ANKEBÛT SÛRESİ
Örümcek ağının dayanıksızlığı benzetme yoluyla misal verildiğinden, sûreye «örümcek» anlamına gelen «Ankebût» adı verilmiştir.
Sûrenin Mekkî ve Medenî olduğunda farklı tesbit ve görüşler ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: el-Hasan, İkrime, Atâʹ ve Câbirʹe göre tamamı Mekkeʹde inmiştir. İbn Abbas (R. A. )dan yapılan iki rivâyetten birine göre, tamamı Medine’de inmiştir. Katade de aynı görüştedir. İbn Abbasʹdan (R. A. ) yapılan ikinci rivâyette ise, sûrenin baş kısmındaki on âyet dışında tamamı Mekkeʹde inmiştir. Hz. Aliʹye (R. A. ) göre, sûre Mekke ile Medine arasında inmiştir. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 13/323)
Âyet sayısı : 99
Kelime » : 980
Harf » : 4169 (Lübabu’t-te’vîl: 3/416)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Mü’minlerin imanlarında sadık olup olmadıklarının ortaya çıkarılması için devamlı sınavdan geçirildikleri belirtiliyor.
2- Allah yolunda cihadın önem ve yararı üzerinde duruluyor.
3- İyiliklerin kötülükleri temizleyeceğine dikkat çekiliyor.
4- Ana-babaya iyilik etmemiz emrediliyor.
5- Münafıklarla kâfirlerin tutumları konu ediliyor ve müʹminlere olan ilgilerinin ölçü ve anlamına yer veriliyor.
6- Altı peygamberin kıssalarından önemli safhalar, ibretli parçalar anlatılıyor.
7- Mü’minlerle kâfirlerin karşılıklı delil getirmeleri ve o yüzden mü’minlerin o gibi inatlaşa tartışmalardan men’edildikleri bildiriliyor.
8- Mu’cizenin doğruluğu ve onunla peygamberliğin isbatı hakkında bilgi veriliyor.
9- İnkârcı sapıkların tehdît edildikleri azabı istemede acele etmelerine atıf yapılarak bunun nedeni açıklanıyor.
10- İçinde fitne ve fesadın çıkıp yaygınlaşmaya yüz tuttuğu bir ülkeden, şartlar elverdiği takdirde hicret edilmesinin gereği üzerinde duruluyor.
11- En güzel ve mutlu sonucun mutlaka müʹminler için hazırlandığı müjdeleniyor.
12- Gerçek ve hakiki hayatın, âhiret hayatı olduğu işlenerek mü’minler bu konuda aydınlatılıyor.
13- Kureyş Kabilesiʹnin nankörlüğü konu ediliyor.
MEÂLİ:
1- Elif - Lâm - Mîm.
2- İnsanlar, «inandık» demeleriyle kendi hallerine terkedileceklerini, çetin sınavlardan geçirilmiyeceklerini mi sanırlar?
3- And olsun ki onlardan öncekilerini de çetin sınavlardan geçirmişizdir. Allah, elbette doğru olanları da bilir, yalancıları da bilir.
4- Yoksa o çeşitli kötülükleri işleyenler bizi (âciz bırakıp) geçeceklerini mi sanırlar? Hükmettikleri şey ne kötü!
5- Kim Allahʹa kavuşmayı umarsa, elbette Allahʹın belirlediği ecel (ölüp Oʹna kavuşma saati) gelecektir. Allah işiten ve bilendir.
6- Kim (Allah yolunda, Allah sözü daha yüce olsun diye) cihâd ederse, o gerçekten kendi lehine cihâd etmiş olur. Çünkü Allah elbette âlemlerden müstağnidir (hiç kimsenin cihâd etmesine ihtiyacı yoktur).
7- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanların şüphesiz ki kötülüklerini (tevbeleri sebebiyle affedip) örter ve temizleriz ve yaptıklarını en güzeliyle mükâfatlandırırız.
İNİŞ SEBEBİ
Hicretten sonra Mekke’de yaşayanlardan bazı kimselerin Allah kalplerini yumuşattı da İslâmʹa ısındılar ve arkasından Hz. Muhammedʹin (A. S. ) getirdiği esaslara inandılar. Onların bu olumlu kararlarını duyan Medineʹdeki müʹminler onlara: «Medineʹye hicret etmediğiniz takdirde ne ikrarınız, ne de İslâmiyeti din olarak seçmeniz makbul tutulur» diye haber gönderdiler. Bunun üzerine onlar hicret etmek üzere yola çıkınca azgın müşrikler yollarını kesip, yalnız engel olmakla kalmayıp bir de işkencede bulundular. O yüzden yeni müslümanlar hicret edemediler. Yukarıdaki âyetler onların bu halini tasvîr eder anlamda inince durum kendilerine bildirildi. Bunun üzerine tekrar hicrete karar verdiler ve engel olanlarla gerekirse vuruşacaklarını söylediler. Sonunda o yüzden onlarla kendilerine engel olanlar arasında vuruşma meydana geldi; kimi şehit, kimi de gazi oldu. O sebeple de Nahl Sûresi’nin 110. âyeti şu meâlde indi: «Sonra çeşitli işkence ve eziyete uğratılan, ardından hicret eden; sonra da Allah yolunda savaşan ve sabreden kimseler için şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. » (Esbâb-ı Nüzûl/Nisaburî - Lübabu’t-te’vîl: 3/416- Câmi’u’l-Beyan Fi Tefsîri’l-Kur’ân: 19/83)
İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Bu âyetler, müşriklerden eza ve cefa gören Seleme b. Hişâm, İlyas b. Ebî Rebi’a, Velîd b. Velîd, Ammar b. Yâsir ve benzeri mü’minler hakkında inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl: 3/416) Onları teselli etmekte ve müjdelemekte olan bu âyetler, yakın gelecekte müʹminlerin başarıya erişeceğine işârette bulunmaktadır.
İLGİLİ HADÎSLER
İlk müslümanlardan Habbab b. Eret (R. A. ) anlatıyor: «Müşriklerin bize yaptığı eza ve cefadan çok tedirgindik. Kâbe’nin gölgesinde üstlüğünü yastık yapıp ona dayanarak gölgelenmekte olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gittik ve «bize yardımcı olamaz mısın, bizim için duâ etmez misin? » diyerek dert yandık. O bize şöyle buyurdu: «Sizden önceki mü’min kişi yakalanır, kazılmış çukura atılır, sonra da testere getirilip başının üstüne konularak ikiye bölünür ve demir tarak getirilip etine ve kemiğine geçirilirdi, buna rağmen dininden dönmezdi, yani bu elîm azap onu dininden döndüremezdi. Allahʹa and olsun ki, bu dâvamız tamamlanıp başarıya erişecektir. O kadar ki, süvari bir kişi San’a’dan kalkıp Hadremevt’e gidecek ve Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır ve koyunları hakkında da kurttan (canavardan) endişe duymayacaktır. Ama ne var ki, siz pek acele ediyorsunuz. » (Müsned-i Ahmed: 5/111- 6/395)
Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) anlatıyor:
- Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin yanına girdiğimde onu (sıtma) ateşi içinde gördüm. Elimi kendisine dokundurduğumda ateşini yorgan üzerinde hissettim. Bunun üzerine dedim ki:
- Ateşin ne de şiddetlidir!
Buyurdu ki:
- «Biz peygamberler böyleyizdir; hem başımıza gelen belâ şiddetli olur, hem de mükâfatımız (o nisbette büyük olur). »
Tekrar sordum, dedim ki:
- Ey Allahʹın Peygamberi! İnsanlardan en şiddetli belâya uğratılanlar kimlerdir?
- Peygamberlerdir, buyurdu.
- Onlardan sonra kimlerdir? diye sordum.
- Sâlih kişilerdir. Onlardan biri fakirliğe uğrar ve ancak ortası kopuk yırtık bir üstlük bulabilir. Hem onlardan biri sizin genişlik ve refah ile sevindiğiniz gibi, belâ ile sevinir, diye cevap verdi. (Buharî/maraz: 2, 3, 13, 14, 16- Müslim/birr: 45- İbn Mâce/fiten: 23- Dâremi/rikak: 57- Ahmed: 1/381, 441, 455)
Ashab-ı Kirâmʹdan Saʹd b. Ebî Vakkas (R. A. ) anlatıyor:
- Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe şöyle sordum: Ey Allahʹın Peygamberi! İnsanlardan en çok ve en çetin belâya uğrayanlar kimlerdir?
- Peygamberlerdir, sonra da derece derece birbirini izler; adam dinine bağlılığı nisbetinde belâ ve imtihanla karşılaşır. Dindarlığında sağlamlığı ve sebatı oranında belâsı şiddetlenir. Dindarlığında gevşekliği varsa ona göre belâ ile karşılaşır. Müʹmin kul yeryüzünde, üzerinde hatâ ve günah olmaksızın gezip dolaşıncaya kadar belâ ondan ayrılmaz, diye cevap verdi. (Tirmizî/zühd: 57- İbn Mâce/fiten: 23- Dâremî/rikak: 67- Ahmed: 1/173, 174, 180, 185)
ELİF - LÂM - MİM
Diğer sûrelerde olduğu gibi, bunlar mukattaʹa harflerdendir. Allah ile Peygamberi arasında bir şifre ve aynı zamanda sûrenin özeti ve anahtarı mahiyetindedir. Allah daha iyisini bilir.
İMANIN ÖLÇÜSÜ
«İnsanlar «inandık» demeleriyle kendi hallerine terkedileceklerini, çetin sınavlardan geçirilmiyeceklerini mi sanırlar? »
Bilindiği gibi, imân kalbe dayanır, yani onun yeri ve yurdu kalptir. O bakımdan imânın sağlamlığını, çürüklüğünü; kuvvetliliğini ve zayıflığını ibâdetlerle de kesin olarak ortaya koyamayız. Ancak ibâdet, duâ, zikir, iyilik, hakseverlik, erdemlik imanın meyvaları ve içten dışa vuran belirtileridir; fakat kesin kıstası değildir..
İlgili ikinci âyetle, ibâdetle birlikte kişinin imânından ve dindarlığından dolayı uğrayacağı belâ ve mihnetlere göğüs germesi, dayanma gücünü ortaya koyup Allah’a daha çok bağlanması, şüphesiz ki onun imânındaki sadakatini ortaya koyacağına delil gösterilmektedir.
O bakımdan mü’minler, ölünceye kadar devamlı sınavdan geçirilmekte; belâ ve mihnetlerle mücadele etmektedirler.
Bundan amaç nedir, yani bu mihnetli yolda yürümenin ne gibi faydaları söz konusudur? Kişi hem Allah’a imân etsin, hem de o yüzden çetin sınavlar versin, ezâ ve cefayla karşılaşsın! İmânın mükâfatı bu mudur?
Her ne kadar çoğumuzun hatırına gelen, bu gibi sorularsa da, asıl hikmet bu değildir. Zira nîmet külfetle orantılıdır; külfetsiz nîmetin gerçek değeri bilinmez. Allah’a dosdoğru imân, ebedî saadetin değişmeyen, eskimeyen ve kıymetini kaybetmiyen anahtarıdır. Aynı zamanda insan olmanın, amaca yönelmenin tek yoludur. O halde imân, gerçek anlamıyla pahası biçilmez bir değerdir ve insana verilen en üstün nîmet ve devlettir. O bakımdan külfeti de o nisbette büyük ve ağırdır.
İlgili âyetle bu husus işleniyor ve mü’minlere bilgi verilerek kendilerini bu vadide iyi eğitmeleri isteniliyor.
Böylece imanla ilgili sınavlarda azim ve irâdesini, Allahʹa güven ve bağlılığını kaybedenlerin yalancı veya şüpheci; kaybetmiyenlerin ise sadık olduğu ortaya çıkar da gerçek müʹmin münafıktan seçilip ayırt edilir.
ALLAHʹI ÂCİZ BIRAKMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR
«Yoksa o çeşitli kötülükleri işleyenler bizi (âciz bırakıp) geçeceklerini mi sanırlar? Hükmettikleri şey ne kötü! »
Cenâb-ı Hak sonsuz kudret sahibidir; tükenmez rahmet kaynağı ve mutlak ganîdir. Kâinat her parçasıyla O’nun kudretinin ve rahmetinin eseridir ve her şey aralıksız O’na muhtaçtır; O’nun ise hiçbir şeye ihtiyacı söz konusu değildir. Kitap indirmesi, peygamber göndermesi, kullarına olan geniş rahmetinin tezahürlerinden biridir. İyi ve kötü iş ve amellerin karşılığı sadece sahibine aittir. O halde hayatı boyunca iyi ve yararlı amellerde bulunanlar Allahʹın mülkünde bir şey artıramazlar; O’nu daha zengin kılmış olmazlar. Durmadan kötülük işleyenler de Oʹnu fakir ve âciz bırakamazlar. O ne ise odur ve öyle kalacaktır. O bakımdan belirttiğimiz hükmün aksine bir düşünce ve görüş yakışıksız, yersiz ve anlamsızdır; sahibini inkâr bataklığına düşürmekten başka bir şeye yaramaz.
O halde Cenâb-ı Hak ile yarışa heveslenenler veya O’nu âciz bırakıp geçeceklerini sananlar hep aldanmışlardır. İnsanoğlu henüz bütünüyle kendine kumanda edememekte, iç organları onun irâde ve isteği dışında faaliyetlerini sürdürmektedir. Kendi bünyesiyle bir çok yönlerden irtibatsız kalan ve öylece kendi iç organları hakkında acz içinde bulunan insan, Allah ile yarışabilir mi veya O’nu herhangi bir konuda âciz bırakabilir mi?
ALLAHʹA KAVUŞMAYI GÖNÜLDEN ARZULAMAK
«Kim Allah’a kavuşmayı umarsa, elbette Allahʹın belirlediği ecel (ölüp ona kavuşma saati) gelecektir. Allah işiten ve bilendir. »
İmân temeli üzerinde filizlenip gelişen Allah sevgisi insanın kalbini ve ruhunu doldurup her zerresine sızınca, sevgi aşk derecesine yükselir. Öylece âşık her söz ve fiilini o doğrultuya çevirir ve her amelini ona göre yerine getirir. Artık dünya hayatı onun için basit bir araç, önemsiz bir dönemdir. O bakımdan onu âhirete hazırlanma dönemi ve Allahʹa kavuşma aracı olarak kullanır.
Ne var ki âşık ne kadar erken Rabbına kavuşmayı arzu etse de takdîr edilen ecelin gelmesini beklemek zorundadır. Nitekim Mevlânâ Celâlettin Rumî, ölüm gecesini «şeb-i arûs» yani düğün gecesi olarak vasıflandırmış ve Allahına kavuşmanın mutlu anlarını ancak bu tabirle ifadeye çalışmıştır.
İnsan ömrü kısa olmakla beraber, çok arzu edilen günlerin gelmesini beklemek ona uzun gelir. Hele bir de o beklenilen dem, Cenâb-ı Hakkʹın rahmet ve gufrân havasına girmek mutluluğu olursa..
İlgili beşinci âyetle bu inceliğe işâret edilmektedir ki, bu bir bakıma Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in irfan mektebinde eğitilen bahtiyar mü’minlerin ruhî heyecanını yansıtmakta, kalplerinin derinliğine kök salan imânlarının aşk derecesine yükseldiğini ifade etmektedir.
CİHÂDIN HEDEFİ
«Kim (Allah yolunda, Allah sözü daha yüce olsun diye) cihâd ederse, o gerçekten kendi lehine cihâd etmiş olur. Çünkü Allah elbette âlemlerden müstağnidir (hiç kimsenin cihâd etmesine muhtaç değildir). »
Hadîs-i Resûlüllahʹta ifadesini bulduğu gibi, kim Allah sözü daha yüce olsun diye cihâd ederse, onun bu hizmeti Allahʹın büyüklüğünü artırmaz; cihâdı bırakıp kendi çıkarıyla, yani nefis ve dünyasıyla haşır-neşir olan kimseler de Allah’ın büyüklüğünden bir şey eksiltemezler.
Ancak «cihâd» sözü ne gibi manalara delâlet etmekte ve ne gibi hükümler taşımaktadır? Gerek el-Müfredat müellifi, gerekse Kamus müellifi bu kelimenin şu manalara, -yer aldığı cümle itibariyle- delâlet ettiğini belirtmişlerdir:
a) Güç ve takat
b) Amaç ve sonuç
c) Çalışıp çabalamak
d) Meşakkat ve sıkıntı
e) İmtihan ve deneme
f) Hastalığın tesiriyle sıskalaşıp halsiz kalmak
g) Yemeğe karşı İştiha duymak..
Düşman ile, Allah, din, vatan, namus uğruna savaşmak anlamına gelen «cihâd» bütün bu manaları içermektedir. Zira savaş bir amaç ve elde edilmek istenen bir sonuç için yapılır. Savaşta güç ve kudreti bütünüyle ortaya koymak ve o yüzden meşakkat ve sıkıntıya katlanmak, aynı zamanda çetin bir sınavdan geçmek söz konusudur. Sonra da ebedî saadet yurduna ve orada cemalüllaha erişme arzusu vardır.
Üç şey ile cihâd edilir:
1- Bilinen ve gözle görülen düşmanla,
2- İnsanın kıyâmete kadar düşmanı olarak faaliyet halinde bulunan şeytanla,
3- Nefisle..
Birinci düşman dünyamızı yıkar ve bizi esaret altına sokarak hürriyetimizi yok eder. İkinci ve üçüncü düşman, hem dünyamızı, hem âhiretimizi berbat eder, bizi yüce amaçlardan, kutsal değerlerden uzaklaştırıp hayvanî duygularımızı kamçılayarak plândaki yerimizden ve hilkatimizin gerektirdiği gayeden uzaklaştırır.
Görüldüğü gibi, bu her üç düşmanla savaşmak bütünüyle kendi lehimize, savaşı terketmemiz aleyhimize birtakım sonuçlar doğurur. Buna paralel olarak cihâd edenler, İlâhî emre uydukları için O’nun rızasına ermiş olurlar; terkedenler ise, O’nun gazabını kendi üzerlerine çekme basiretsizliğini ortaya koymuş bulunurlar.
İŞLENİLEN İYİLİKLERİN EN GÜZELİYLE MÜKÂFATLANDIRMA
«İman edip iyi yararlı amellerde bulunanların şüphesiz ki kötülüklerini (tevbeleri sebebiyle affedip) örter ve temizleriz ve yaptıklarını en güzeliyle mükâfatlandırırız. »
İman ve amel-i sâlih birbirini tamamlayan iki kavramdır. Gerçi Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, amel-i sâlih imândan bir cüzʹ değildir. O bakımdan «birbirini tamamlayan iki kavrarından kasdımız şudur: İmân olmayınca amel-i sâlih değersiz kalmakta; amel-i sâlih olmayınca, imân meyvasız bir ağaç anlamını hatırlatmaktadır.. Ve esasen imânın hedefi, İlâhî rıza doğrultusunda amel-i sâlihtir. O bakımdan Kurʹân-ı Kerîm’in bazı istisnalarla bu iki kavramı birarada anması, bizi daha etraflı düşünmeye ve kendi lehimize birtakım olumlu sonuçlar çıkartmaya sevketmek içindir.
Ancak insan tamamen kötülüklerden, günahtan sıyrılıp hayatını bütünüyle sâlih amellerle dolduramaz; zira bu çok zor bir iştir. Böyle mazhariyet peygamberlere has bir lûtuftur. Çünkü onların «ismet» sıfatı vardır. O bakımdan bilerek, bilmeyerek işlenilen kötülüğün arkasından pişmanlık duyup tevbe etmek ve sâlih amellere yönelmek, o kötülüklerin affedilip temizlenmesine vesîle olur ve sonra da bu güzel niyetle yapılan iyi yararlı ameller daha güzeliyle karşılık görür.
İşte hayatımızın her gününde iyiliklerle kötülükler arasında dönüp dolaşırken, kötülükleri azaltıp iyilikleri çoğaltmaya çalışmak da cihâdın bir başka yanıdır ki bu, takat, gayret, meşakkat, ilgi ve İştiha ister.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, «imân ettim» denildikten sonra işin bitmediği, kulun sadakatini belgeleyecek birtakım sınavların başlayacağı üzerinde duruldu. Arkasından doğruları yalancılardan ayırt etmek; iyileri mükâfatlandırmak, kötüleri de cezalandırmak konusu işlendi.
Aşağıdaki âyetlerle ana-babaya iyilikte bulunmamız tavsiye edilirken, onların bizi Rabbımıza karşı günaha sevkedecek emir ve tavsiyelerine itaat etmememiz bildiriliyor. Sonra da iman edip sâlih amellerde bulunan kişilerin «salihler» zümresine katılacağı, yani onlar arasında yer almalarının sağlanacağı müjdeleniyor.