Enbiya Suresi 1-9. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗ اَلَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ اَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ بَلْ قَالُوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَرٰيهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ مَا اٰمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ وَمَا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحِي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ

1.

İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.

Diyanet İşleri

2-3.

(2-3) Rab'lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: "Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?"

4.

Peygamber, onlara dedi ki: "Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

5.

Onlar, "Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin" dediler.

6.

Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?

7.

Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

8.

Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.

9.

Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

ENBİYÂ SÛRESİ

Tamamı Mekkeʹde inmiştir. Peygamberlerden, özellikle İbrahim Pey­gamber’den (A. S. ) söz edildiği ve kıssalarına geniş yer verildiği için «pey­gamberler» anlamına gelen «Enbiyâ» ismini almıştır.

Âyet sayısı : 112

Kelime » : 1168

Harf » : 4890 (Lübabu’t-te’vîl: 3/254)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Kıyâmetin yakın olduğuna dikkatler çekilerek, ikinci hayata hazırlanmayanlar uyarılıyor.

2- Putperestlerin, Hz. Muhammed’in (A. S. ) de kendileri gibi bir in­san olduğunu ileri sürerek onu ret ve inkâr ettikleri konu ediliyor ve daha önceki sapık milletlerin de bu gibi iddialarla ortaya çıktıkları ve o yüzden yok edildikleri haber veriliyor.

3- Göklerin ve yerin boşuna yaratılmadığı, hiçbir şeyin anlamsız ve hikmetsiz vücut bulmadığı belirtiliyor. Allahʹa ibâdette meleklerin bü­yüklük taslamadıkları üzerinde durularak; dindarlığı, Allahʹa kulluğu gu­rurlarına yediremiyenlerin derin bir sapıklık içinde bulunduklarına işâret ediliyor.

4- Allah’ın varlığı ve birliği akla ve düşünceye ışık tutar anlamda deliller getirilerek isbat ediliyor.

5- Göklerin ve yerin ilk yaratılışta tek bir parça halinde olduğu, son­radan bölünüp bugünkü duruma geldiği anlatılıyor. Güneş ve ayın her bi­rinin kendine has bir yörüngede hareket halinde bulunduğu haber verile­rek ilim adamlarına ana fikir veriliyor.

6- Birçok peygamberlerden ve kıssalarından parçalar sıralanıyor. Semâvî dinlerin hepsinin aynı esasta birleştiği; ahkâm yönünden farklı hükümler ve sistemler taşıdıkları açıklanıyor.

7- Ye’cuc-Me’cuc’un kıyâmetin alâmetlerinden biri olduğu hatırla­tılarak konu üzerinde araştırma yapmamız işaret yoluyla isteniliyor.

8- Kâfirlere verilecek azap ve Cennetliklerin erişeceği yüksek ni­metler çok çekici ve düşündürücü bir anlatımla işleniyor.

9- Kıyâmetin kopmasıyla yerkürenin değişeceği, göklerin kitap for­maları gibi katlanıp üstüste yığılacağı bildirilerek, mevcut düzenin mut­laka alt-üst olacağı ve yeni bir düzenin kurulacağı üzerinde iyice düşün­memiz ilhâm ediliyor.

10- Yeryüzünü kimler daha çok ıslah edip bayındır hale getirirse, onların ona vâris olabileceği üzerinde durularak, hayatın ancak bilerek çalışanların yüzüne güleceğine dolaylı şekilde atıf yapılıyor.

11- Peygamber ile müşrikler arasında Allahʹın hükmetmesinin is­tenmesi ve Allah’ın müşriklerin vasfedegeldikleri benzetme ve noksanlık­lardan, beşerî her türlü sıfatlardan pak ve münezzeh olduğu anlatılarak sûre noktalanıyor.

MEÂLİ:

1- İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı; onlar hâlâ gaflet içinde (Hakʹtan) yüzçevirirler.

2- Rablarından kendilerine gelen her yeni uyarıyı mutlaka eğlenerek dinlerler.

3- Kalpleri (iyice) oyun ve eğlenceye dalmıştır. O zulmedenler gizli gizli görüşüp fısıldaşırlar: «bu da sizin gibi ancak bir insandır. Siz görüp durduğunuz halde sihre-büyüye mi gidiyorsunuz? » (derler).

4- (Onların bu tutumuna karşı Peygamber de şöyle) dedi: «Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir; O her şeyi işiten ve bilendir. »

5- Onlar, «hayır, (Kurʹân ve Muhammedʹin dedikleri) olsa olsa (şuur altında biriken) rüya saçmalarıdır. Hayır, O bunları uydurmuştur; hayır O şâirdir; değilse, bize önceki peygamberlere gönderildiği gibi bir muʹcize getirsin» derler.

6- Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir kasaba halkı imân etmemiş­ti, bunlar mı inanacaklar?

7- Senden önce ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik, (Kadınlardan peygamber göndermedik). Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun.

8- Biz, o peygamberleri yemek yemiyen birer ceset kılmadık ve on­lar (dünyada) ebedî de değildirler.

9- Sonra da onlara verdiğimiz sözü doğrulukla yerine getirdik. On­ları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, (inkârda, sapıklık ve azgınlıkta) aşı­rı gidenleri ise yok ettik.

İNİŞ SEBEBİ

Kıyâmeti inkâr edip Hz. Muhammed’in (A. S. ) başarılı olamıyacağını iddia edenlere veya öyle sananlara bir cevap olmak üzere yukarıdaki âyetler indirildi.

KIYÂMETİN YAKLAŞMASI

«İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı; onlar hâlâ gaflet içinde (Hak’tan) yüzçevirirler. »

En son hesaplamalara göre, yaklaşık olarak dünyamız dört buçuk veya beş milyar yaşındadır. Tabii bu onun oluşma tarihidir. İnsanların ve diğer canlıların yeryüzünde var kılınması ise, dünyanın yaşına nisbetle pek fazla uzun bir süre değildir. Fosiller üzerinde yapılan araştırma ve incelemelere göre, insanın «buzul devri»nin sonlarına doğru var kılındığı sanılmaktadır.

Dünyanın dört buçuk veya beş milyar yıl önce oluşup meydana gel­diği kesinlik kazanmış mıdır? Doğru ise, bu nasıl hesaplanmıştır? Birçok metotlar vardır; çoğunun sağlıklı ve güvendirici olmadığı bilinmektedir. Ancak bunlardan en uygun ve isabetli kabul edileni şudur: «Dünya’da kütleler oluştuğu sırada, onların içinde bulunan bazı radyoaktif (ışınım yapan) maddelerin, yıllar boyunca parçalanarak başka maddeleri mey­dana getirmesinden yararlanılır. Bu maddelerin miktarları ölçülerek küt­lelerin ve dolayısıyla yerin yaşı hesaplanır. » (Fazla bilgi için bak: Modern Biyoloji: 1/61-62 -Millî Eğitim Bakanlığı Basımevi - İstanbul: 1970)

Bu kadar uzun ömürlü olan dünyanın oluşma noktasını dikkate alın­ca, onun iyice yaşlanıp kıyâmetin yakın olduğu rahatlıkla anlaşılır. Nite­kim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin iki parmağını göstererek: «Benle kıyâ­met bu ikisi gibi beraber geldik; ne var ki ben ondan biraz önce gelmiş bulunuyorum» (Buharî/rikak: 39, talâk: 25, tefsîr: 79- Müslim/cumua: 43, fiten: 132, 135- İbn Mâce/mukaddeme: 7, fiten: 25- Dâremî/rikak: 46- Ahmed: 4/309- 5/ 92, 103, 108) buyurması da bu konuda bizi aydınlatmakta ve bir ipucu vermektedir.

Âyetin bir diğer yorumu şöyledir: Mekke müşriklerinin artık hesap verme, baş eğme günü ve saati yaklaşmıştır. Oysa onlar hâlâ bundan gaflet etmekte ve devamlı haktan yüz çevirmekteler.

Bu yoruma göre, Mekke’nin fethi yaklaştığı; müşriklerin İslâm’ın za­feri karşısında baş aşağı gelmelerine çok az bir süre kaldığı anlaşılıyor. Nitekim sonuç, yorumda belirtildiği gibi gerçekleşmiştir. Böylece bir bakı­ma Mekke müşriklerinin kıyâmeti kopmuş, kutsal Kâbe putlardan temiz­lenerek eski bâtıl düzen yıkılmış ve yerine İlâhî düzen kurulmuştur.

KİN VE NEFRET NEFSİN ÜRÜNÜDÜR

Nefis denilen biyolojik ihtiyaç duygusu; aklın yolundan uzak, hakikat ışığından mahrum olunca, hoşuna gitmeyen şeyler, ne kadar gerçek olur­sa olsun, onlara karşı kin ve nefretle bakar. Üstünlük sağlayamadığı za­man ise, işi alaya alır, saçmalamaya başlar ve bütün duygularını bu doğ­rultuda araç olarak kullanır. Öyle ki göz hakkı göremez, kulak işitemez olur.

İşte Mekke müşrikleri ve o tiynette olanlar Allah’tan gelen her yeni haberi ve uyarıyı, alay konusu ediniyorlardı. Sağduyuları işlemez olmuştu. Akıllarını nefislerinin emrine verip kendilerini geçici hayatın cazibesine kaptırarak ruhlarını bütünüyle ihmal etmişlerdi. Bu duygularından kaynak­lanan kin, nefret, kıskançlık, baş olma hırsı basîretlerini iyice kapatmış, akıllarını işlemez hale getirmişti.

Hz. Muhammed’i (A. S. ), rastgele sıfatlar yakıştırarak küçük düşürme­ye çalışmaları, İnsanî ölçüleri aşan isnatlarda bulunmaları, Allah’ın son peygamberinin yüksek şahsiyeti karşısında tesirsiz kalıyor, O’nun nübüv­vet duvarına çarpıp ayaklar altına dökülüp belirsiz oluyordu. Bunu hiç hazmedemiyen inkârcı şaşkınlar bu defa taktik değiştirip, «Canım o da sizin gibi bir insandır. Size karşı bir üstünlüğü yoktur. Göz göre göre büyülenmeye mi gidiyorsunuz?! » diyerek zihinleri bulandırmaya gayret sarfediyor ve bunun için hayli mesai sarfediyorlardı. Oysa daha önce gön­derilen bütün peygamberlerin birer insan olduğu çok iyi biliniyordu. Aşkın gözü kördür, denildiği gibi, kin ve düşmanlığın da basîreti kapalıdır. O nedenle Kurʹân bu şaşkınlara: «Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun» diyerek yol gösteriyor; Musa, İsa, Harun, İbrahim, Nuh ve diğer peygam­berlerin (salat-ü selâm hepsine olsun) insan olup olmadığını öğrenin, diyor.

Sonuç olarak Kur’ân ilgili âyetlerle bizlere şu ölçüyü vermektedir:

Sivrilen bir kişi hakkında -lehte veya aleyhte- konuşabilmek için;

a) Önce onun geçmişini araştırıp öğrenmek,

b) Ortaya attığı fikir ve savunduğu davayı kendi kişisel çıkarına alet edinip edinmediğini tesbite çalışmak,

c) Yükselmeye, baş olmaya, önemli makamları ele geçirmeye eğili­mi olup olmadığını iyice anlamak,

d) Ortaya attığı fikir ve savunduğu davanın insanlığa rahmet, huzur, güven ve mutluluk vaʹdedip etmediğini gözden geçirmek,

e) Yalan söyleyip söylemediğini, insanları aldatıp aldatmadığını araş­tırıp delillere dayalı belgeler elde etmek gerekir.

Mekkeli putperestlerin böyle bir araştırma ve inceleme, gerçeği tes­bit etme temayülleri olmadığı gibi, günümüzde az-çok aydın geçinen mü­rekkep yalamışların çoğu da böyle bir zahmete ve külfete katlanmaya yanaşmamakta ve kulaktan dolma birtakım fikir kırıntılarıyla ahkâm kesmek­tedirler.

KUR’ÂN’IN YÜCELİĞİ KARŞISINDA ŞAŞIRANLAR

«Onlar, hayır (Kur’ân ve Muhammedʹin dedikleri) olsa olsa (şuur altında biriken) rüya saçmalarıdır. Hayır, O bunları uydurmuştur; hayır O şâirdir; değil­se, bize önceki peygamberlere gönderildiği gibi bir muʹcize getirsin, der­ler. »

Şüphesiz ki, Mekke müşriklerinin çoğunun Kur’ân’ın yüceliğini, Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüksek şahsiyetini tam anlamıyla idrâk etmeleri dü­şünülemez. Ancak doruğuna yükselen şiir ve edebiyat dalındaki üstünlük­lerinin Kur’ân’ın İlâhî belâğati karşısında sönük kaldığını ve hayat ayna­sına hiç leke dokunmayan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) emin bir kişi oldu­ğunu biliyorlardı. O’nun başarılı olması, kendilerinin silinmesi demekti. Buna da hiç tahammülleri yoktu. O bakımdan Kurʹân ve Peygamber aley­hine bir şeyler uydurup yakıştırmaya çalışıyor ve tam bir tutarsızlık için­de bocalıyorlardı.

Günümüzde Kur’ân’ın bir bakıma her konuda ortaya koyduğu parlak fikirler, ana düşünceler, temel bilgiler, İlmî konular, fizikötesi haberler ve bilgiler karşısında hayranlık duyan sağduyu sahipleri bulunduğu gibi; bundan nefret duyanlar, Kurʹân âyetleri karşısında şaşkınlıkları artan ve hakikatleri bilimsel olarak reddedemeyince, işi alaya alıp alçaldıkça al­çalanlar da eksik değildir.

Kur’ân’ın lâhutî kudreti karşısında acze düşen inkârcılar, ileri sür­dükleri iddialar, yakıştırmalar sonuç vermeyince, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) büyücü, Kur’ânʹa sihirleyici kitap demeye başladılar. Ne var ki, Kurʹân hedefine doğru hem ilerliyor, hem de kalpleri ilim ve irfanla dolduruyordu. Onu durduramayınca, bu defa daha da saçmalamaya başladılar ve «rüya saçmaları, şuuraltı birikimleri» diyerek hakikat güneşini balçıkla sıvamaya kalkıştılar. Ama her şeye rağmen Kurʹân ikbal ve başarı grafiğinde dur­madan yükseliyordu. Bu karalamadan da sonuç alamayanlar, bu defa, «Kur’ân Muhammed’in uydurmasıdır» diyerek başka bir taktik uyguladı­lar. Ne var ki, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hayatında yalan söylemediğini, kimseleri aldatmadığını, kişisel çıkarla ortaya çıkmadığını Mekke halkının ve çevresindeki kabilelerin çoğu biliyordu.

Derken müşrikler başka bir çare düşündüler ve önceki peygamberler gibi, Muhammed’in (A. S. ) tehdit edip durduğu âyeti (İlâhî azâbı) getirme­sini istediler. Bir takım mu’cizeler beklediler. Oysa en büyük mu’cize olan Kur’ân bütün açıklık ve parlaklığıyla önlerinde duruyordu. Kur’ân’ın haber verdiği tehdidin yaklaşmakta olduğu ise, muhakkaktı. Ama onun belirtilerini bir türlü göremiyor, anlayamıyorlardı. Bu tehdît, küfrün he­zimete uğraması, Mekkeʹnin fethi ve putperestliğin sonu idi.

PEYGAMBERLER YEMEK YEMİYEN BİRER CESET DEĞİLDİRLER

«Biz, peygamberleri ye­mek yemiyen birer ceset kılmadık ve onlar (dünyada) ebedî de değildirler. »

Allahʹın değişmeyen âdetlerinden biri de, insanlara kendi cinslerin­den peygamber göndermesidir. Meleğin peygamber olarak gönderilmesiy­le ilgili câri bir sünnet yoktur. Bir an farzedelim ki, insanlara gönderilen peygamber meleklerden seçilip gönderilseydi, ne gibi sakıncaları olabi­lirdi? Bunu birkaç madde halinde şöyle belirtebiliriz:

a) Melek kendi sıfat ve heyetinde inip gelse, inkârcılar ona yine inanmayacaklar; onu ya cin, ya da peri sanacaklardı. Bu durumda mele­ğin görevi zorlaşacak ve insanlarla kendi arasında kapatılması belki müm­kün olmayan boşluk meydana gelecekti.

b) İnen melek, melek ve aynı zamanda peygamber olduğunu isbat edecek kanıt, belge ve olağanüstü şeyler ortaya koysa, o takdirde Al­lah’a ve âhirete inanmada aklın, irâdenin ve idrâkin yeri kalmaz, insan is­ter istemez bu fizikötesi olay karşısında teslimiyet gösterir ve meleğin peşine takılırdı. Böyle olunca da insanın hılkatına enjekte edilen asıl ma­ya ve cevherinin değer ölçüsü kapalı kalır, kimin ne olduğunu belirleye­cek kıstas yok olurdu.

c) Melek insan suretine girip gelse, onu melek değil yabancı bir kim­se kabul edip, kendi inançlarını, âdet ve geleneklerini kaldırmaya çalışan bir yabancıya iltifat etmez ve çok geçmeden onu ülkelerinin sınırları dışı­na çıkarırlardı.

O halde Allah en doğrusunu yapmış, insanlara kendilerinden birini seçip peygamber olarak göndermiştir.

Peygamberlerin hep erkek cinsinden gönderildiği de âyetin açık an­latımından anlaşılmaktadır. Çünkü peygamberlik taşınması zor ve olduk­ça ağır bir görevdir. Önünde birçok engeller olmakla beraber, çetin mü­cadeleler, sıkıntılar, ıstıraplar ve işkenceye kapı açacak dertler ve musi­betler de pusuda onu beklemektedir. Kadınlar yaratılış özelikleri gereği, zayıf, az sabırlı, az dayanıklıdırlar ve daha çok duygusaldırlar. Önemli da­valarda sürükleyici güce sâhip değildirler. Hele erkekleri sevk ve idâre etmeleri çok zordur.

HAKKA KARŞI GELENLERİN HAZİN AKİBETİ

«Sonra da onlara verdiğimiz sözü doğrulukla yerine getirdik. Onları ve, dilediğimiz kimse­leri kurtardık, (inkârda, sapıklık ve azgınlıkta) aşırı gidenleri ise, yok et­tik. »

İlgili âyetle, İlahî rahmetin mutlak adâlet ölçülerine göre tecelli et­mekte olduğu; peygamber göndermeden ve gereken irşat ve uyarılar ya­pılmadan milletlerin yok edilmediği anlaşılıyor. O halde indirilen kitap ta, gönderilen peygamberler de Allahʹın insanlardan yana geniş rahmetinin bir uzantısı; yeryüzünde denge ve düzeni kurmaya yönelik tecellileridir.

Oʹnun bu rahmetini görmeyen, nasîbini almak istemiyen ve içine düş­tüğü küfür ve ahlâksızlık, zulüm ve tuğyan bataklığından çıkmak istemi­yen inkârcılar, kâinatta hâkim olup şaşmadan hedefine doğru ilerleyen denge ve düzen kanunlarına ters düşmek gibi tehlikeli bir noktaya ken­dilerini itmişlerdir. Dönüş yapmadıkları takdirde, en şiddetli şamarı bu ka­nundan yer ve her şeylerini kaybetme bedbahtlığına uğratılırlar. Dokuzun­cu âyetle bilhassa bu hassas çizgiye dikkatler çekiliyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, hesap verme gününün yaklaştığına dikkatler çe­kilerek kıyâmet olayına işâret edildi. İnkârcıların gerek indirilen âyetler, gerekse gönderilen son peygamberle ilgili düşünce ve tavırları konu edi­lerek, hesap günü gelmeden dönüş yapmaları hatırlatıldı. Daha önce ge­lip geçen inkârcı kavim ve milletlerden yok edilenlerin sonlarının ne ol­duğuna bakmaları ve ona göre dünya hayatlarını düzenlemeleri istenildi. Peygamberlerin bazı önemli vasıfları ile inkârcıların bu konuda çok yanlış düşüncelere ve iddialara sahip oldukları üzerinde durularak aydınlatıcı bil­giler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Arapların, özellikle Mekkeʹde yaşayanların şan ve şerefini yükseltecek hayli sözlerin Kurʹânʹda yer aldığı açıklanıyor. Daha önceki inkârcı kavim ve milletlerin haktan kaçıp uzaklaştıkları konu ediliyor ve sonlarının biçilmiş ota döndüğü belirtilerek Mekkeli müşrikler, sonra da yaşamakta olan maddeci sapıklar uyarılıyor.