Fussilet Suresi 1-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

حٰمٓ تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَا اِلَيْهِ وَفِي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ اَلَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

1.

Ha Mim.

Diyanet İşleri

2.

Bu Kur'an, Rahman ve Rahim olan Allah'tan indirilmedir.

3.

Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur'an olarak ayetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.

4.

Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir. Artık onlar işitmezler.

5.

Dediler ki: "(Ey Muhammed!) Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde vardır. O halde sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapacağız."

6.

De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay haline!"

7.

Onlar zekatı vermeyen kimselerdir. Onlar ahireti de inkar ederler.

8.

Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için ise kesintisiz bir mükafat vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

FUSSİLET SÛRESİ

Üçüncü âyette, Kur’ân âyetlerinin yeterince açıklanmış olduğu «fussilet» fiiliyle ifade edilmiş ve bu sebeple aynı fiil sûreye isim olarak konul­muştur.

İlim adamlarının ittifakıyla, sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 15/337)

Ayet sayısı : 54

Kelime » : 794

Harf » : 3350 (Tefsîr-i Nisabûrî/Allâme Nizamüddin: 24/58)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Arapça indirilen Kur’ân âyetlerinin hikmet doğrultusunda yeterin­ce açıklandığı; bu gerçeği ancak aklı eren bilgili bir kavmin veya milletin anlayabileceği konu ediliyor.

2- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Mekkeli müşrikler arasında geçen mücadelenin bir diğer safhası üzerinde duruluyor.

3- Yerkürenin iki önemli dönemde meydana getirildiği ve dengesini sağlamaya yönelik sabit dağların yaratıldığı belirtildikten sonra, başta in­san olmak üzere canlıların yaşamasını gerçekleştirmek için dört devir ve dönemden sonra yerkürenin bugünkü duruma getirildiği açıklanıyor.

4- Yerkürenin yaratılmasındaki sağlam esaslar ve şaşmayan kanun­lar, âlemlerin yegâne Rabbi olan Allahʹın varlığına ve sınırsız kudretine delil gösteriliyor.

5- Daha önce göklerin gaz halinde bulunduğuna dikkatler çekiliyor.

6- Müşriklerin inkârda inat edip Hakkʹa karşı tuğyanları anlatılarak gelip geçen inkârcı nankörlerin sonlarının ne olduğuna misâl veriliyor.

7- Allahʹa ortak koşan putperestlerin, Kurʹân okunurken şamata ve gürültü yapıp onun işitilmesine ve anlaşılmasına engel olmaya çalıştık­larına atıf yapılıyor.

8- Dosdoğru imân edenlere, ölümleri anında inen rahmet melekleri­nin ferahlatıcı ve ümit verici sözleri açıklanarak yönlendirici bilgi veriliyor.

9- Güneş, ay, gece ile gündüz düzenlemesinin mutlak anlamda İlâhî plân ve proğramın bir parçası olduğu üzerinde duruluyor.

10- Kur’ân’a bâtılın yaklaşamıyacağı; insan elinin ve kaleminin onu değiştiremiyeceği bir mu’cize anlamında haber veriliyor.

11- Kur’ân’ın ancak imân edenler için doğru yol ve şifâ olacağına de­ğinilerek, bu İlâhî kitaptan ancak mü’minlerin nasîp alacağı bildiriliyor.

12- Tevrat hakkında da ayrılığa düşenlerin bulunduğu, birtakım fark­lı yorumlara ve maksatlı te’vîllere sapıldığı tarihî bir olay şeklinde hatırla­tılıyor.

13- İnsan karakteri üzerinde durulup birtakım belirtilerine değiniliyor.

14- Kıyâmet’le ilgili bilginin ancak Allah yanında olduğu konu edi­lerek bu mesele hakkında gereksiz fikir beyân etmenin doğru olmayacağı­na işârette bulunuluyor.

M E A L İ:

1- Hâ-Mîm.

2- Rahmân ve Rahîm (olan Allah)dan indirilmedir.

3- Bir Kitap ki, âyetleri yeterince açıklanmıştır; bilen bir millet için Arapça Kurʹânʹdır.

4- Hem müjde verici, hem de uyarıcıdır. Buna rağmen onların çoğu yüzçevirmişlerdir, işitmemektedirler.

5- «Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflıdır; kulaklarımızda ise ağırlık vardır ve bizimle senin aramızda gerili bir perde bulunuyor. Sen yap yapacağını, doğrusu biz de yapıyoruz. »

6- De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım, (şu farkla ki) bana İlâ­hınızın bir tek ilâh olduğu vahyedilmektedir. O halde hep O’na doğrulun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Vay haline o ortak koşanların!

7- Onlar ki zekâtı vermezler; onlar, evet onlar, Âhiret’e de inanmaz­lar.

8- Onlar ki, imân edip iyi-yararlı amellerde bulundular, onlar için ba­şa kakılmaz, arkası kesilmez mükâfat vardır.

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Hamza (R. A. ) İslâmʹa girince, Kureyş Kabilesinin ileri gelenleri en­dişelenmeye başladılar. Her geçen gün Müslümanların sayısı artıyordu. Kendilerini bölüp tedirgin eden bu akımın karşısında durup bir çözüm yolu bulmak ve atalarının dinini korumak gerekiyordu. Onun için Hz. Muhammed’le (A. S. ) görüşmede başarılı olabilecek, Onun üzerinde etki yapacak Utbe b. Rebiʹâʹyı görevlendirdiler. Bu kişi hem güzel konuşmasını bilir, hem de keskin zekâsıyla olayların içinden sıyrılıp çıkmasını ve karşısındaki in­sanları yönlendirmeyi becerirdi.

Utbe kalkıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize geldi; yanına oturup konuya şu sözlerle başladı:

- Kardeşimin oğlu! Şüphesiz sen bizden birisin. Aramızdaki yerini, şe­refini, soyunu bilenlerdeniz. Ne var ki, kendi kavmini bölüp parçalayan, on­ları küçümseyen, ilâhlarını önemsiz sayan, dinlerinin bâtıl olduğunu iddia eden; gelip geçen atalarını küfürle, zalimlikle suçlayan büyük bir davayla ortaya çıkmış bulunuyorsun. Şimdi beni dinle ki bazı hususları arzedeyim; kabul edeceğin kısımlar olabilir.

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:

- Ya Ebe’l-Velîd! Konuş, seni dinliyorum.

Buyurdu ve Utbe şu öneride bulundu:

- Eğer bu davanla çok mal elde etmeyi arzuluyorsan, seni bizden da­ha zengin kılacak kadar, kendi aramızda mal toplayıp verelim. Arzun şan ve şeref ise, seni kendimize baş seçelim de sensiz bir işe karar vermeye­lim. Yok eğer maksadın hükümdar olmaksa, seni kendimize kral seçip ka­bul edelim. Bütün bu belirttiklerim dışında senin bu tutumun ve iddian, ken­dinden savamıyacağın ruhsal bir rahatsızlıksa, seni tedavi edecek bir ta­bip bulmaya çalışalım ve gerekirse bu uğurda malımızı acımasızca harca­yalım.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Utbe’yi dikkatle dinledikten sonra ona:

- Sözün bitti mi ya Utbe! Diye sordu. O da:

- Evet, bitti, diye cevap verince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:

- Şimdi sen beni dikkatle dinle, buyurdu ve Besmele çekerek Fussilet Sûresiʹnin baş kısmındaki ilk üç âyeti okudu ve sonra da, müteakip âyet­leri okumaya başladı.

Utbe ellerini arkasına bağlayarak dikkatle dinlemeye koyuldu; tâ ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz secde âyetine geldi ve derhal secdeye kapa­nıp başını kaldırdıktan sonra Utbe’ye dönerek şöyle sordu:

- Ya Ebe’l-Velîd! İşittiğini işittin, duyduğunu duydun. Şimdi seninle bu sözleri başbaşa bırakıyorum.

Utbe kalkıp yandaşlarına doğru yürümeye başladı. Onun gelmekte ol­duğunu görenler dediler ki: «Allahʹa yemin ederiz ki, Ebûʹl-Velîd gittiği yü­zün başkasıyla bize geliyor. »

Utbe gelip yanlarına oturdu. Onlar da merakla:

- Ya Utbe! Neler var? Diye sordular. O da şu cevabı verdi:

- Şimdiye kadar bir benzerini işitmediğim bir söz işittim. Ona sihir de­sem sihir değildir. Büyü desem hiç değildir. Ey Kureyş topluluğu! Muham­medʹi, ortaya attığı dâva ile başbaşa bırakıp geri çekilin. Yemin ederim ki, Ondan dinlediğim sözün elbette çok önemli bir haberi ortaya çıkacaktır. Gerçekçi bir yanı yoksa, zaten kendiliğinden sönecektir. Araplara karşı üs­tünlük sağlayıp bir otorite olarak kumandayı ele geçirirse, o takdirde Onun mülkü sizin mülkünüz, Onun üstünlüğü ve azizliği sizin üstünlüğünüz ve azizliğiniz olacaktır. Böylece insanların en mutlu ve en bahtiyarı sizler ola­caksınız!

Bunun üzerine toplantıda bulunanlar: «Vallahi ya Ebeʹl-Velîd! O seni diliyle büyülenmiştir» dediler. Utbe: «Bu benim görüşümdür. Artık siz nasıl uygun görüyorsanız öyle yapın» diyerek konuyu kapadı. (Ebû Nuaym, Beyhakî, İbn Asâkir ve siyerciler bu olayı az farklı sözlerle nakletmişlerdir. Biz hepsini göz önünde bulundurarak konunun bir özetini çıkar­tıp naklettik.)

HÂ-MİM’LERİN İKİNCİSİ

Fussilet Sûresi, Hâ-Mim ile başlayan yedi sûrenin İkincisidir. Bu, yedi göklerin; yedi kat yerin denge ve düzene sokulup insanlardan yana verimli hareketleri sağladığı gibi, Kurʹân ve İslâmʹın yedi iklime yayılıp yeryüzünde denge ve düzen kuracağına işâret de olabilir. Allah daha iyisini bilir.

RAHMÂN VE RAHÎMʹDEN İNDİRİLEN KİTAP

«Hâ-Mîm. Rahmân ve Rahîm (olan Allah)dan indirilmedir. »

Kur’ân-ı Kerîm, O Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirilen son ki­taptır ve aynı zamanda insanlıktan yana ilâhî rahmeti yansıtan son mesaj­dır.

Ancak Kurʹânʹın indirildiği açıklanırken Cenâb-ı Hakkʹın iki sıfatına yer verildiğini görüyoruz: Rahmân ve Rahîm. Elbette ki bu son derece düşün­dürücü, anlamlı ve hikmetlidir. Zira Rahmân sıfatı, daha çok dünyaya, ya­ni bugünkü düzen ve sisteme ve bunlarda yer alan canlı ve cansızlara yö­neliktir. Varlık âlemi bu sıfatın tecellisiyle vücut bulup varlığını sürdürmek­tedir. Canlılar bu sıfatın tezahürüyle türlerinin devamını sağlayıp korumak­tadırlar. Böylece insanlar da kendi yeteneklerine, niyet ve amellerine göre bu sıfattan nasiplerini almakta; kalbini küfür ve nifakla çoraklaştıranlar ise, onun füyuzatından kendilerini mahrûm bırakmaktadırlar.

Rahîm sıfatı ise, daha çok Âhiret’e yöneliktir. Orada İlâhî adâletin te­cellisiyle, imân temeli üzerine kurulan sâlih amellerin karşılığı, bu sıfattan kaynaklanıp gelen mükâfatlarla vücut bulur.

Böylece Kurʹân’ın bu iki sıfattan kaynaklanan biri dünya hayatına, di­ğeri âhiret hayatına yönelik iki ayrı hayat düzeni getirdiği belirtilmekte ve o düzenlerden İkincisinin, mevcut düzen bozulduktan sonra gerçekleşece­ğine işâret edilmektedir.

Rahmân ve Rahîm sıfatları nasıl birbirini tamamlayıp ilâhî rahmetin sonsuz ve sınırsızlığını yansıtıyorsa, Kurʹân da iki hayatı birleştirip bütün­leştirmekte ve birinin diğeriyle anlam kazandığına dikkatleri çekmektedir. Öyle ki, dünya olmasaydı, âhiretin anlamı ve hikmeti anlaşılmazdı; âhiret de olmasaydı, dünya hayatı anlamsız ve hikmetsiz kalır ve bütünüyle ümit­sizlik doğururdu.

AYETLERİ ÇOK AÇIK ARAPÇA BİR KİTAP

«Bir kitap ki, âyetleri yeterince açık­lanmıştır; bilen bir millet için Arapça Kurʹânʹdır. »

Kurʹân âyetlerinin açıklığı yedi maddede özetlenebilir. Şöyle ki:

1- Her âyet, insanlardan yana mutlaka bir hayır ve fazîlet, iyilik ve güzellik getirmektedir.

2- Âyetler, insan ruhuna ve bedenine faydalı ve zararlı olan nesne­leri, düşünce ve görüşleri «helâl» ve «haram» kavramlarıyla açıklayıp akla ve ilme ışık tutmakta, ilim adamına yol göstermektedir.

3- Âyetler, kulluğun mana ve hikmetini; yaratan ile yaratılan arasın­daki ilgiyi; bu manayla ibâdetin ölçü ve hikmetini yeterince açıklar muhte­vadadır.

4- Ayetler, iyi yararlı müʹmin kişilere dünya ve âhiretʹte vaʹdedilen mükâfatları ve üstünlükleri; inkârcılara ise bâtıl inançlarına, kötü huyları­na, zararlı davranışlarına karşı verilecek azâbı ve uğratılacakları husrânı haber vermektedir.

5- Âyetler, insan aklını harekete geçirecek, ilme ve medeniyete; âli­me ve fikir adamına yol gösterecek temayı, ana fikirleri net ve açık biçimde yansıtmaktadır.

6- Âyetler, Allahʹı kemâl sıfatlarıyla açıklayıp insana asıl yaratanını tanıtmaktadır.

7- Âyetler, hayatın mâna ve hikmetini, maksat ve gayesini; varlıktaki denge ve düzeni en doğru çizgileriyle belirlemektedir.

KURʹANʹIN ARAPÇA İNDİRİLMESİ

Kur’ân-ı Kerîmʹin on yerinde, onun açık-seçik Arapça bir kitap olduğu açıklanmaktadır. (Bilgi için bak: Nahl Sûresi: 103, Şuarâ Sûresi: 195. Yusuf Sûresi; 3. Ra’d Sûresi: 37, Tâhâ Sûresi: 113, Zümer Sûresi: 28, Şûrâ Sûresi: 7. Zuhruf Sûresi: 3, Ahkaf Sûresi: 12. âyetlerin tefsiri) Daha önce de belirttiğimiz gibi, Arapça insan ruh ve duygusunun, düşünce ve muhayyilesinin bütün inceliklerini kelimeyle ifade edecek bir zenginliğe ve inceliğe sahiptir. İnsanın birçok yönüne ve yanı­na seslenen böyle bir kitabın ilâhî muradı bu doğrultuda yansıtacak zen­ginlikte ve kudrette olması gerekmektedir.

Sonra Kur’ân’ın kapsadığı yüksek hikmetlerin ancak bu dili yeterince bilenler tarafından anlaşılabileceğine de ayrıca işârette bulunulmakta ve Kur’ân’ın Arapça gramerin ana kaidelerini de kendinde taşıdığı dolaylı şe­kilde işlenmektedir.

Arapça’yı incelikleriyle bilen Tufayl, Kâb ve benzeri ünlü ediplerin Kur’ân’ın o yüksek İlâhî uslûbu karşısında küçülmeleri ve ister istemez Kur’ân’ın bu açıdan da erişilmez olduğunu itiraf etmeleri, onun insan sözü olmadığının bir başka delili sayılır.

KUR’ÂN-I KERÎM. KAPSADIĞI HÜKÜMLERLE İKİ ANA HEDEFİ GÖSTERİR

«Hem müjde verici, hem de uyarıcı­dır. Buna rağmen onların çoğu yüzçevirmişlerdir, işitmemektedirler. »

Kurʹân-ı Kerîm’in genel anlamda iki ana sıfatı ve bu sıfatların yönelik bulunduğu iki hedefi söz konusudur: Beşîr ve Nezîr..

Birincisi insanı, imân ve sâlih amel düzeyine getirip ebedî mutluluk ve ilâhî rızaya erişme ile müjdelemeyi; İkincisi, bu düzeye gelmeyip dışta ka­lan inkârcı ve bozguncular sünnetullaha uymadıkları ve insanı ruhuyla be­deniyle hayatın asıl hikmetine çeviren İlâhî ahkâmı kabullenmedikleri için ebedî hüsrân ve azap ile tehdît etmeyi içerir.

Ne var ki, Mekkeli putperestlerde olduğu gibi, günümüze kadar gelip geçen milletlerin, kavim ve kabilelerin; nesil ve kuşakların çoğu bu haki­kat ışığını görmedikleri için Kur’ân’dan hep yüz çevirmişlerdir. Çünkü in­san daha çok nefis ve hevesinin esiridir. Çoğu zaman aklını ve idrâkini bu iki temayülün emrine verir.

Kurʹân-ı Kerîmʹi Allah kullarına teblîğ edip irşâd görevini yerine ge­tiren Hz. Muhammed de (A. S. ) daha çok bu iki sıfatla seslenmiştir. O ba­kımdan kendisine «beşîr» ve «nezîr» sıfatları uygun görülmüş ve Kur’ân’ın yirmiye yakın yerinde Hz. Muhammed’den (A. S. ) yana bu iki sıfat anılmış­tır.

ŞARTLANMANIN ZARARLARI

«Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflıdır; kulaklarımızda ise ağırlık vardır ve bizimle senin aramızda gerili bir perde bulunuyor, dediler. »

Kendi duygu sınırları içinde kalıp Tanrıʹyı da bu sınır içinde maddeleştiren inkârcıların hakkı kabul etmemelerinin üç nedeni üzerinde durulmak­tadır:

a) Kalplerinin kılıflı, örtülü olması.

b) Kulaklarında hakkın sesine karşı ağırlık bulunması.

c) Onlarla Peygamber (A. S. ) arasında gerili kesif bir perdenin konul­ması..

Birincisi, kalbin nefis, şehvet ve heveslerle örtülü olup madde ile ka­tılaştığını; ikincisi, nefis ve şehvete, madde ve şöhrete bütün benliklerini kaptırdıklarını; Üçüncüsü, sınırsız hürriyetlerini meşru sınırlara çekmek is­teyen Peygamberʹle (A. S. ) kendi aralarına bu ölçüsüz ve adâletsiz hürri­yet alışkanlıklarını engel koyduklarını göstermektedir.

Bu üç bağ ile aklını, idrâkini ve düşüncesini bağlayanlar, madde ve küfürden yana şartlanmış sayılırlar. Onlara gerçeği gösterip kabul ettir­mek çok zordur. Doğru yola eriştiren ise ancak Allah’tır.

PEYGAMBER DE BİZİM GİBİ BİR İNSANDIR

«De ki, ben de ancak si­zin gibi bir insanım, (şu farkla ki) bana İlâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyedilmektedir.. »

Hakkı red ve inkâr edenler, «peygamberliğini ilân eden Muhammed (A. S. ) acaba ne olmak hevesinde veya iddiasındadır» diyerek bazı yakıştır­malarda bulundular. İlgili altıncı âyetle, Muhammedʹin (A. S. ) dünyalıktan yana bir isteği, makam ve şöhretle ilgili bir dâvası bulunmadığı açıklanarak en güzel ve susturucu cevap verilmektedir: «De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım.... »

Aynı zamanda, Muhammedʹi (A. S. ) çok sevenlerden birinin ölçüyü ka­çırıp, Hıristiyanların İsa’yı (A. S. ) ilâhlaştırdıkları gibi ilâhlaştırmasına bir sed çekilerek engel konuluyor. Sonra da başta Hz. Peygamber (A. S. ) olmak üzere, her müʹmine alçak gönüllü olması tavsiye ediliyor.

Herkes için tek kurtuluşun ve gerçek insan olmanın ölçüsü de şöyle veriliyor:

a) Kulluk duygusuyla Allah’a yönelip arzu ve istekleri Oʹna arzetmek,

b) Kusurlu yolda, hatâlı vâdide yürümekten, yanlış amel etmekten ve imân nîmetini kaybetmekten korkup O Yüce Kudretʹten bağışlanma dile­mek..

Bunun aksine bir inanç ve tutum atmosferi içinde bulunan müşriklere «veyl» va’dediliyor. Bu, Cehennemʹde ebedî hasret ve pişmanlık duygusu­nu tattıran bir çukurun adı olabileceği gibi, kişinin kaçırdığı değer ve nî­metleri hatırladıkça kendini kınaması; hasret çekip üzülmesi ve elem duyup hayıflanmasıyla da yorumlanabilir.

İNKÂRCININ İKİ VASFI

«Onlar ki zekâtı vermezler; onlar, evet onlar, Âhiret’e de inanmazlar. »

Kur’ân, yedinci âyetle Allah’a ortak koşup küfrü seçenlerin kalbinde ve dimağında kökleşip devamlı inkâr ve inat üreten iki fena tohumdan söz etmektedir:

a) Zekât vermemek,

b) Ahiret’i inkâr etmek..

«Zekât», bu konuda yorum isteyen bir anlatım tarzıdır. Çünkü malın belli bir nisbetini çıkarıp vermek müʹminlere farz kılınmıştır. Müşrikler, ya­ni Allah’a ortak koşup küfrü ihtiyar edenler, imân etmedikçe namaz, zekât, oruç ve hac ile mükellef değillerdir; aynı zamanda bunları yerine getirme­leri için kendilerine emredilmez. O halde buradaki «zekât» kavramı daha geniş bir manaya delâlet etmektedir

1- İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: «Lâilâhe illallah» demektir. Bu hem ka­tıksız Tevhîddir, hem de nefsin zekâtı, yani onu temizleyip paklayan bir arındırıcıdır.

2- Katadeʹye göre: Zekâtın farziyetini kabul ve ikrar etmemek anla­mına delâlet etmektedir.

3- Mukatilʹe ve Dahhak’a göre: Allah’a itaât anlamında sadaka ver­memek; O’nun yolunda harcamamak demektir.

Ayrıca bu kavramın ilgili âyette kullanılması, zekâtın önemini hatırlat­makta ve mü’mini kâfirden ayıran alâmetlerden biri olduğuna işâret edil­mektedir. «Mal canın yongasıdır» derler ya, imânın biri bedenî, diğeri ma­lî olmak üzere iki mahsulünü yetiştirmenin lüzumuna ve bunun da zekât ile gerçekleşeceğine dolaylı şekilde değinilmektedir.

Öyle ki: Mü’min ile müşrik arasında alâmet-i fârika olarak birtakım kıstaslar vardır, az yukarıda değindiğimiz gibi, namaz ve zekât bu kıstasın başında gelen alâmetlerdir.

Âhiret’e inanmamak, bütün faziletleri, kutsal değerleri, hayat ve ölü­mün amacını, ahlâk ve adâlet duygusunu temelinden yıkan bir inkârdır. O nedenle Kur’ân, özellikle Âhiret’e imân üzerinde durmakta ve sık sık bu konuyu pekiştirmektedir. Çünkü Mekkeli müşriklerin çoğu, Kur’ânʹın da yer yer açıkladığına göre, Allah’ı az-çok tanır, fakat Âhiret’e, Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’e (A. S. ) inanmazlardı.

Kâfirlere «veyl olsun» denildikten sonra, dosdoğru imân edip iyi, yararlı amellerde bulunanlara ise, başa kakılmaz, ardı arkası kesilmez mükâfat verileceği va’dediliyor. Zira insanın yaratılmasındaki hikmet bu iki nokta­da toplanmakta ve gerçek kulluğun belgesi olarak takdim edilmektedir. İmansız ve sâlih amelsiz bir insan, her zaman hilkatinin hikmetine ters düşmekte ve önce kendi insanlığını red ve inkâr etmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indi­rildiği konu edildi ve âyetlerinin açık seçik olduğu belirtildi. Sonra Kur’ânʹın iki vasfı üzerinde durularak, ona inanmayan kâfirlerin karakter yapısı hak­kında bilgi verildi. Arkasından imân edip sâlih amellerde bulunan mü’minler müjdelendi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹı inkâr eden maddeciler uyarılıyor; aynı za­manda hem Allahʹın varlığına delâlet eden bilimsel ölçüde belgeler sırala­nıyor, hem de aklını kullanabilenlere bu konuda ana fikir veriliyor. Sonra da göklerin iki önemli devirde teşekkül ettiği belirtilerek ilim adamlarına ha­reket çizgisi gösteriliyor.