- Âhiret gününe imâna,
4- İnsanları, bütün güzellik ve fazîletleri kendinde toplayan din ahlâkına bağlanmaya,
5- İnsanları kötülüklerden uzaklaştırıp insanlıklarına yakışanı yapmaya,
6- Dünya hayatından amaç ve maksadın ne olduğunu öğrenmeye,
7- Allahʹın yegâne üstün, yegâne güçlü ve hikmet sâhibi olduğunu anlayıp kavramaya dâvet edip bu konuda onları eğitip yetiştirmek..
3. ve 4. âyetlerle bu incelikler Cenâb-ı Hakk’ın Azîz, Hakîm, Alîy ve Azîm sıfatlarıyla özetlenmektedir. Çünkü bütün üstünlük ve kuvvet; her türlü hikmet ve ilim; bütün yücelik ve büyüklük Allahʹa ait ve Oʹna has olunca, insanların bu üstün ve yüce kudret karşısında kendilerinin ne olduklarını bilmeleri ve yeterince anlayabilmeleri için mutlaka gönderilen peygamberin teblîğ ve irşadına kulak vermeleri; onun rahle-i tedrisinde okumaları gereklidir.
GÖKLER VE YER HER PARÇASIYLA ALLAH’IN VARLIĞININ BELGESİDİR
«Göklerde olan her şey, yerde bulunan her şey O’nundur. O yücedir, uludur. »
Kâinat, çok hassas bir saattan daha dakik ve daha duyarlı çalışmakta ve kusursuz şekilde düzen ve dengesini sürdürmektedir. Bütün eşya bu düzende yerini almış, yaratıldığı hikmet ve amaca yönelmiştir. Her hareket ve olay Hakk’ın varlığının ve birliğinin şahidi ve delilidir. Onun için sapık maddecilerin Hakk’ı inkâr etmesinden dolayı neredeyse gökler üstlerinde yarılıverecek; kâinatın her parçası haykıracak, eşya sesini yükseltip «Allah, Allah!. » diyecek.. Ne var ki, Cenâb-ı Hak kurduğu düzeni, sağladığı dengeyi değiştirmeyi veya bozmayı murad etmemiştir. Çünkü O’nun hazırladığı plân, vakti gelinceye kadar hükmünü yürütür, düzenini korur. Şunun, bunun inat ve inkârından dolayı bu değişmez ve değiştirilmez.
Meleklere gelince: Onlar, övülmeğe lâyık olan Allahʹa durmadan hamd ederler ve O’nun yüceliğinin karşısında eğilirler ve çok mükerrem yaratılan insanoğlunun bu çizgiden sapmasından dolayı müteessir olurlar. Zira melekler, Allah’ın rahmet ve gufranının genişliğini bildikleri gibi, O’nun azabının şiddetini de çok iyi bilirler. İnsanoğlu, Allah’ın kendisine en büyük lütuf ve ihsanından biri olan akıl ve idrâk yeteneğini neden dosdoğru kullanmaz?! Kendi varlığına bile bütünüyle hâkim ve sâhip olamayan, kendi iç organlarına kumanda edemiyen insan, neye güvenip dayanmaktadır?
Eğer insan kendi kendini yaratmış olsaydı, daha başka türlü yaratır, en azından iç organlarına da kumanda etme yeteneğini kendinde bulundururdu. Oysa beyni ve kalbi başta olmak üzere hiçbir iç organına emir verememekte ve onları istediği gibi sevk ve idare edememektedir.
ALLAHʹI BIRAKIP BAŞKASINI DOST VE YAR EDİNENLER
«Onlar ki, Allahʹı bırakıp başka (tanrıları) dost ve sâhip edindiler; Allah, onlar üzerinde görüp gözeticidir ve sen onlar üzerinde (koruyucu, savunucu, gözetleyici) vekîl değilsin. »
Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz aldığı büyük emâneti kusursuz koruyup gereğini yerine getirmek için bütün gayret ve azmini ortaya koymuştur. Terbiye, nezaket, hoşgörü ve tevazuuna rağmen inkârcıların azgınlık göstermesi, saldırıda bulunması O büyük peygamberi için için üzüyor; önlerinde doğru yol apaçık dururken eğri yolu seçmelerine hayret ediyor ve o yüzden kalbi daralıyordu. Oysa Hz. Peygamber’in (A. S. ) görevi, Allah’ın emirlerini ve nehiylerini kusursuz şekilde teblîğ edip kullarla Allah’ı başbaşa bırakmak ve günlük hayatında teblîğ ettiklerinin örneklerini sergilemekti. İçindeki şefkat, risâleti tebliğdeki dikkat bazan Onu bu sınırı aşmaya iter gibi oluyor; insanları kurtaramamanın sıkıntısını çekiyordu. O bakımdan 6. âyetle Ona asıl görevi hatırlatılıyor; insanlar üzerine koruyucu ve savunucu vekil olmadığı bildiriliyor.
ŞEYH KENDİ MÜRİTLERİ ÜZERİNDE VEKÎL MİDİR?
İslâm kültürünü, Kur’ân ilimlerini yeterince almamış bazı tarikat erbabı, Peygamber’e (A. S. ) verilmeyen payelerin kendilerine verildiğini sanmakta veya iddia etmekte ve böylece kendilerine kayıtsız şartsız uyulmadıkça Cennet’e girilemiyeceğini söylemekte; hattâ son nefeslerinde müritlerinin imdadına yetişip imân üzere ölmelerini sağlayacaklarına dair teminat vermekteler. Bu sebeple de günah çıkartan papazlara benzerlik gösterdiklerinin farkında mıdırlar? Aynı zamanda bu gibi tasarrufların Hz. Muhammed’e (A. S. ) bile verilmediğini ve öz amcası Ebû Tâlib’i olsun son demlerinde kurtaramadığını bilmiyorlar mı?
Kur’ân-ı Kerîm birçok yerde Hz. Muhammed’in (A. S. ) «vekil», «musaytır», «hafîz» olmadığını açıklayarak Ondan sonra din adına ortaya çıkanların yanlış bir yola sapmalarını önlemektedir. Tabii Kur’ân’ı iyi bilen mürşidler, teblîgatçılar ve onlara uyanlar hiçbir zaman Resûlüllah’ın (A. S. ) sünnetini aşmazlar ve kendilerini Ondan daha yetkili görmezler.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, peygamberlere vahiy edilen esaslardan bir kısmı üzerinde duruldu. Melekler dahil kâinatın her parçasıyla Cenâb-ı Hakkʹa hamd ettiği, O’nun yüceliği önünde eğildiği belirtildi. Sonra da Hz. Muhammed’in (A. S. ) görev sınırı belirlenerek müʹminler bu konuda aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli’leri ve o merkezin dışında kalan diğer ülke halklarını uyarıp doğru yola çağırmak için Hz. Peygambere (A. S. ) Arapça Kur’ân indirildiği belirtiliyor. İnsanların tek bir ümmet kılınmadığı üzerinde durularak İlâhî muradın tecelli yönü hatırlatılıyor. Dünyada Hz. Muhammed’e (A. S. ) muhalefet edenlere, dönüş yapmadıkları takdirde Âhiret Âlemiʹnde Cenâb-ı Hakk’ın haklarında en doğru hükmü vereceği bildiriliyor ve arkasından İlâhî kudretin ve büyüklüğün izlerini taşıyan belgelere yer verilerek insan aklı harekete geçirilmek isteniyor.