KEHF SÛRESİ
Kehf Sûresi, ismini dokuzuncu âyette konu edilen ve mağara anlamına gelen kehf ʹten alır.
Tamamı Mekkeʹde inmiştir.
Âyet sayısı : 110
Kelime » : 1577
Harf » : 6360 (Lübabu’t-te’vîl: 3/185)
İKİ SÛRE ARASINDAKİ BAĞLANTI
İsrâ Sûresine, Cenâb-ı Hakk’a tesbîh ve tahmîd ile başlanmış ve Allah’ın büyüklüğünü, ululuğunu anmamız emredilerek noktalanmıştır.
Kehf Sûresine de, kulu Muhammed’e (A. S. ) kitap indirdiği belirtilerek Allah’a hamd ile başlanmış ve Allah’a ibâdet ve amellerimizde hiçbir şeyi ortak koşmamamız emredilerek bitirilmiştir.
Bu sûrenin kapsadığı başlıca konular:
a) İsrâ sûresinde Musa Peygambere geniş yer verilip İsrâil oğullarıʹnın yükseliş ve alçalış dönemleri konu edinilip birtakım misaller ve önemli safhalar anlatılır. Bu sûrede ise, daha çok Hıristiyanlar konu edinilmektedir.
b) Dinleri ve imânları uğruna zâlim bir idareden kaçıp mağaraya sığınan bir grup dindar hıristiyandan söz edilir. Böylece hem Allah’ın üstün kudreti dile getirilir, hem de o bir grup insanın dinlerini, inançlarını dünyalarına tercîh etmeleri, tarihî bir misal olarak anlatılır.
c) Arkasından Musa Peygamber ile sâlih bir kulun deniz kenarında buluşmalarına yer verilir ve ledünnî ilme sâhip olan o kulun gösterdiği olağanüstü üç olaya yer verilir.
d) Zulkarneyn’den, Ye’cuc-Me’cuc’dan ve yapılan sedden bazı önemli safhalar nakledilir.
e) Son olarak dinlerin İslâmiyetle son noktasına ulaştığına işâret edilir ve bu konuda özellikle kitap ehli uyarılır.
MEÂLİ:
1-4- Hamd O Allahʹa ki, (inkârcı sapıkları) kendi katından şiddetli bir azâp ile korkutmak; iyi-yararlı amellerde bulunan müʹminleri, içinde devamlı kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammedʹe) kitabı indirdi ve onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru sapasağlam tuttu.
5- (Allah çocuk edindi) iddiasıyla ilgili ne kendilerinin, ne de babalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan söz ne büyük! Onlar yalandan başka bir şey söylemezler.
6- Bu söze (Kurʹân’a) inanmıyacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?
7- Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel iyi amel ettiğini deneyelim.
8- Ve şüphesiz biz yeryüzünün üstündeki şeyleri kuru bir toprak haline getiricileriz.
İNİŞ SEBEBİ
Sûrenin iniş sebebi olarak İbn İshak, Yahudilerin Mekke putperestlerine öğrettikleri şu üç şeyin Hz. Muhammedʹden (A. S. ) sorulmasını gösterir:
1- Zalim bir hükümdardan, dinleri ve inançları uğruna kaçan bir grup gencin başından geçen olaydan haber verilmesi,
2- Doğu ile batı arasında hüküm sürüp birçok ülkeleri fetheden büyük bir hükümdarın kim olduğu,
3- Ruhun ne olduğunun açıklanması.
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki dünya tatlı ve yeşilliktir ve Allah sizi orada halîfe olarak yerleştirdi de neler yapacağınıza bakmaktadır. O halde dünyadan da, kadından da sakının. Çünkü İsrâil oğullarıʹnda ilk meydana gelen fitne kadınlar sebebiyle olmuştur. » (Tirmizî/fiten: 26, zühd: 41- İbn Mâce/fiten: 19- Dâremi/rikak: 37- Ahmed: 3/7, 19. 22, 46, 61, 74- 6/68)
«Kim Deccalʹe erişirse, ona karşı Kehf Sûresiʹnin baş kısmındaki ilk âyetleri okusun. » (Ebû Dâvud/melahim: 14)
«Kim cuma gecesi (perşembeyi cumaya bağlayan gece) Kehf sûresini okursa, kendisiyle Beytüʹl-Atik (Kâbe veya Mescid-i Aksa) arasını aydınlatacak kadar ona nur verilir. » (Sünen-i Dâremî/fezâil-i Kur’ân: 2/326-3409 nolu hadîs)
KURʹÂN’IN İNDİRİLMESİNİN BAZI SEBEPLERİ
«Hamd o Allahʹa ki kulu (Muhammedʹe) kitabı indirdi.. »
İlgili 1-4. âyetlerle, Kur’ân’ın Hz. Muhammed’e (A. S. ) indirilmesinin bir kısım sebepleri yansıtılarak üç madde halinde açıklanıyor:
1- İnkârcı sapıkları Allah katından inecek bir azâpla korkutup uyarmak,
2- İyi, yararlı amellerde bulunan mü’minleri, içinde temelli kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek,
3- «Allah çocuk edindi» diyen (hıristiyan ve diğer şaşkın)ları uyarmak..
Cenâb-ı Hakk’ın câri sünnetlerinden biri de şudur: Bir kavim veya ülkeye peygamber göndermedikçe onlara azâp etmez. Bundan anlıyoruz ki, Allah, tarih boyunca her kavim ve millete yine kendilerinden seçip peygamberler göndermiştir. Her kavim ve milletin peygamber irşadına mutlaka ihtiyaçları vardır. Nitekim ilgili âyetlerle belirtilen üç husus bu ihtiyacın belirlenmiş birer özeti anlamındadır. Çünkü öldükten sonra dirilmeyi, hesap vermeyi, azâp ve mükâfatı akıl yoluyla idrâk çok zor ve hattâ birçok kimseler hakkında imkânsızdır. O bakımdan Kur’ân’da önce bu hususlara nazarlarımızı çevirmemiz plânlanıyor, sonra da gereken uyarıda bulunuluyor.
Hıristiyanların çoğunun «Baba, Oğul, Ruhuʹl-kuds» diye üçlü bir tanrı inancı ortaya atıp İsa Peygamber’in hâşâ Allahʹın biricik oğlu olduğunu iddia etmeleri, çok düşündürücü, aynı zamanda üzücü bir olay olarak vasıflandırılıyor. Allah hakkında çok iyi düşünüp araştırmalarının, gerçeği tesbit ettikten sonra konuşmalarının lüzumu üzerinde duruluyor ve Hıristiyan din adamları uyarılıyor. Zira böylesine çarpık bir inanç, uluhiyet kavramını kökünden sarsmakta ve temelinden yıkmaktadır.
Şöyle ki : Allah -hâşâ- İsa’nın (A. S. ) babası ise, kendisinin de bir başkasının oğlu olması ve bu illet -malûl zincirinin sürüp gitmesi gibi İlmî izahı yapılamıyan bir yanlış sonuç doğurması gerekir.
Böylece sûrenin başında geçen dört âyet, bir bakıma Kurʹânʹın özeti mahiyetindedir. Tevhîd İnancıʹnı ayakta tutmak, İlâhî yasak sınırlarını aşıp yaratılışlarının amacından sapanları uyarmak ve nihayet ilâhî emirlere uyup sünnetullah doğrultusunda hayatını düzene koyanları ebedî mutlulukla müjdelemek, Kur’ân’ı bütün yönleriyle kendinde toplayıp özetleyen temel esaslardır.
KURʹÂNʹDA HİÇBİR EĞRİLİK YOKTUR
İnsan kafasının ürünü olup, onun elinden çıkan her kitap, insan kadar kusurlu, onun yanlış bilgileriyle orantılı, onun sınırlı fikir ve görüşleriyle sınırlıdır. Diğer bir deyimle, onun bilgi seviyesiyle eş değerdedir. O bakımdan insan eseri olan her şey, zaman aşımıyla aşınır, tabii olayların birbirini izlemesiyle eskir ve bir süre sonra tazeliğini yitirir.
Allah’ın kudret kalemiyle Levh-i Mahfuz’a yazılan ve sonra Dünya Semasına = Beytü’l-İzzetʹe, oradan da parça parça Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kalbine indirilen Kur’ân, Allah’ın kelâm sıfatı gibi sürekli ve mükemmeldir. Zaman aşımıyla aşınmaz, okundukça tazeliğini kaybetmez; aksine tazeliği ve cilâsı artar.
İşte bu hikmete dayalı olarak Cenâb-ı Hak «Onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru, sapasağlam tuttu.. » buyurarak kendi kitabının iki ana vasfını açıklıyor.
O bakımdan Kur’ân, hükümleri eskimiyen, değer ölçüsünü her çağda koruyan tek kitaptır. Yeter ki, ilim adamları ondaki hakikatleri, lâhutî özellikleri ve İlâhî kudretin tecellilerini araştırıp anlamaya çalışsınlar..
Kur’ân her bakımdan dosdoğru ve sapasağlamdır. Çünkü insan sözü ona karıştırılamamış, beşer eli onu tahrîf edememiştir. İndiği gibi terütaze durmakta, yazıldığı gibi okunup ezberlenmektedir.
İNKÂRCI SAPIKLARDAN YANA ÜZÜLMEMEK
«Bu söze (Kurʹânʹa) inanmayacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?! »
Hiç kimse ne Allah kadar merhametlidir, ne de O’nun kadar âdildir. Kaldı ki insanları yaratan, öldüren ve tekrar diriltecek olan biz değilizdir. O halde mürşitlerin, hakkı teblîğ edenlerin görevi, aşırı derecede acımak, üzülmek, hayıflanmak değil, doğru yolu gösterip uyarıda bulunmak; ilâhî rahmeti bütün genişliğiyle, ruhları ferahlatıcı yanlarıyla kalplere işleyip, Oʹnun adâleti gereği azâbının şiddetini günün şartlarını da dikkate almak suretiyle zaman zaman münasebet düştükçe hatırlatmaktır.
Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizin, mümeyyiz vasıflarından ikisine dikkatlerimiz çekiliyor: Reûf ve Rahîm.. Bu sıfatlar Hz. Muhammedʹin (A. S. ) insanlıktan yana sevgi ve merhametle dolu bulunduğunu göstermektedir. Her ne kadar Cenâb-ı Hak ona: «Üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin? » diye tesellide bulunuyorsa da, Onun Reûf ve Rahîm sıfatları zaman zaman içini burkmakta ve merhamet duygusunu harekete geçirmekteydi. O halde, bu husustaki İlâhî teselli ve tavsiye, Peygamber’in (A. S. ) fazla üzülmesini, kendini tüketircesine hayıflanmasını önlemeye yönelik bir anlam taşımaktadır.
Sonra da Cenâb-ı Hak, insanları dünya denilen aşağı âleme getirmesinin hikmet ve gayesini bir cümlede özetliyerek, asıl üzerinde durulması gereken noktayı belirliyor: «Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel, iyi amel ettiğini deneyelim.. »
Böyle bir ortamda, insanın aralıksız süren ihtiyaçları, dünya nimetlerinin bol çeşitleri, çekicilikleri ve ölümden korkup birtakım çarelerin araştırılması, insanı çetin bir mücadelenin içine atmakta ve ciddi bir sınavdan geçirmektedir. Bu mücadele ve sınavın hikmetini anlayıp kendini ona göre düzene sokanlar İlâhî iltifata mazhar kılınmakta; idrâk etmeyip hayat dizginini nefis ve iblîsin eline teslim edenler ise, o ittırattan kendilerini mahrum etmektedirler.
DAHA GÜZEL, DAHA İYİ AMEL
«Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel, iyi amel ettiğini deneyelim.. »
Allah insanı ayrı bir canlı olarak dünya alanına getirince, onu yeme, içme, evlenme, mal ve makam sahibi olma gibi ihtiyaçlarla karşı karşıya bıraktı. Akıl, zekâ, idrâk, düşünce ve hafıza gibi yeteneklerle de donatarak ona yardımcı araçlar verdi. İçinde nefis kuvvetini, dışında İblîs’in vesvesesini meydana getirerek onu hayat mücadelesinin bitmez, tükenmez sahnesinde cüz’i irâdesiyle başbaşa bıraktı. Ancak yardımcı olarak da peygamber ve kitap gönderdi. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, tabir câizse, un, şeker ve yağ verdi, ama bunları bir araya getirip helva yapmayı ona bıraktı. Sonra da amaç ve hikmeti açıkladı: Dünya âhiretten yana güzel amellerin yetiştirileceği yerdir. Ahiret bu amellerin devşirilip harman edileceği alandır. O bakımdan âhiret ya bütünüyle saadet, ya da azâp olabilir. Öyle ki, her kişi saadet ve azâbı dünyada yetiştirip yüklenir ve ölünce de beraberinde âhirete taşıyıp götürür. O halde en önemli mesele: «Kimin daha güzel ve yararlı amelde bulunması»dır. (Geniş bilgi için bak: Mülk Sûresi 2. âyetin tefsiri)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ânʹı rahmetinin eseri olarak indiren Allahʹın her zaman hamde lâyık olduğu belirtildi. Kur’ân’ın indirilmesinin üç ana sebebi üzerinde durularak teblîğ ve irşat görevini sürdürenlerin, inkârcı sapıkların küfürde ısrar etmelerine fazla üzülmelerine gerek olmadığı teselli mahiyetinde anlatıldı. Dünyada asıl yapılması lüzumlu olan «en güzel amel» konu edilerek herkesin kendi mesleğini en güzel, en başarılı noktaya getirmesine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtıl mücadelesinin her devirde mevcut olduğu ve bundan sonra da olacağı hatırlatılıyor. Gerektiğinde din ve vicdan hürriyetine baskı yapılan ülkeden, bunlara saygı gösterilen ve fırsat tanınan başka bir ülkeye hicret etmekte bir sakınca olmadığı kapalı bir anlatımla işleniyor ve arkasından bu uğurda ülkelerini terkedip dinleri ve inançları uğruna mağaraya sığınan bir grup gencin asil davranışı misal veriliyor.