TÂ-HÂ SÛRESİ
Mekkeʹde inmiştir. Önemli bir kısmı Hz. Ömerʹin (R. A. ) İslâm’a girmeden önceki döneme rastladığı bilinmektedir.
İsmini, başındaki şifre anlamında olan iki harften alır.
Âyet sayısı : 145
Kelime » : 1641
Harf » : 5242 (Lübabu’t-te’vîl: 3/233)
Meryem sûresiyle bu sûre arasında mâna ve muhtevâ bakımından bir bağlantı mevcuttur. Şöyle ki: Meryem sûresi, Kur’ân’ın Hz. Peygamberʹin (A. S. ) diliyle kolaylaştırıldığı anlatılarak noktalanır. Tâ-Hâ sûresine, «Kurʹânʹı sana sıkıntı çekesin (veya mutsuz olasın) diye indirmedik» âyetiyle başlanır. Böylece iki sûrede yer alan bu iki âyet şu noktada birleşiri Kurʹân her yönüyle insan hayatına düzen verip rahat, huzurlu ve güvenir bir dünya oluşturmak için indirilmiştir. İnsan sağlığını koruyacak, ruhunun gıdasını dozajında verecek bütün yolları göstermekte ve gereken bütün kolaylıkları beraberinde taşımaktadır.
Meryem sûresinde bazı peygamberlerden ve kıssalarından kısaca bahsedilir. Tâ-Hâ sûresinde ise, Musa (A. S. )ın kıssasına geniş yer verilir ve Âdem Peygamberʹin kıssası anlatılır.
Nitekim İbn Abbasʹa göre, Tâ-Hâ sûresi, Meryem sûresinden hemen sonra inmiştir.
Bu sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Kur’ân’ın, Allah’tan korkup derin saygı duyanlara bir öğüt ve hatırlatma anlamında indirildiği anlatılır.
2- Musa (A. S. ) kıssası daha geniş ve ibretli safhalarıyla nakledilir.
3- Kur’ânʹdan yüz çevirenlerin uğrayacakları azap hatırlatılır.
4- Müşriklerin kıyâmet gününde dağların nasıl olacağından sormaları konu edilir. Seslerin o gün nasıl kısılacağı, yüzlerin Rablarının önünde eğileceği çok duyarlı bir anlatımla işlenir.
5- Kur’ân’ın açık ve net bir Arapça olduğuna dikkatler çekilir.
6- Âdem (A. S. ) kıssası daha geniş biçimde, daha değişik hikmetleriyle anlatılarak araştırıcılara hareket noktası belirlenir.
7- Allah’ı anmaktan yüz çevirenlerin kör olarak haşrolunacakları bir uyarı mahiyetinde haber verilir. Gelip geçen sapık, inkârcı milletlerin sonlarının ne olduğuna atıf yapılarak üzerinde iyice düşünmemiz önerilir.
8- Müşriklerin cezalarının belli bir süreye erteleneceği, bu hususta acele etmenin bir yararı olmadığı açıklanır.
9- Resûlüllahʹın (A. S. ) gece-gündüz Allah’ı tesbîh edip hamd etmesi ve razı olacağı kadar Allah’ın Ona lûtufta bulunmasını arzuladığı konu edilir.
10- Peygamberin (A. S. ) kendi ev halkına namaz ile emretmesi ve bu hususa sabırla devam etmesi emredilir.
11- Müşriklerin, Peygamber (A. S. ) Efendimizden, daha önceki peygamberlerin gösterdikleri mu’cizeler gibi muʹcizeler göstermesini istemeleri üzerinde durulur.
12- Peygamberlerin gönderilmesinin, kitapların indirilmesinin kıyâmet gününde özür beyânına imkân vermemeye yönelik bulunduğu hatırlatılır.
13- İyi, güzel ve mutlu sonucun kime ait olacağına dikkatler çekilerek, hakkın mutlaka başarılı olacağına işâret edilir.
MEÂLİ:
1- Tâ-Hâ.
2- Kurʹânʹı sana sıkıntı çekesin (veya mutsuz olasın) diye indirmedik.
3- Oʹnu ancak saygı (dolu bir gönül) ile korkanlara bir öğüt diye indirdik.
4- O, yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından parça parça indirilmiştir,
5- Rahmân, Arş üzerinde istivâ etmiş (hükümranlığını ve yüce kudretini bütün haşmetiyle kurmuş)tur.
6- Göklerde olan da, yerde olan da, bu ikisi arasında bulunan da ve toprağın altında olan da Oʹnundur.
7- Sözü açık söylesen de, şüphesiz ki, O, gizlisini ve daha gizlisini bilir.
8- Allah, Oʹndan başka yoktur hiçbir ilâh. En güzel isimler Oʹnundur.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeli pupterestlerden Ebû Cehl ile Nadr b. Hâris, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin uzun süre ibâdet ettiğini görünce, ona: «Sen bizim dinimizi terketmekle kendine büyük sıkıntılar veriyorsun» dediler. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl - İbn Kesîr: 3/141)
Diğer bir rivâyet:
Peygamber (A. S. ) Efendimiz namaza durunca, bazan çok uzatır, o kadar ki, ayakları yorulur ve vücudunun ağırlığını sırayla birer bacağına yükleyerek kıraati daha çok uzatmaya çalışırdı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl - İbn Kesîr: 3/141)
İlgili Hadisler
«Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde anlayışlı ve bilgili kılar. » (Buharî/ilim: 10, humus: 7, i’tisam: 10- Müslim/imaret: 175, zekât: 98, 100- Tirmizî/ilim: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 17- Dâremî/mukaddeme: 24-Ahmed: 1/306 - 2/234 - 4/92 - 101)
«Şanı yüce Allah kıyâmet gününde kulları arasında hükmetmek için ilâhî saltanat tahtına oturur ve ilim adamlarına der ki: «İlim ve hikmetimi size vermem sırf sizi bağışlamam içindir, gerisine pek bakmam. » (Taberânî: İsnad-i ceyyid ile.)
«Şüphesiz ki din kolaylıktır. Kim kendini dinde zorlayıp sıkarsa, mutlaka (o yorulup kalır), din ona üstün gelir. O halde ortalama gidin, ifratla tefrit arasını seçin, müjdelenin. (Yola çıkarken de) sabah-akşam yolculuğundan, biraz da gece yürüyüşünden (kısıp) yardım isteyiniz (kendinize yardım edip bedeninizi fazla yorup sıkmayınız). » (Buharî/imân: 29- Nesâî/imân: 28- Ahmed: 5/69)
«Dinin, dindarlığın Allah yanında en çok sevileni, bâtıldan uzak, hakka yönelik koskolay olanıdır. » (Buharî/imân: 30- Tirmizî/menakıb: 32, 64- Ahmed: 1/236)
HZ. ÖMER’İN (R. A. ) KALBİNİ YUMUŞATAN ÂYETLER
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu sûre, Hz. Ömer (R. A. ) İslâmʹa girmeden önce inmiştir. Ömer, Hz. Peygamber’i (A. S. ) öldürmek niyetiyle yola çıkmıştı. Derken Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Kız kardeşiyle eniştesinin İslâm’a girdiklerini ondan öğrenince, yolunu değiştirdi, doğruca eniştesinin evine geldi. Kapının önüne gelince, kızkardeşinin Kurʹân okuduğunu işitti. Öfkesi büsbütün kabardı ve izin istemeden içeri daldı. İçerde Muhacirlerden Habbab da bulunuyordu. Onlara sert bir çıkış yapıp, «az önce okuduğunuzu getirin bir göreyim» diye gürledi: Kızkardeşi ona: «Sen murdarsın, Kurʹân’a ancak temiz olanlar dokunabilir» deyince, Ömer (R. A. ) ona: «Peki dokunabilmem için ne yapmam gerekiyor? » diye sordu. O da: «Azanı yıkaman gerekir. O takdirde sana verebilirim» dedi. Ömer (R. A. ) tarif edildiği şekilde azasım yıkadı ve kendisine verilen kâğıt veya deri parçasına yazılı yukarıdaki âyetleri okudu. Bir anda yumuşayıverdi ve vakit kaybetmeden İslâm’a girmeye karar verdi. (Hz. Ömer’in (R. A. ) bu olayını hemen bütün siyer sahipleri nakletmişlerdir. Ayrıca Beyhakî ve Kurtubî de özet mahiyetinde buna yer vermişlerdir.)
Diğer bazı rivâyetlerde, Ömer (R. A. ) içeri girince eniştesinin gizlendiği ve kızkardeşini burnunu kanatacak şekilde tokatladığı belirtilir. Netice olarak, Tâ-Hâ sûresinin yukarıdaki sekiz âyetini okuyan Ömer (R. A. ) İslâm’ın hak, Kur’ân’ın Allah sözü, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hak peygamber olduğunu anlamakta gecikmemiş ve kendini küfür kirlerinden temizlemiştir.
KUR’ÂN SIKINTI VE ZORLUK VERMEK İÇİN İNDİRİLMEMİŞTİR
«Tâ-Hâ. Kur’ân’ı sana sıkıntı çekesin (veya mutsuz olasın) diye indirmedik. »
Kurʹân-ı Kerîm hem lafzı, hem de manasıyla İlâhîdir. İnsan aklına ışık tutmak, duygu ve düşünceleri yönlendirmek, ruhuna muhtaç bulunduğu ebediyet zevkini aşılamak ve bu doğrultuda insana yaratanını tanıtmak, ibâdetin feyizli yollarını göstermek; toplum hayatını düzenlemek ve İlâhî emir ve tavsiyeleri; esas ve prensipleri adâlet ve güzel ahlâk ilkeleriyle birleştirip uygulama yöntemini göstermek; ölüm ötesinden haber vermek, ikinci hayatın lüzumunu kalp ve kafalara inandırıcı bir metotla işlemek üzere indirilmiştir.
Bütün bunlar insanı sıkıntıya sokmak, birtakım zorluklarla yüzyüze getirmek için değil; onu sıkıntıdan kurtarmak, işlerini kolay çözülür hale getirmek, ümit kapılarını ardına kadar açmak, vicdanları geliştirip hayra müteveccih kılmak, kalplere huzur ve güven havası estirmek; tek kelimeyle insanı Allah’a yaklaştırmak suretiyle ıstıraplarını kökünden gidermek ve böylece onu hem dünyada, hem de âhirette mutlu kılmak içindir.
Din sıkıntı ve üzüntü aracı değil, rahmet ve umut kaynağıdır. Her emri hikmet, her prensibi rahmet, her tavsiyesi feyiz ve berekettir ve bütün bunlar insan gücünün rahatlıkla kaldırabileceği, amel ettiği takdirde zevk duyup mânevi sıkıntıları atabileceği bir ölçüdedir.
O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, az yukarıda naklettiğimiz gibi, şu sözleriyle dinin sıkıntı değil, sıkıntıları giderici olduğunu ne güzel açıklamıştır: «Şüphesiz ki din kolaylıktır. Kim kendini dinde zorlayıp sıkarsa, mutlaka (o yorulup kalır), din ona üstün gelir. O halde ortalama gidin, ifratla tefrit arasını seçin, müjdelenin…»
Konunun zihinlerde iz bırakması için birkaç misal verelim:
1) Beş vakit namaz, günlük hayatımıza renk ve mana katar. Bizi biteviyelikten kurtarıp maddeden mânaya yöneltir. Uyuşukluğu atmamıza, vücuda hareket sağlamamıza yardımcı olur. Beş defa dış organlarımızı her türlü kir ve mikroptan temizleme imkânını sağlar. Hayata daha canlı, daha şuurlu, daha dürüst ve daha ciddi sarılmamızı ilham eder. Bizimle madde arasında bir mesafe meydana getirir. Böylece daha disiplinli, daha düzenli ve kararlı bir hayat sürmemiz için gereken enerjiyi verir.
Anlaşıldığı gibi, namaz sıkıntı ve zorluk getirmiyor, mevcut sıkıntı ve zorlukların kalkmasını sağlıyor. Bizi maddenin cenderesine girip ezilmekten kurtarıyor. Ruhumuza gıda, bedenimize şifa ve rahmet oluyor.
2- Zekât, sadaka, keffaret ve benzeri farz ve vacip veya sünnet ve müstehap olan yardımlar, toplum yapısında din kardeşliğinin pekişmesine vesîle oluyor. Yardımlaşma şuurunu geliştirip sosyal adâletin gerçekleşmesine hız veriyor. Böylece toplumu devamlı rahatsız eden sınıf kavgasını önlüyor; lüks ve konforun önüne set çekip israftan kaçınmayı telkîn ediyor. Allah’a imân edenlere şunu öğretiyor: Bir insan yalnız kendisi için yaşamaz ve çalışmaz. O her bakımdan toplumun bir parçasıdır, oradaki yerini almak ve toplumu sağlıklı ayakta tutmaya yardımcı olmakla görevlidir.
3- Yılda bir ay oruç, hiç bir şekilde sıkıntı, rahatsızlık getirmiyor. Günlük hayatı tersine çevirip yeknesaklıktan kurtarıyor. İnsanı maddî âlemden alıp melekler âlemine yükselterek ruhen ve vicdanen huzura kavuşturuyor. Sindirim sistemini düzeltip biriken fazla yağların erimesine yardımcı oluyor. Aynı zamanda insanda çok sağlam bir iç disiplini meydana getiriyor. Bütün bunlar sıkıntı değil, ferahlıktır; zorluk değil, kolaylıktır.
Bunun için Hz. Peygamber (A. S. ) kendisinden sonra din ve dindarlık adına uydurulup ortaya çıkarılan ve dindenmiş gibi gösterilen her şeyi bid’at saymış ve her bidʹatın dalâlet (sapıklık), her sapıklığın da ateşte olduğunu açıklamıştır. Zira dinin her emri ve tavsiyesi İlâhîdir. Ona insan kafasının ürünü olan hükümler, prensipler sokulamaz. Aksi halde dine sokulan her bid’at bir sünnetin, hattâ bir hükmün gitmesine sebep olur.
KURʹÂN, ALLAHʹTAN SAYGI İLE KORKANLARA EN GÜZEL ÖĞÜTTÜR
«Onu, ancak saygı (dolu bir gönül) ile korkanlara bir öğüt diye indirdik. »
Psikolojik olarak insan daha çok saygı duyduğu kişileri dinler; inanıp güvendiği zatların sözüne, öğütlerine kulak verir. Bunun aksi pek düşünülemez.
O bakımdan insan hayatını İlâhî nizama uygulayan Kurʹân’ı dinleyip öğüt alabilmek için önce onu indiren Cenâb-ı Hakkʹa gönülden inanıp bağlanmak, saygı ile korkup sevgisini gönül boşluğuna doldurmak gerekir. Nitekim kendini iman ve irfanın bu düzeyine getirmeyen inkârcı maddeciler, Kur’ânʹı dinledikten sonra, «Eskilerin masalları» diyecek kadar şuursuzlaşmışlardır. Yine günümüzde sapık dinsizle, «din afyondur», «Kurʹân ilkel Araplara indirilmiş bir kitaptır», «Kurʹân’daki hükümler çöl kanunudur» diyecek kadar ilme, tarihe, hakka ve gerçeğe karşı kör ve sağır kesilmişlerdir.
İmân eden bahtiyarlar ise, Kur’ânʹı dinledikçe gözleri yaşarır; Allahʹtan saygı ile korkmanın derin anlamı, yüzlerindeki ifadeden çok rahat anlaşılır. Çünkü bunlar Kur’ân’ı, yeri ve gökleri yaratan sonsuz kudretin, parça parça indirdiğini gönül yatışkanlığıyla kabul ederler ve Oʹnun yüce huzurunda secdeye kapanırlar.
Bu hikmetlerdir ki, Cenâb-ı Hak, «korkanlara bir öğüttür» buyurarak, kimlerin Allah kelâmından istifade edebileceğine dikkatleri çekmiştir.
ARŞ ÜZERİNDE İSTİVA
«Rahmân, Arş üzerinde istivâ etmiş (hükümranlığını ve yüce kudretini kurmuş)tur. »
Usûlcular şu kuralı benimsemişlerdir: Âlimler cumhurunun aklıyla uyum sağlamayan, sahîh nakille bağdaşamayan âyet ve hadîsleri te’vîl etmek, yani yorumda bulunmak câizdir. Meselâ, «Allah’ın eli», tabirini dikkatle incelediğimizde karşımıza birtakım sakıncalı sonuçlar çıkar. Çünkü Allah cismânî organlardan, maddî ölçü ve kayıtlardan, beşerî sıfatlardan pâk ve münezzehtir. O halde, «Allahʹın eli» denilince, bu O’nun kudretiyle yorumlanır, yani ona göre te’vîl edilir. Bunun gibi, konumuzla ilgili âyette, «Rahmân Arş üzerinde istivâ etti» buyurulmaktadır. Gerçi A’raf sûresinde bu konuyu açıklamış bulunuyoruz. Burada farklı bir yanını ele almak istiyoruz. Şöyle ki:
Önce «Arş» nedir? Mânevî bir taht mıdır, yoksa maddî bir varlık mıdır? Tefsirimizin birkaç yerinde bu soruların cevabını hadîslerin ışığı altında belirtmiş bulunuyoruz. Özetle diyebiliriz ki:
Arş, kelime olarak: Yüksekçe çatısı olan çardak veya ev anlamına gelir. Bu manayla develerin üzerine konulup tesbit edilen mahfeye de «arş» denilmiştir. Üstü kapalı bir çardağı andırdığı için.. Hükümdarın meclisine de yükseklik ve yüceliği dikkate alınarak yine «arş» denildiği vakidir.
Terim olarak: İlâhî kudretin yüceliğini, sınırsızlığını yansıtan «taht» demektir. Nitekim sahîh hadîste şöyle buyurulmuştur: «Yedi kat gökler ve yerler, Kürsîʹnin yanında çöle atılmış bir halka gibidir. Kursî ise, Arş’ın yanında böyledir. »
Diğer sahîh hadîslerde ise, Arş ile ilgili şu bilgiler de verilmiştir:
«Şüphesiz ki Allah Arşʹının üstündedir; Arşʹı ise göklerinin üstündedir. » (Ebû Dâvud/sünnet: 18)
«Şüphesiz ki Arş, Firdevs Cennetiʹnin üstündedir. » (İbn Mâce: Zühd: 39)
«Allah Arş’ını su üzerinde yarattı. » (Tirmizî: tefsîr/l-9/ll- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 4/11, 12)
Bütün bu rivâyetlerden Arşʹın mânevî değil de maddî bir cisim olduğu anlaşılıyor. O halde kâinatı bir bütünlük içinde düşündüğümüz zaman, Arş merkez oluyor ve onun sınırsız denilecek kadar üstün çekim kuvveti gökleri belli derecelerde tutuyor. Böylece zincirleme olarak sistemler birbirine çekim kuvvetiyle bağlı olup, Arş’a kadar dayanıyor.
Ayrıca Arş’ın su üzerine kurulması ve aynı zamanda Firdevs Cennetiʹnin üstünde bulunması, gerçek hayatın orada olduğunu ve Cennet’in sınırsız sularının Arş’tan sağlandığını göstermektedir. Allah daha iyisini bilir.
İstiva: Hükümranlığıyla üstünlük sağlamak, hükümranlığı altında tutmak; kudretini bütün haşmetiyle sergilemek ile yorumlanabilir. Çünkü Allah’ın hiçbir zaman mekâna ihtiyacı yoktur, O, her bakımdan zaman ve mekân kavramlarından pâk ve münezzehtir. O halde âyetin mânası şudur: Rahmân kudret ve saltanatını Arş üzerine koymuş, orada geniş çapta kudretini tecelli ettirmiştir.
KUDRETİN ÜSTÜNLÜĞÜ
Kudretin üstünlüğü, nüfuzun tesir alanının genişliğini ve kapsamlı bilgiyi gerektirir. İlâhî kudret sınırsız olduğuna göre, mülk-ü saltanatı o nisbette geniş, ilmi onun gibi sonsuz ve sınırsızdır. Böylece Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin nüfuz alanını, genişliğini, bizim anlayabileceğimiz ve kavrayabileceğimiz bir anlatımla kısmen açıklayarak şöyle belirtiyor: «Göklerde olan da, yerde olan da, bu ikisi arasında bulunan da ve toprağın altında olan da Oʹnundur. »
İlminin her şeye nüfuz ettiğini de belirterek şöyle açıklamada bulunuyor: «Sözü açık söylesen de, şüphesiz ki O, gizlisini ve daha gizlisini de bilir. »
Zira Oʹnun varlığı kendindendir. Hem de öncesiz ve sonrasızdır. O’nun bütün sıfatları da zatı gibi öncesiz ve sonrasızdır. Kudreti şuna yeter, buna yetmez; ilmi şunu kapsar, bunu kapsamaz diye bir hüküm verilemez.
Kudretin yüceliği neyi öğütlüyor?
Allahʹı belirtilen sıfatlarıyla bilip imân edenler, O’nun kudret ve ilminin her zerreye nüfuz ettiğini idrâk içindedirler. Böyle olunca da, içlerinde kötü niyet ve fena düşünce tutmazlar; söz ve davranışlarını İlâhî nizama uydurmaya çalışırlar.
O halde Allahʹı en çok bilen, Oʹndan en çok saygı ile korkma ihtiyacını duyar. Arş’ın büyüklüğü karşısında dünyanın bir nokta olduğunu ve bu noktada kendisinin ne olduğunu düşünerek tam mahviyetle Allah’a yönelip arz-ı ubudiyet eyler. En güzel sıfat ve isimlerin Allah’a ait olduğunu derinliğiyle anlar. Yaratmada eşsiz, rızıklandırmada benzersiz, rahmette sınırsız, kurduğu düzeni yönetip yönlendirmede emsalsiz, sanatında yardımcısız, ilimde hudutsuz bulunduğunu Oʹnun her eserinde görür ve okur.
Böylece Tevhîdʹin, yani Allahʹın varlığının, birliğinin söz götürmez olduğu ortaya çıkar. Bu düzeye gelen insan, Tevhîd’in şu dört mertebesinin feyzine erişir:
1- Dil ile ikrar,
2- Kalp ile tasdîk,
3- İmânı açık ve kesin delillerle sağlamlaştırıp şüphe ve tereddütten uzak tutmak,
4- Her şeyde Tevhîdʹin delilini; Cenâb-ı Hakkʹın kudret ve sanatının eşsizliğini görüp gönül yatışkanlığına ermek..
EN GÜZEL İSİMLER ALLAH’INDIR
«Allah, Oʹndan başka yoktur hiçbir ilâh. En güzel isimler Oʹnundur. »
Kur’ânʹda anılan İlâhî isimleri üç grupta toplamak mümkündür:
1- Yalnız başına övgü anlamı taşıyanlar: Câil, Fâlık, Hâlık ve Sâniʹ gibi. Câil: Var kılıp ortaya çıkaran; Fâlık: Yarıp, bölüp vücuda getiren; Hâlık: Yoktan var kılan, varlıktan icat eden; Sâni’: Örneksiz, örnekli yapıp bir amaca yönelten demektir.
Bu isimler ikinci bir isme izafe edilince, övgü manasına gelirler. Meselâ: Fâliku’l-ısbah = Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran zat demektir ki, bu fiiliyle her an övülmeğe lâyıktır. Câilüʹl-leyli sekenen = Geceyi sükûnet bulmaya elverişli kılan zat demektir ki, bu nîmetiyle hamd edilmeğe lâyıktır.
2- Yalnız başına olduğu zaman övgü anlamı taşıyan isimler: «Hayy» sıfatı buna misaldir. Manası: «Allah hep diridir, diriliğinin öncesi olmadığı gibi sonrası ve sonu da yoktur. » Bu kudrete uygun bir övgüdür. Bu isim ikinci bir isme izafe edilir veya bir sıfatla beraber anılırsa, övgüyü artırır. Meselâ: «el-Hayyüʹl-Kayyûm = O hep diridir, her şeyi kudretiyle ayakta tutup yönetendir» denilince, övgü artırılmış oluyor. Bedi’: Örneksiz ve benzersiz vücuda getiren anlamına delâlet eden bu isim de başlıbaşına bir övgüdür. Ama «Bediʹü’s-semavat = Gökleri örneksiz ve benzersiz vücuda getiren» denilince övgü kat kat artırılmış oluyor.
3- Hem yalnız başına, hem de ikinci bir isme eşlik ederek övgü ifade eden isimler: Rahmân ve Rahîm bunlardan ikisidir.
Dördüncü grup denilebilecek anlamlarda birtakım İlâhî isimler de söz konusudur. Bunlar «En güzel» tabiriyle vasıflanan isimlerdir ki, onların doksan dokuz olduğu sahîh hadîslerle açıklanmıştır. Diğer gruplardan bazı isimler de bunlara dahildirler. (Bilgi için bak: A’raf Sûresi: 180, İsrâ Sûresi: 110, Haşır Sûresi: 24. âyetlerin tefsirine)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın, inananların sıkıntı çekmesi için değil, kolay ve huzurlu, güvenli bir hayat sürmeleri için indirildiği açıklandı. Aynı zamanda insan hayatıyla içiçe olan bu İlâhî kitaptan ancak Allahʹtan saygı ile korkanların öğüt alabileceklerine dikkatler çekildi. Sonra da İlâhî kudretin yüceliği konu edilerek eşi, ortağı, dengi ve benzeri olmayan Cenâb-ı Hakk’ın ilim ve kudretinin her şeye nüfuz edip bütün varlığı kuşattığı üzerinde durularak aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Tevhîd İnancı’nı insanlara teblîğ ile görevlendirilen Musa’ya (A. S. ) İlâhî vahyin ilk tecellisi üzerinde duruluyor ve böylece İlâhî vahyin birkaç anlamda tecelli ettiğine işâret ediliyor. Sonra da Musa Peygamberʹe nasıl hareket edeceği, nasıl bir teblîğ ve irşat metodu kullanacağının öğretildiği belirtiliyor. Aynı zamanda Mekkeʹde hayli sıkıntılı günler geçiren mü’minler teselli edilecek, hakkın er-geç başarıya erişeceği dolaylı şekilde ima ediliyor.