ENBİYÂ SÛRESİ
Tamamı Mekkeʹde inmiştir. Peygamberlerden, özellikle İbrahim Peygamber’den (A. S. ) söz edildiği ve kıssalarına geniş yer verildiği için «peygamberler» anlamına gelen «Enbiyâ» ismini almıştır.
Âyet sayısı : 112
Kelime » : 1168
Harf » : 4890 (Lübabu’t-te’vîl: 3/254)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Kıyâmetin yakın olduğuna dikkatler çekilerek, ikinci hayata hazırlanmayanlar uyarılıyor.
2- Putperestlerin, Hz. Muhammed’in (A. S. ) de kendileri gibi bir insan olduğunu ileri sürerek onu ret ve inkâr ettikleri konu ediliyor ve daha önceki sapık milletlerin de bu gibi iddialarla ortaya çıktıkları ve o yüzden yok edildikleri haber veriliyor.
3- Göklerin ve yerin boşuna yaratılmadığı, hiçbir şeyin anlamsız ve hikmetsiz vücut bulmadığı belirtiliyor. Allahʹa ibâdette meleklerin büyüklük taslamadıkları üzerinde durularak; dindarlığı, Allahʹa kulluğu gururlarına yediremiyenlerin derin bir sapıklık içinde bulunduklarına işâret ediliyor.
4- Allah’ın varlığı ve birliği akla ve düşünceye ışık tutar anlamda deliller getirilerek isbat ediliyor.
5- Göklerin ve yerin ilk yaratılışta tek bir parça halinde olduğu, sonradan bölünüp bugünkü duruma geldiği anlatılıyor. Güneş ve ayın her birinin kendine has bir yörüngede hareket halinde bulunduğu haber verilerek ilim adamlarına ana fikir veriliyor.
6- Birçok peygamberlerden ve kıssalarından parçalar sıralanıyor. Semâvî dinlerin hepsinin aynı esasta birleştiği; ahkâm yönünden farklı hükümler ve sistemler taşıdıkları açıklanıyor.
7- Ye’cuc-Me’cuc’un kıyâmetin alâmetlerinden biri olduğu hatırlatılarak konu üzerinde araştırma yapmamız işaret yoluyla isteniliyor.
8- Kâfirlere verilecek azap ve Cennetliklerin erişeceği yüksek nimetler çok çekici ve düşündürücü bir anlatımla işleniyor.
9- Kıyâmetin kopmasıyla yerkürenin değişeceği, göklerin kitap formaları gibi katlanıp üstüste yığılacağı bildirilerek, mevcut düzenin mutlaka alt-üst olacağı ve yeni bir düzenin kurulacağı üzerinde iyice düşünmemiz ilhâm ediliyor.
10- Yeryüzünü kimler daha çok ıslah edip bayındır hale getirirse, onların ona vâris olabileceği üzerinde durularak, hayatın ancak bilerek çalışanların yüzüne güleceğine dolaylı şekilde atıf yapılıyor.
11- Peygamber ile müşrikler arasında Allahʹın hükmetmesinin istenmesi ve Allah’ın müşriklerin vasfedegeldikleri benzetme ve noksanlıklardan, beşerî her türlü sıfatlardan pak ve münezzeh olduğu anlatılarak sûre noktalanıyor.
MEÂLİ:
1- İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı; onlar hâlâ gaflet içinde (Hakʹtan) yüzçevirirler.
2- Rablarından kendilerine gelen her yeni uyarıyı mutlaka eğlenerek dinlerler.
3- Kalpleri (iyice) oyun ve eğlenceye dalmıştır. O zulmedenler gizli gizli görüşüp fısıldaşırlar: «bu da sizin gibi ancak bir insandır. Siz görüp durduğunuz halde sihre-büyüye mi gidiyorsunuz? » (derler).
4- (Onların bu tutumuna karşı Peygamber de şöyle) dedi: «Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir; O her şeyi işiten ve bilendir. »
5- Onlar, «hayır, (Kurʹân ve Muhammedʹin dedikleri) olsa olsa (şuur altında biriken) rüya saçmalarıdır. Hayır, O bunları uydurmuştur; hayır O şâirdir; değilse, bize önceki peygamberlere gönderildiği gibi bir muʹcize getirsin» derler.
6- Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir kasaba halkı imân etmemişti, bunlar mı inanacaklar?
7- Senden önce ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik, (Kadınlardan peygamber göndermedik). Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun.
8- Biz, o peygamberleri yemek yemiyen birer ceset kılmadık ve onlar (dünyada) ebedî de değildirler.
9- Sonra da onlara verdiğimiz sözü doğrulukla yerine getirdik. Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, (inkârda, sapıklık ve azgınlıkta) aşırı gidenleri ise yok ettik.
İNİŞ SEBEBİ
Kıyâmeti inkâr edip Hz. Muhammed’in (A. S. ) başarılı olamıyacağını iddia edenlere veya öyle sananlara bir cevap olmak üzere yukarıdaki âyetler indirildi.
KIYÂMETİN YAKLAŞMASI
«İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı; onlar hâlâ gaflet içinde (Hak’tan) yüzçevirirler. »
En son hesaplamalara göre, yaklaşık olarak dünyamız dört buçuk veya beş milyar yaşındadır. Tabii bu onun oluşma tarihidir. İnsanların ve diğer canlıların yeryüzünde var kılınması ise, dünyanın yaşına nisbetle pek fazla uzun bir süre değildir. Fosiller üzerinde yapılan araştırma ve incelemelere göre, insanın «buzul devri»nin sonlarına doğru var kılındığı sanılmaktadır.
Dünyanın dört buçuk veya beş milyar yıl önce oluşup meydana geldiği kesinlik kazanmış mıdır? Doğru ise, bu nasıl hesaplanmıştır? Birçok metotlar vardır; çoğunun sağlıklı ve güvendirici olmadığı bilinmektedir. Ancak bunlardan en uygun ve isabetli kabul edileni şudur: «Dünya’da kütleler oluştuğu sırada, onların içinde bulunan bazı radyoaktif (ışınım yapan) maddelerin, yıllar boyunca parçalanarak başka maddeleri meydana getirmesinden yararlanılır. Bu maddelerin miktarları ölçülerek kütlelerin ve dolayısıyla yerin yaşı hesaplanır. » (Fazla bilgi için bak: Modern Biyoloji: 1/61-62 -Millî Eğitim Bakanlığı Basımevi - İstanbul: 1970)
Bu kadar uzun ömürlü olan dünyanın oluşma noktasını dikkate alınca, onun iyice yaşlanıp kıyâmetin yakın olduğu rahatlıkla anlaşılır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin iki parmağını göstererek: «Benle kıyâmet bu ikisi gibi beraber geldik; ne var ki ben ondan biraz önce gelmiş bulunuyorum» (Buharî/rikak: 39, talâk: 25, tefsîr: 79- Müslim/cumua: 43, fiten: 132, 135- İbn Mâce/mukaddeme: 7, fiten: 25- Dâremî/rikak: 46- Ahmed: 4/309- 5/ 92, 103, 108) buyurması da bu konuda bizi aydınlatmakta ve bir ipucu vermektedir.
Âyetin bir diğer yorumu şöyledir: Mekke müşriklerinin artık hesap verme, baş eğme günü ve saati yaklaşmıştır. Oysa onlar hâlâ bundan gaflet etmekte ve devamlı haktan yüz çevirmekteler.
Bu yoruma göre, Mekke’nin fethi yaklaştığı; müşriklerin İslâm’ın zaferi karşısında baş aşağı gelmelerine çok az bir süre kaldığı anlaşılıyor. Nitekim sonuç, yorumda belirtildiği gibi gerçekleşmiştir. Böylece bir bakıma Mekke müşriklerinin kıyâmeti kopmuş, kutsal Kâbe putlardan temizlenerek eski bâtıl düzen yıkılmış ve yerine İlâhî düzen kurulmuştur.
KİN VE NEFRET NEFSİN ÜRÜNÜDÜR
Nefis denilen biyolojik ihtiyaç duygusu; aklın yolundan uzak, hakikat ışığından mahrum olunca, hoşuna gitmeyen şeyler, ne kadar gerçek olursa olsun, onlara karşı kin ve nefretle bakar. Üstünlük sağlayamadığı zaman ise, işi alaya alır, saçmalamaya başlar ve bütün duygularını bu doğrultuda araç olarak kullanır. Öyle ki göz hakkı göremez, kulak işitemez olur.
İşte Mekke müşrikleri ve o tiynette olanlar Allah’tan gelen her yeni haberi ve uyarıyı, alay konusu ediniyorlardı. Sağduyuları işlemez olmuştu. Akıllarını nefislerinin emrine verip kendilerini geçici hayatın cazibesine kaptırarak ruhlarını bütünüyle ihmal etmişlerdi. Bu duygularından kaynaklanan kin, nefret, kıskançlık, baş olma hırsı basîretlerini iyice kapatmış, akıllarını işlemez hale getirmişti.
Hz. Muhammed’i (A. S. ), rastgele sıfatlar yakıştırarak küçük düşürmeye çalışmaları, İnsanî ölçüleri aşan isnatlarda bulunmaları, Allah’ın son peygamberinin yüksek şahsiyeti karşısında tesirsiz kalıyor, O’nun nübüvvet duvarına çarpıp ayaklar altına dökülüp belirsiz oluyordu. Bunu hiç hazmedemiyen inkârcı şaşkınlar bu defa taktik değiştirip, «Canım o da sizin gibi bir insandır. Size karşı bir üstünlüğü yoktur. Göz göre göre büyülenmeye mi gidiyorsunuz?! » diyerek zihinleri bulandırmaya gayret sarfediyor ve bunun için hayli mesai sarfediyorlardı. Oysa daha önce gönderilen bütün peygamberlerin birer insan olduğu çok iyi biliniyordu. Aşkın gözü kördür, denildiği gibi, kin ve düşmanlığın da basîreti kapalıdır. O nedenle Kurʹân bu şaşkınlara: «Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun» diyerek yol gösteriyor; Musa, İsa, Harun, İbrahim, Nuh ve diğer peygamberlerin (salat-ü selâm hepsine olsun) insan olup olmadığını öğrenin, diyor.
Sonuç olarak Kur’ân ilgili âyetlerle bizlere şu ölçüyü vermektedir:
Sivrilen bir kişi hakkında -lehte veya aleyhte- konuşabilmek için;
a) Önce onun geçmişini araştırıp öğrenmek,
b) Ortaya attığı fikir ve savunduğu davayı kendi kişisel çıkarına alet edinip edinmediğini tesbite çalışmak,
c) Yükselmeye, baş olmaya, önemli makamları ele geçirmeye eğilimi olup olmadığını iyice anlamak,
d) Ortaya attığı fikir ve savunduğu davanın insanlığa rahmet, huzur, güven ve mutluluk vaʹdedip etmediğini gözden geçirmek,
e) Yalan söyleyip söylemediğini, insanları aldatıp aldatmadığını araştırıp delillere dayalı belgeler elde etmek gerekir.
Mekkeli putperestlerin böyle bir araştırma ve inceleme, gerçeği tesbit etme temayülleri olmadığı gibi, günümüzde az-çok aydın geçinen mürekkep yalamışların çoğu da böyle bir zahmete ve külfete katlanmaya yanaşmamakta ve kulaktan dolma birtakım fikir kırıntılarıyla ahkâm kesmektedirler.
KUR’ÂN’IN YÜCELİĞİ KARŞISINDA ŞAŞIRANLAR
«Onlar, hayır (Kur’ân ve Muhammedʹin dedikleri) olsa olsa (şuur altında biriken) rüya saçmalarıdır. Hayır, O bunları uydurmuştur; hayır O şâirdir; değilse, bize önceki peygamberlere gönderildiği gibi bir muʹcize getirsin, derler. »
Şüphesiz ki, Mekke müşriklerinin çoğunun Kur’ân’ın yüceliğini, Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüksek şahsiyetini tam anlamıyla idrâk etmeleri düşünülemez. Ancak doruğuna yükselen şiir ve edebiyat dalındaki üstünlüklerinin Kur’ân’ın İlâhî belâğati karşısında sönük kaldığını ve hayat aynasına hiç leke dokunmayan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) emin bir kişi olduğunu biliyorlardı. O’nun başarılı olması, kendilerinin silinmesi demekti. Buna da hiç tahammülleri yoktu. O bakımdan Kurʹân ve Peygamber aleyhine bir şeyler uydurup yakıştırmaya çalışıyor ve tam bir tutarsızlık içinde bocalıyorlardı.
Günümüzde Kur’ân’ın bir bakıma her konuda ortaya koyduğu parlak fikirler, ana düşünceler, temel bilgiler, İlmî konular, fizikötesi haberler ve bilgiler karşısında hayranlık duyan sağduyu sahipleri bulunduğu gibi; bundan nefret duyanlar, Kurʹân âyetleri karşısında şaşkınlıkları artan ve hakikatleri bilimsel olarak reddedemeyince, işi alaya alıp alçaldıkça alçalanlar da eksik değildir.
Kur’ân’ın lâhutî kudreti karşısında acze düşen inkârcılar, ileri sürdükleri iddialar, yakıştırmalar sonuç vermeyince, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) büyücü, Kur’ânʹa sihirleyici kitap demeye başladılar. Ne var ki, Kurʹân hedefine doğru hem ilerliyor, hem de kalpleri ilim ve irfanla dolduruyordu. Onu durduramayınca, bu defa daha da saçmalamaya başladılar ve «rüya saçmaları, şuuraltı birikimleri» diyerek hakikat güneşini balçıkla sıvamaya kalkıştılar. Ama her şeye rağmen Kurʹân ikbal ve başarı grafiğinde durmadan yükseliyordu. Bu karalamadan da sonuç alamayanlar, bu defa, «Kur’ân Muhammed’in uydurmasıdır» diyerek başka bir taktik uyguladılar. Ne var ki, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hayatında yalan söylemediğini, kimseleri aldatmadığını, kişisel çıkarla ortaya çıkmadığını Mekke halkının ve çevresindeki kabilelerin çoğu biliyordu.
Derken müşrikler başka bir çare düşündüler ve önceki peygamberler gibi, Muhammed’in (A. S. ) tehdit edip durduğu âyeti (İlâhî azâbı) getirmesini istediler. Bir takım mu’cizeler beklediler. Oysa en büyük mu’cize olan Kur’ân bütün açıklık ve parlaklığıyla önlerinde duruyordu. Kur’ân’ın haber verdiği tehdidin yaklaşmakta olduğu ise, muhakkaktı. Ama onun belirtilerini bir türlü göremiyor, anlayamıyorlardı. Bu tehdît, küfrün hezimete uğraması, Mekkeʹnin fethi ve putperestliğin sonu idi.
PEYGAMBERLER YEMEK YEMİYEN BİRER CESET DEĞİLDİRLER
«Biz, peygamberleri yemek yemiyen birer ceset kılmadık ve onlar (dünyada) ebedî de değildirler. »
Allahʹın değişmeyen âdetlerinden biri de, insanlara kendi cinslerinden peygamber göndermesidir. Meleğin peygamber olarak gönderilmesiyle ilgili câri bir sünnet yoktur. Bir an farzedelim ki, insanlara gönderilen peygamber meleklerden seçilip gönderilseydi, ne gibi sakıncaları olabilirdi? Bunu birkaç madde halinde şöyle belirtebiliriz:
a) Melek kendi sıfat ve heyetinde inip gelse, inkârcılar ona yine inanmayacaklar; onu ya cin, ya da peri sanacaklardı. Bu durumda meleğin görevi zorlaşacak ve insanlarla kendi arasında kapatılması belki mümkün olmayan boşluk meydana gelecekti.
b) İnen melek, melek ve aynı zamanda peygamber olduğunu isbat edecek kanıt, belge ve olağanüstü şeyler ortaya koysa, o takdirde Allah’a ve âhirete inanmada aklın, irâdenin ve idrâkin yeri kalmaz, insan ister istemez bu fizikötesi olay karşısında teslimiyet gösterir ve meleğin peşine takılırdı. Böyle olunca da insanın hılkatına enjekte edilen asıl maya ve cevherinin değer ölçüsü kapalı kalır, kimin ne olduğunu belirleyecek kıstas yok olurdu.
c) Melek insan suretine girip gelse, onu melek değil yabancı bir kimse kabul edip, kendi inançlarını, âdet ve geleneklerini kaldırmaya çalışan bir yabancıya iltifat etmez ve çok geçmeden onu ülkelerinin sınırları dışına çıkarırlardı.
O halde Allah en doğrusunu yapmış, insanlara kendilerinden birini seçip peygamber olarak göndermiştir.
Peygamberlerin hep erkek cinsinden gönderildiği de âyetin açık anlatımından anlaşılmaktadır. Çünkü peygamberlik taşınması zor ve oldukça ağır bir görevdir. Önünde birçok engeller olmakla beraber, çetin mücadeleler, sıkıntılar, ıstıraplar ve işkenceye kapı açacak dertler ve musibetler de pusuda onu beklemektedir. Kadınlar yaratılış özelikleri gereği, zayıf, az sabırlı, az dayanıklıdırlar ve daha çok duygusaldırlar. Önemli davalarda sürükleyici güce sâhip değildirler. Hele erkekleri sevk ve idâre etmeleri çok zordur.
HAKKA KARŞI GELENLERİN HAZİN AKİBETİ
«Sonra da onlara verdiğimiz sözü doğrulukla yerine getirdik. Onları ve, dilediğimiz kimseleri kurtardık, (inkârda, sapıklık ve azgınlıkta) aşırı gidenleri ise, yok ettik. »
İlgili âyetle, İlahî rahmetin mutlak adâlet ölçülerine göre tecelli etmekte olduğu; peygamber göndermeden ve gereken irşat ve uyarılar yapılmadan milletlerin yok edilmediği anlaşılıyor. O halde indirilen kitap ta, gönderilen peygamberler de Allahʹın insanlardan yana geniş rahmetinin bir uzantısı; yeryüzünde denge ve düzeni kurmaya yönelik tecellileridir.
Oʹnun bu rahmetini görmeyen, nasîbini almak istemiyen ve içine düştüğü küfür ve ahlâksızlık, zulüm ve tuğyan bataklığından çıkmak istemiyen inkârcılar, kâinatta hâkim olup şaşmadan hedefine doğru ilerleyen denge ve düzen kanunlarına ters düşmek gibi tehlikeli bir noktaya kendilerini itmişlerdir. Dönüş yapmadıkları takdirde, en şiddetli şamarı bu kanundan yer ve her şeylerini kaybetme bedbahtlığına uğratılırlar. Dokuzuncu âyetle bilhassa bu hassas çizgiye dikkatler çekiliyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, hesap verme gününün yaklaştığına dikkatler çekilerek kıyâmet olayına işâret edildi. İnkârcıların gerek indirilen âyetler, gerekse gönderilen son peygamberle ilgili düşünce ve tavırları konu edilerek, hesap günü gelmeden dönüş yapmaları hatırlatıldı. Daha önce gelip geçen inkârcı kavim ve milletlerden yok edilenlerin sonlarının ne olduğuna bakmaları ve ona göre dünya hayatlarını düzenlemeleri istenildi. Peygamberlerin bazı önemli vasıfları ile inkârcıların bu konuda çok yanlış düşüncelere ve iddialara sahip oldukları üzerinde durularak aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Arapların, özellikle Mekkeʹde yaşayanların şan ve şerefini yükseltecek hayli sözlerin Kurʹânʹda yer aldığı açıklanıyor. Daha önceki inkârcı kavim ve milletlerin haktan kaçıp uzaklaştıkları konu ediliyor ve sonlarının biçilmiş ota döndüğü belirtilerek Mekkeli müşrikler, sonra da yaşamakta olan maddeci sapıklar uyarılıyor.