FUSSİLET SÛRESİ
Üçüncü âyette, Kur’ân âyetlerinin yeterince açıklanmış olduğu «fussilet» fiiliyle ifade edilmiş ve bu sebeple aynı fiil sûreye isim olarak konulmuştur.
İlim adamlarının ittifakıyla, sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 15/337)
Ayet sayısı : 54
Kelime » : 794
Harf » : 3350 (Tefsîr-i Nisabûrî/Allâme Nizamüddin: 24/58)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Arapça indirilen Kur’ân âyetlerinin hikmet doğrultusunda yeterince açıklandığı; bu gerçeği ancak aklı eren bilgili bir kavmin veya milletin anlayabileceği konu ediliyor.
2- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Mekkeli müşrikler arasında geçen mücadelenin bir diğer safhası üzerinde duruluyor.
3- Yerkürenin iki önemli dönemde meydana getirildiği ve dengesini sağlamaya yönelik sabit dağların yaratıldığı belirtildikten sonra, başta insan olmak üzere canlıların yaşamasını gerçekleştirmek için dört devir ve dönemden sonra yerkürenin bugünkü duruma getirildiği açıklanıyor.
4- Yerkürenin yaratılmasındaki sağlam esaslar ve şaşmayan kanunlar, âlemlerin yegâne Rabbi olan Allahʹın varlığına ve sınırsız kudretine delil gösteriliyor.
5- Daha önce göklerin gaz halinde bulunduğuna dikkatler çekiliyor.
6- Müşriklerin inkârda inat edip Hakkʹa karşı tuğyanları anlatılarak gelip geçen inkârcı nankörlerin sonlarının ne olduğuna misâl veriliyor.
7- Allahʹa ortak koşan putperestlerin, Kurʹân okunurken şamata ve gürültü yapıp onun işitilmesine ve anlaşılmasına engel olmaya çalıştıklarına atıf yapılıyor.
8- Dosdoğru imân edenlere, ölümleri anında inen rahmet meleklerinin ferahlatıcı ve ümit verici sözleri açıklanarak yönlendirici bilgi veriliyor.
9- Güneş, ay, gece ile gündüz düzenlemesinin mutlak anlamda İlâhî plân ve proğramın bir parçası olduğu üzerinde duruluyor.
10- Kur’ân’a bâtılın yaklaşamıyacağı; insan elinin ve kaleminin onu değiştiremiyeceği bir mu’cize anlamında haber veriliyor.
11- Kur’ân’ın ancak imân edenler için doğru yol ve şifâ olacağına değinilerek, bu İlâhî kitaptan ancak mü’minlerin nasîp alacağı bildiriliyor.
12- Tevrat hakkında da ayrılığa düşenlerin bulunduğu, birtakım farklı yorumlara ve maksatlı te’vîllere sapıldığı tarihî bir olay şeklinde hatırlatılıyor.
13- İnsan karakteri üzerinde durulup birtakım belirtilerine değiniliyor.
14- Kıyâmet’le ilgili bilginin ancak Allah yanında olduğu konu edilerek bu mesele hakkında gereksiz fikir beyân etmenin doğru olmayacağına işârette bulunuluyor.
M E A L İ:
1- Hâ-Mîm.
2- Rahmân ve Rahîm (olan Allah)dan indirilmedir.
3- Bir Kitap ki, âyetleri yeterince açıklanmıştır; bilen bir millet için Arapça Kurʹânʹdır.
4- Hem müjde verici, hem de uyarıcıdır. Buna rağmen onların çoğu yüzçevirmişlerdir, işitmemektedirler.
5- «Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflıdır; kulaklarımızda ise ağırlık vardır ve bizimle senin aramızda gerili bir perde bulunuyor. Sen yap yapacağını, doğrusu biz de yapıyoruz. »
6- De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım, (şu farkla ki) bana İlâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyedilmektedir. O halde hep O’na doğrulun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Vay haline o ortak koşanların!
7- Onlar ki zekâtı vermezler; onlar, evet onlar, Âhiret’e de inanmazlar.
8- Onlar ki, imân edip iyi-yararlı amellerde bulundular, onlar için başa kakılmaz, arkası kesilmez mükâfat vardır.
İLGİLİ HADÎSLER
Hz. Hamza (R. A. ) İslâmʹa girince, Kureyş Kabilesinin ileri gelenleri endişelenmeye başladılar. Her geçen gün Müslümanların sayısı artıyordu. Kendilerini bölüp tedirgin eden bu akımın karşısında durup bir çözüm yolu bulmak ve atalarının dinini korumak gerekiyordu. Onun için Hz. Muhammed’le (A. S. ) görüşmede başarılı olabilecek, Onun üzerinde etki yapacak Utbe b. Rebiʹâʹyı görevlendirdiler. Bu kişi hem güzel konuşmasını bilir, hem de keskin zekâsıyla olayların içinden sıyrılıp çıkmasını ve karşısındaki insanları yönlendirmeyi becerirdi.
Utbe kalkıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize geldi; yanına oturup konuya şu sözlerle başladı:
- Kardeşimin oğlu! Şüphesiz sen bizden birisin. Aramızdaki yerini, şerefini, soyunu bilenlerdeniz. Ne var ki, kendi kavmini bölüp parçalayan, onları küçümseyen, ilâhlarını önemsiz sayan, dinlerinin bâtıl olduğunu iddia eden; gelip geçen atalarını küfürle, zalimlikle suçlayan büyük bir davayla ortaya çıkmış bulunuyorsun. Şimdi beni dinle ki bazı hususları arzedeyim; kabul edeceğin kısımlar olabilir.
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:
- Ya Ebe’l-Velîd! Konuş, seni dinliyorum.
Buyurdu ve Utbe şu öneride bulundu:
- Eğer bu davanla çok mal elde etmeyi arzuluyorsan, seni bizden daha zengin kılacak kadar, kendi aramızda mal toplayıp verelim. Arzun şan ve şeref ise, seni kendimize baş seçelim de sensiz bir işe karar vermeyelim. Yok eğer maksadın hükümdar olmaksa, seni kendimize kral seçip kabul edelim. Bütün bu belirttiklerim dışında senin bu tutumun ve iddian, kendinden savamıyacağın ruhsal bir rahatsızlıksa, seni tedavi edecek bir tabip bulmaya çalışalım ve gerekirse bu uğurda malımızı acımasızca harcayalım.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Utbe’yi dikkatle dinledikten sonra ona:
- Sözün bitti mi ya Utbe! Diye sordu. O da:
- Evet, bitti, diye cevap verince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:
- Şimdi sen beni dikkatle dinle, buyurdu ve Besmele çekerek Fussilet Sûresiʹnin baş kısmındaki ilk üç âyeti okudu ve sonra da, müteakip âyetleri okumaya başladı.
Utbe ellerini arkasına bağlayarak dikkatle dinlemeye koyuldu; tâ ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz secde âyetine geldi ve derhal secdeye kapanıp başını kaldırdıktan sonra Utbe’ye dönerek şöyle sordu:
- Ya Ebe’l-Velîd! İşittiğini işittin, duyduğunu duydun. Şimdi seninle bu sözleri başbaşa bırakıyorum.
Utbe kalkıp yandaşlarına doğru yürümeye başladı. Onun gelmekte olduğunu görenler dediler ki: «Allahʹa yemin ederiz ki, Ebûʹl-Velîd gittiği yüzün başkasıyla bize geliyor. »
Utbe gelip yanlarına oturdu. Onlar da merakla:
- Ya Utbe! Neler var? Diye sordular. O da şu cevabı verdi:
- Şimdiye kadar bir benzerini işitmediğim bir söz işittim. Ona sihir desem sihir değildir. Büyü desem hiç değildir. Ey Kureyş topluluğu! Muhammedʹi, ortaya attığı dâva ile başbaşa bırakıp geri çekilin. Yemin ederim ki, Ondan dinlediğim sözün elbette çok önemli bir haberi ortaya çıkacaktır. Gerçekçi bir yanı yoksa, zaten kendiliğinden sönecektir. Araplara karşı üstünlük sağlayıp bir otorite olarak kumandayı ele geçirirse, o takdirde Onun mülkü sizin mülkünüz, Onun üstünlüğü ve azizliği sizin üstünlüğünüz ve azizliğiniz olacaktır. Böylece insanların en mutlu ve en bahtiyarı sizler olacaksınız!
Bunun üzerine toplantıda bulunanlar: «Vallahi ya Ebeʹl-Velîd! O seni diliyle büyülenmiştir» dediler. Utbe: «Bu benim görüşümdür. Artık siz nasıl uygun görüyorsanız öyle yapın» diyerek konuyu kapadı. (Ebû Nuaym, Beyhakî, İbn Asâkir ve siyerciler bu olayı az farklı sözlerle nakletmişlerdir. Biz hepsini göz önünde bulundurarak konunun bir özetini çıkartıp naklettik.)
HÂ-MİM’LERİN İKİNCİSİ
Fussilet Sûresi, Hâ-Mim ile başlayan yedi sûrenin İkincisidir. Bu, yedi göklerin; yedi kat yerin denge ve düzene sokulup insanlardan yana verimli hareketleri sağladığı gibi, Kurʹân ve İslâmʹın yedi iklime yayılıp yeryüzünde denge ve düzen kuracağına işâret de olabilir. Allah daha iyisini bilir.
RAHMÂN VE RAHÎMʹDEN İNDİRİLEN KİTAP
«Hâ-Mîm. Rahmân ve Rahîm (olan Allah)dan indirilmedir. »
Kur’ân-ı Kerîm, O Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirilen son kitaptır ve aynı zamanda insanlıktan yana ilâhî rahmeti yansıtan son mesajdır.
Ancak Kurʹânʹın indirildiği açıklanırken Cenâb-ı Hakkʹın iki sıfatına yer verildiğini görüyoruz: Rahmân ve Rahîm. Elbette ki bu son derece düşündürücü, anlamlı ve hikmetlidir. Zira Rahmân sıfatı, daha çok dünyaya, yani bugünkü düzen ve sisteme ve bunlarda yer alan canlı ve cansızlara yöneliktir. Varlık âlemi bu sıfatın tecellisiyle vücut bulup varlığını sürdürmektedir. Canlılar bu sıfatın tezahürüyle türlerinin devamını sağlayıp korumaktadırlar. Böylece insanlar da kendi yeteneklerine, niyet ve amellerine göre bu sıfattan nasiplerini almakta; kalbini küfür ve nifakla çoraklaştıranlar ise, onun füyuzatından kendilerini mahrûm bırakmaktadırlar.
Rahîm sıfatı ise, daha çok Âhiret’e yöneliktir. Orada İlâhî adâletin tecellisiyle, imân temeli üzerine kurulan sâlih amellerin karşılığı, bu sıfattan kaynaklanıp gelen mükâfatlarla vücut bulur.
Böylece Kurʹân’ın bu iki sıfattan kaynaklanan biri dünya hayatına, diğeri âhiret hayatına yönelik iki ayrı hayat düzeni getirdiği belirtilmekte ve o düzenlerden İkincisinin, mevcut düzen bozulduktan sonra gerçekleşeceğine işâret edilmektedir.
Rahmân ve Rahîm sıfatları nasıl birbirini tamamlayıp ilâhî rahmetin sonsuz ve sınırsızlığını yansıtıyorsa, Kurʹân da iki hayatı birleştirip bütünleştirmekte ve birinin diğeriyle anlam kazandığına dikkatleri çekmektedir. Öyle ki, dünya olmasaydı, âhiretin anlamı ve hikmeti anlaşılmazdı; âhiret de olmasaydı, dünya hayatı anlamsız ve hikmetsiz kalır ve bütünüyle ümitsizlik doğururdu.
AYETLERİ ÇOK AÇIK ARAPÇA BİR KİTAP
«Bir kitap ki, âyetleri yeterince açıklanmıştır; bilen bir millet için Arapça Kurʹânʹdır. »
Kurʹân âyetlerinin açıklığı yedi maddede özetlenebilir. Şöyle ki:
1- Her âyet, insanlardan yana mutlaka bir hayır ve fazîlet, iyilik ve güzellik getirmektedir.
2- Âyetler, insan ruhuna ve bedenine faydalı ve zararlı olan nesneleri, düşünce ve görüşleri «helâl» ve «haram» kavramlarıyla açıklayıp akla ve ilme ışık tutmakta, ilim adamına yol göstermektedir.
3- Âyetler, kulluğun mana ve hikmetini; yaratan ile yaratılan arasındaki ilgiyi; bu manayla ibâdetin ölçü ve hikmetini yeterince açıklar muhtevadadır.
4- Ayetler, iyi yararlı müʹmin kişilere dünya ve âhiretʹte vaʹdedilen mükâfatları ve üstünlükleri; inkârcılara ise bâtıl inançlarına, kötü huylarına, zararlı davranışlarına karşı verilecek azâbı ve uğratılacakları husrânı haber vermektedir.
5- Âyetler, insan aklını harekete geçirecek, ilme ve medeniyete; âlime ve fikir adamına yol gösterecek temayı, ana fikirleri net ve açık biçimde yansıtmaktadır.
6- Âyetler, Allahʹı kemâl sıfatlarıyla açıklayıp insana asıl yaratanını tanıtmaktadır.
7- Âyetler, hayatın mâna ve hikmetini, maksat ve gayesini; varlıktaki denge ve düzeni en doğru çizgileriyle belirlemektedir.
KURʹANʹIN ARAPÇA İNDİRİLMESİ
Kur’ân-ı Kerîmʹin on yerinde, onun açık-seçik Arapça bir kitap olduğu açıklanmaktadır. (Bilgi için bak: Nahl Sûresi: 103, Şuarâ Sûresi: 195. Yusuf Sûresi; 3. Ra’d Sûresi: 37, Tâhâ Sûresi: 113, Zümer Sûresi: 28, Şûrâ Sûresi: 7. Zuhruf Sûresi: 3, Ahkaf Sûresi: 12. âyetlerin tefsiri) Daha önce de belirttiğimiz gibi, Arapça insan ruh ve duygusunun, düşünce ve muhayyilesinin bütün inceliklerini kelimeyle ifade edecek bir zenginliğe ve inceliğe sahiptir. İnsanın birçok yönüne ve yanına seslenen böyle bir kitabın ilâhî muradı bu doğrultuda yansıtacak zenginlikte ve kudrette olması gerekmektedir.
Sonra Kur’ân’ın kapsadığı yüksek hikmetlerin ancak bu dili yeterince bilenler tarafından anlaşılabileceğine de ayrıca işârette bulunulmakta ve Kur’ân’ın Arapça gramerin ana kaidelerini de kendinde taşıdığı dolaylı şekilde işlenmektedir.
Arapça’yı incelikleriyle bilen Tufayl, Kâb ve benzeri ünlü ediplerin Kur’ân’ın o yüksek İlâhî uslûbu karşısında küçülmeleri ve ister istemez Kur’ân’ın bu açıdan da erişilmez olduğunu itiraf etmeleri, onun insan sözü olmadığının bir başka delili sayılır.
KUR’ÂN-I KERÎM. KAPSADIĞI HÜKÜMLERLE İKİ ANA HEDEFİ GÖSTERİR
«Hem müjde verici, hem de uyarıcıdır. Buna rağmen onların çoğu yüzçevirmişlerdir, işitmemektedirler. »
Kurʹân-ı Kerîm’in genel anlamda iki ana sıfatı ve bu sıfatların yönelik bulunduğu iki hedefi söz konusudur: Beşîr ve Nezîr..
Birincisi insanı, imân ve sâlih amel düzeyine getirip ebedî mutluluk ve ilâhî rızaya erişme ile müjdelemeyi; İkincisi, bu düzeye gelmeyip dışta kalan inkârcı ve bozguncular sünnetullaha uymadıkları ve insanı ruhuyla bedeniyle hayatın asıl hikmetine çeviren İlâhî ahkâmı kabullenmedikleri için ebedî hüsrân ve azap ile tehdît etmeyi içerir.
Ne var ki, Mekkeli putperestlerde olduğu gibi, günümüze kadar gelip geçen milletlerin, kavim ve kabilelerin; nesil ve kuşakların çoğu bu hakikat ışığını görmedikleri için Kur’ân’dan hep yüz çevirmişlerdir. Çünkü insan daha çok nefis ve hevesinin esiridir. Çoğu zaman aklını ve idrâkini bu iki temayülün emrine verir.
Kurʹân-ı Kerîmʹi Allah kullarına teblîğ edip irşâd görevini yerine getiren Hz. Muhammed de (A. S. ) daha çok bu iki sıfatla seslenmiştir. O bakımdan kendisine «beşîr» ve «nezîr» sıfatları uygun görülmüş ve Kur’ân’ın yirmiye yakın yerinde Hz. Muhammed’den (A. S. ) yana bu iki sıfat anılmıştır.
ŞARTLANMANIN ZARARLARI
«Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflıdır; kulaklarımızda ise ağırlık vardır ve bizimle senin aramızda gerili bir perde bulunuyor, dediler. »
Kendi duygu sınırları içinde kalıp Tanrıʹyı da bu sınır içinde maddeleştiren inkârcıların hakkı kabul etmemelerinin üç nedeni üzerinde durulmaktadır:
a) Kalplerinin kılıflı, örtülü olması.
b) Kulaklarında hakkın sesine karşı ağırlık bulunması.
c) Onlarla Peygamber (A. S. ) arasında gerili kesif bir perdenin konulması..
Birincisi, kalbin nefis, şehvet ve heveslerle örtülü olup madde ile katılaştığını; ikincisi, nefis ve şehvete, madde ve şöhrete bütün benliklerini kaptırdıklarını; Üçüncüsü, sınırsız hürriyetlerini meşru sınırlara çekmek isteyen Peygamberʹle (A. S. ) kendi aralarına bu ölçüsüz ve adâletsiz hürriyet alışkanlıklarını engel koyduklarını göstermektedir.
Bu üç bağ ile aklını, idrâkini ve düşüncesini bağlayanlar, madde ve küfürden yana şartlanmış sayılırlar. Onlara gerçeği gösterip kabul ettirmek çok zordur. Doğru yola eriştiren ise ancak Allah’tır.
PEYGAMBER DE BİZİM GİBİ BİR İNSANDIR
«De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım, (şu farkla ki) bana İlâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyedilmektedir.. »
Hakkı red ve inkâr edenler, «peygamberliğini ilân eden Muhammed (A. S. ) acaba ne olmak hevesinde veya iddiasındadır» diyerek bazı yakıştırmalarda bulundular. İlgili altıncı âyetle, Muhammedʹin (A. S. ) dünyalıktan yana bir isteği, makam ve şöhretle ilgili bir dâvası bulunmadığı açıklanarak en güzel ve susturucu cevap verilmektedir: «De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım.... »
Aynı zamanda, Muhammedʹi (A. S. ) çok sevenlerden birinin ölçüyü kaçırıp, Hıristiyanların İsa’yı (A. S. ) ilâhlaştırdıkları gibi ilâhlaştırmasına bir sed çekilerek engel konuluyor. Sonra da başta Hz. Peygamber (A. S. ) olmak üzere, her müʹmine alçak gönüllü olması tavsiye ediliyor.
Herkes için tek kurtuluşun ve gerçek insan olmanın ölçüsü de şöyle veriliyor:
a) Kulluk duygusuyla Allah’a yönelip arzu ve istekleri Oʹna arzetmek,
b) Kusurlu yolda, hatâlı vâdide yürümekten, yanlış amel etmekten ve imân nîmetini kaybetmekten korkup O Yüce Kudretʹten bağışlanma dilemek..
Bunun aksine bir inanç ve tutum atmosferi içinde bulunan müşriklere «veyl» va’dediliyor. Bu, Cehennemʹde ebedî hasret ve pişmanlık duygusunu tattıran bir çukurun adı olabileceği gibi, kişinin kaçırdığı değer ve nîmetleri hatırladıkça kendini kınaması; hasret çekip üzülmesi ve elem duyup hayıflanmasıyla da yorumlanabilir.
İNKÂRCININ İKİ VASFI
«Onlar ki zekâtı vermezler; onlar, evet onlar, Âhiret’e de inanmazlar. »
Kur’ân, yedinci âyetle Allah’a ortak koşup küfrü seçenlerin kalbinde ve dimağında kökleşip devamlı inkâr ve inat üreten iki fena tohumdan söz etmektedir:
a) Zekât vermemek,
b) Ahiret’i inkâr etmek..
«Zekât», bu konuda yorum isteyen bir anlatım tarzıdır. Çünkü malın belli bir nisbetini çıkarıp vermek müʹminlere farz kılınmıştır. Müşrikler, yani Allah’a ortak koşup küfrü ihtiyar edenler, imân etmedikçe namaz, zekât, oruç ve hac ile mükellef değillerdir; aynı zamanda bunları yerine getirmeleri için kendilerine emredilmez. O halde buradaki «zekât» kavramı daha geniş bir manaya delâlet etmektedir
1- İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: «Lâilâhe illallah» demektir. Bu hem katıksız Tevhîddir, hem de nefsin zekâtı, yani onu temizleyip paklayan bir arındırıcıdır.
2- Katadeʹye göre: Zekâtın farziyetini kabul ve ikrar etmemek anlamına delâlet etmektedir.
3- Mukatilʹe ve Dahhak’a göre: Allah’a itaât anlamında sadaka vermemek; O’nun yolunda harcamamak demektir.
Ayrıca bu kavramın ilgili âyette kullanılması, zekâtın önemini hatırlatmakta ve mü’mini kâfirden ayıran alâmetlerden biri olduğuna işâret edilmektedir. «Mal canın yongasıdır» derler ya, imânın biri bedenî, diğeri malî olmak üzere iki mahsulünü yetiştirmenin lüzumuna ve bunun da zekât ile gerçekleşeceğine dolaylı şekilde değinilmektedir.
Öyle ki: Mü’min ile müşrik arasında alâmet-i fârika olarak birtakım kıstaslar vardır, az yukarıda değindiğimiz gibi, namaz ve zekât bu kıstasın başında gelen alâmetlerdir.
Âhiret’e inanmamak, bütün faziletleri, kutsal değerleri, hayat ve ölümün amacını, ahlâk ve adâlet duygusunu temelinden yıkan bir inkârdır. O nedenle Kur’ân, özellikle Âhiret’e imân üzerinde durmakta ve sık sık bu konuyu pekiştirmektedir. Çünkü Mekkeli müşriklerin çoğu, Kur’ânʹın da yer yer açıkladığına göre, Allah’ı az-çok tanır, fakat Âhiret’e, Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’e (A. S. ) inanmazlardı.
Kâfirlere «veyl olsun» denildikten sonra, dosdoğru imân edip iyi, yararlı amellerde bulunanlara ise, başa kakılmaz, ardı arkası kesilmez mükâfat verileceği va’dediliyor. Zira insanın yaratılmasındaki hikmet bu iki noktada toplanmakta ve gerçek kulluğun belgesi olarak takdim edilmektedir. İmansız ve sâlih amelsiz bir insan, her zaman hilkatinin hikmetine ters düşmekte ve önce kendi insanlığını red ve inkâr etmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirildiği konu edildi ve âyetlerinin açık seçik olduğu belirtildi. Sonra Kur’ânʹın iki vasfı üzerinde durularak, ona inanmayan kâfirlerin karakter yapısı hakkında bilgi verildi. Arkasından imân edip sâlih amellerde bulunan mü’minler müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹı inkâr eden maddeciler uyarılıyor; aynı zamanda hem Allahʹın varlığına delâlet eden bilimsel ölçüde belgeler sıralanıyor, hem de aklını kullanabilenlere bu konuda ana fikir veriliyor. Sonra da göklerin iki önemli devirde teşekkül ettiği belirtilerek ilim adamlarına hareket çizgisi gösteriliyor.