Kehf Suresi 1-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا حَسَنًا مَاكِثِينَ فِيهِ اَبَدًا وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِبًا فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَدِيثِ اَسَفًا اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا

1.

Hamd, kuluna Kitab'ı (Kur'an'ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah'a mahsustur.

Diyanet İşleri

2-4.

(2-4) (Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü'minleri, içlerinde ebedi olarak kalacakları güzel bir mükafat (cennet) ile müjdelemek ve "Allah, bir çocuk edindi" diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.

5.

Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ne büyük bir söz (bu) ağızlarından çıkan! Onlar ancak yalan söylüyorlar.

6.

Demek sen, bu söze (Kur'an'a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek adeta kendini tüketeceksin!

7.

İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık.

8.

Biz, elbette (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi bir kuru toprak haline getireceğiz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

KEHF SÛRESİ

Kehf Sûresi, ismini dokuzuncu âyette konu edilen ve mağara anlamına gelen kehf ʹten alır.

Tamamı Mekkeʹde inmiştir.

Âyet sayısı : 110

Kelime » : 1577

Harf » : 6360 (Lübabu’t-te’vîl: 3/185)

İKİ SÛRE ARASINDAKİ BAĞLANTI

İsrâ Sûresine, Cenâb-ı Hakk’a tesbîh ve tahmîd ile başlanmış ve Al­lah’ın büyüklüğünü, ululuğunu anmamız emredilerek noktalanmıştır.

Kehf Sûresine de, kulu Muhammed’e (A. S. ) kitap indirdiği belirtilerek Allah’a hamd ile başlanmış ve Allah’a ibâdet ve amellerimizde hiçbir şeyi ortak koşmamamız emredilerek bitirilmiştir.

Bu sûrenin kapsadığı başlıca konular:

a) İsrâ sûresinde Musa Peygambere geniş yer verilip İsrâil oğullarıʹnın yükseliş ve alçalış dönemleri konu edinilip birtakım misaller ve önemli safhalar anlatılır. Bu sûrede ise, daha çok Hıristiyanlar konu edinilmekte­dir.

b) Dinleri ve imânları uğruna zâlim bir idareden kaçıp mağaraya sığı­nan bir grup dindar hıristiyandan söz edilir. Böylece hem Allah’ın üstün kudreti dile getirilir, hem de o bir grup insanın dinlerini, inançlarını dünya­larına tercîh etmeleri, tarihî bir misal olarak anlatılır.

c) Arkasından Musa Peygamber ile sâlih bir kulun deniz kenarında buluşmalarına yer verilir ve ledünnî ilme sâhip olan o kulun gösterdiği olağanüstü üç olaya yer verilir.

d) Zulkarneyn’den, Ye’cuc-Me’cuc’dan ve yapılan sedden bazı önemli safhalar nakledilir.

e) Son olarak dinlerin İslâmiyetle son noktasına ulaştığına işâret edi­lir ve bu konuda özellikle kitap ehli uyarılır.

MEÂLİ:

1-4- Hamd O Allahʹa ki, (inkârcı sapıkları) kendi katından şiddetli bir azâp ile korkutmak; iyi-yararlı amellerde bulunan müʹminleri, içinde devamlı kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edin­di» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammedʹe) kitabı indirdi ve onda hiç­bir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru sapasağlam tuttu.

5- (Allah çocuk edindi) iddiasıyla ilgili ne kendilerinin, ne de baba­larının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan söz ne büyük! Onlar yalandan başka bir şey söylemezler.

6- Bu söze (Kurʹân’a) inanmıyacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?

7- Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel iyi amel ettiğini de­neyelim.

8- Ve şüphesiz biz yeryüzünün üstündeki şeyleri kuru bir toprak ha­line getiricileriz.

İNİŞ SEBEBİ

Sûrenin iniş sebebi olarak İbn İshak, Yahudilerin Mekke putperestle­rine öğrettikleri şu üç şeyin Hz. Muhammedʹden (A. S. ) sorulmasını gös­terir:

1- Zalim bir hükümdardan, dinleri ve inançları uğruna kaçan bir grup gencin başından geçen olaydan haber verilmesi,

2- Doğu ile batı arasında hüküm sürüp birçok ülkeleri fetheden bü­yük bir hükümdarın kim olduğu,

3- Ruhun ne olduğunun açıklanması.

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki dünya tatlı ve yeşilliktir ve Allah sizi orada halîfe olarak yerleştirdi de neler yapacağınıza bakmaktadır. O halde dünyadan da, ka­dından da sakının. Çünkü İsrâil oğullarıʹnda ilk meydana gelen fitne kadın­lar sebebiyle olmuştur. » (Tirmizî/fiten: 26, zühd: 41- İbn Mâce/fiten: 19- Dâremi/rikak: 37- Ahmed: 3/7, 19. 22, 46, 61, 74- 6/68)

«Kim Deccalʹe erişirse, ona karşı Kehf Sûresiʹnin baş kısmındaki ilk âyetleri okusun. » (Ebû Dâvud/melahim: 14)

«Kim cuma gecesi (perşembeyi cumaya bağlayan gece) Kehf sûre­sini okursa, kendisiyle Beytüʹl-Atik (Kâbe veya Mescid-i Aksa) arasını aydınlatacak kadar ona nur verilir. » (Sünen-i Dâremî/fezâil-i Kur’ân: 2/326-3409 nolu hadîs)

KURʹÂN’IN İNDİRİLMESİNİN BAZI SEBEPLERİ

«Hamd o Allahʹa ki kulu (Muham­medʹe) kitabı indirdi.. »

İlgili 1-4. âyetlerle, Kur’ân’ın Hz. Muhammed’e (A. S. ) indirilmesinin bir kısım sebepleri yansıtılarak üç madde halinde açıklanıyor:

1- İnkârcı sapıkları Allah katından inecek bir azâpla korkutup uyar­mak,

2- İyi, yararlı amellerde bulunan mü’minleri, içinde temelli kalacak­ları güzel bir mükâfatla müjdelemek,

3- «Allah çocuk edindi» diyen (hıristiyan ve diğer şaşkın)ları uyar­mak..

Cenâb-ı Hakk’ın câri sünnetlerinden biri de şudur: Bir kavim veya ül­keye peygamber göndermedikçe onlara azâp etmez. Bundan anlıyoruz ki, Allah, tarih boyunca her kavim ve millete yine kendilerinden seçip pey­gamberler göndermiştir. Her kavim ve milletin peygamber irşadına mutla­ka ihtiyaçları vardır. Nitekim ilgili âyetlerle belirtilen üç husus bu ihtiyacın belirlenmiş birer özeti anlamındadır. Çünkü öldükten sonra dirilmeyi, hesap vermeyi, azâp ve mükâfatı akıl yoluyla idrâk çok zor ve hattâ birçok kim­seler hakkında imkânsızdır. O bakımdan Kur’ân’da önce bu hususlara na­zarlarımızı çevirmemiz plânlanıyor, sonra da gereken uyarıda bulunuluyor.

Hıristiyanların çoğunun «Baba, Oğul, Ruhuʹl-kuds» diye üçlü bir tan­rı inancı ortaya atıp İsa Peygamber’in hâşâ Allahʹın biricik oğlu olduğunu iddia etmeleri, çok düşündürücü, aynı zamanda üzücü bir olay olarak va­sıflandırılıyor. Allah hakkında çok iyi düşünüp araştırmalarının, gerçeği tesbit ettikten sonra konuşmalarının lüzumu üzerinde duruluyor ve Hıris­tiyan din adamları uyarılıyor. Zira böylesine çarpık bir inanç, uluhiyet kav­ramını kökünden sarsmakta ve temelinden yıkmaktadır.

Şöyle ki : Allah -hâşâ- İsa’nın (A. S. ) babası ise, kendisinin de bir baş­kasının oğlu olması ve bu illet -malûl zincirinin sürüp gitmesi gibi İlmî izahı yapılamıyan bir yanlış sonuç doğurması gerekir.

Böylece sûrenin başında geçen dört âyet, bir bakıma Kurʹânʹın özeti mahiyetindedir. Tevhîd İnancıʹnı ayakta tutmak, İlâhî yasak sınırlarını aşıp yaratılışlarının amacından sapanları uyarmak ve nihayet ilâhî emirlere uyup sünnetullah doğrultusunda hayatını düzene koyanları ebedî mutlu­lukla müjdelemek, Kur’ân’ı bütün yönleriyle kendinde toplayıp özetleyen temel esaslardır.

KURʹÂNʹDA HİÇBİR EĞRİLİK YOKTUR

İnsan kafasının ürünü olup, onun elinden çıkan her kitap, insan ka­dar kusurlu, onun yanlış bilgileriyle orantılı, onun sınırlı fikir ve görüşle­riyle sınırlıdır. Diğer bir deyimle, onun bilgi seviyesiyle eş değerdedir. O bakımdan insan eseri olan her şey, zaman aşımıyla aşınır, tabii olayların birbirini izlemesiyle eskir ve bir süre sonra tazeliğini yitirir.

Allah’ın kudret kalemiyle Levh-i Mahfuz’a yazılan ve sonra Dünya Semasına = Beytü’l-İzzetʹe, oradan da parça parça Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kalbine indirilen Kur’ân, Allah’ın kelâm sıfatı gibi sürekli ve mükemmeldir. Zaman aşımıyla aşınmaz, okundukça tazeliğini kaybetmez; aksine tazeliği ve cilâsı artar.

İşte bu hikmete dayalı olarak Cenâb-ı Hak «Onda hiçbir eğrilik mey­dana getirmedi; onu dosdoğru, sapasağlam tuttu.. » buyurarak kendi kita­bının iki ana vasfını açıklıyor.

O bakımdan Kur’ân, hükümleri eskimiyen, değer ölçüsünü her çağda koruyan tek kitaptır. Yeter ki, ilim adamları ondaki hakikatleri, lâhutî özel­likleri ve İlâhî kudretin tecellilerini araştırıp anlamaya çalışsınlar..

Kur’ân her bakımdan dosdoğru ve sapasağlamdır. Çünkü insan sözü ona karıştırılamamış, beşer eli onu tahrîf edememiştir. İndiği gibi terütaze durmakta, yazıldığı gibi okunup ezberlenmektedir.

İNKÂRCI SAPIKLARDAN YANA ÜZÜLMEMEK

«Bu söze (Kurʹânʹa) inanmayacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?! »

Hiç kimse ne Allah kadar merhametlidir, ne de O’nun kadar âdildir. Kaldı ki insanları yaratan, öldüren ve tekrar diriltecek olan biz değilizdir. O halde mürşitlerin, hakkı teblîğ edenlerin görevi, aşırı derecede acımak, üzülmek, hayıflanmak değil, doğru yolu gösterip uyarıda bulunmak; ilâhî rahmeti bütün genişliğiyle, ruhları ferahlatıcı yanlarıyla kalplere işleyip, Oʹnun adâleti gereği azâbının şiddetini günün şartlarını da dikkate almak suretiyle zaman zaman münasebet düştükçe hatırlatmaktır.

Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizin, mümeyyiz va­sıflarından ikisine dikkatlerimiz çekiliyor: Reûf ve Rahîm.. Bu sıfatlar Hz. Muhammedʹin (A. S. ) insanlıktan yana sevgi ve merhametle dolu bulundu­ğunu göstermektedir. Her ne kadar Cenâb-ı Hak ona: «Üzüntü duyup ha­yıflanarak kendini yoksa tüketecek misin? » diye tesellide bulunuyorsa da, Onun Reûf ve Rahîm sıfatları zaman zaman içini burkmakta ve merhamet duygusunu harekete geçirmekteydi. O halde, bu husustaki İlâhî teselli ve tavsiye, Peygamber’in (A. S. ) fazla üzülmesini, kendini tüketircesine hayıf­lanmasını önlemeye yönelik bir anlam taşımaktadır.

Sonra da Cenâb-ı Hak, insanları dünya denilen aşağı âleme getirme­sinin hikmet ve gayesini bir cümlede özetliyerek, asıl üzerinde durulması gereken noktayı belirliyor: «Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel, iyi amel ettiğini deneyelim.. »

Böyle bir ortamda, insanın aralıksız süren ihtiyaçları, dünya nimetle­rinin bol çeşitleri, çekicilikleri ve ölümden korkup birtakım çarelerin araş­tırılması, insanı çetin bir mücadelenin içine atmakta ve ciddi bir sınavdan geçirmektedir. Bu mücadele ve sınavın hikmetini anlayıp kendini ona göre düzene sokanlar İlâhî iltifata mazhar kılınmakta; idrâk etmeyip hayat diz­ginini nefis ve iblîsin eline teslim edenler ise, o ittırattan kendilerini mah­rum etmektedirler.

DAHA GÜZEL, DAHA İYİ AMEL

«Şüphesiz ki biz yer­yüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel, iyi amel ettiğini deneyelim.. »

Allah insanı ayrı bir canlı olarak dünya alanına getirince, onu yeme, içme, evlenme, mal ve makam sahibi olma gibi ihtiyaçlarla karşı karşıya bıraktı. Akıl, zekâ, idrâk, düşünce ve hafıza gibi yeteneklerle de donatarak ona yardımcı araçlar verdi. İçinde nefis kuvvetini, dışında İblîs’in vesvese­sini meydana getirerek onu hayat mücadelesinin bitmez, tükenmez sah­nesinde cüz’i irâdesiyle başbaşa bıraktı. Ancak yardımcı olarak da pey­gamber ve kitap gönderdi. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, tabir câizse, un, şeker ve yağ verdi, ama bunları bir araya getirip helva yapmayı ona bıraktı. Son­ra da amaç ve hikmeti açıkladı: Dünya âhiretten yana güzel amellerin ye­tiştirileceği yerdir. Ahiret bu amellerin devşirilip harman edileceği alandır. O bakımdan âhiret ya bütünüyle saadet, ya da azâp olabilir. Öyle ki, her kişi saadet ve azâbı dünyada yetiştirip yüklenir ve ölünce de beraberinde âhirete taşıyıp götürür. O halde en önemli mesele: «Kimin daha güzel ve yararlı amelde bulunması»dır. (Geniş bilgi için bak: Mülk Sûresi 2. âyetin tefsiri)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ânʹı rahmetinin eseri olarak indiren Allahʹın her zaman hamde lâyık olduğu belirtildi. Kur’ân’ın indirilmesinin üç ana sebebi üzerinde durularak teblîğ ve irşat görevini sürdürenlerin, inkârcı sapıkların küfürde ısrar etmelerine fazla üzülmelerine gerek olmadığı te­selli mahiyetinde anlatıldı. Dünyada asıl yapılması lüzumlu olan «en gü­zel amel» konu edilerek herkesin kendi mesleğini en güzel, en başarılı noktaya getirmesine işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtıl mücadelesinin her devirde mevcut olduğu ve bundan sonra da olacağı hatırlatılıyor. Gerektiğinde din ve vic­dan hürriyetine baskı yapılan ülkeden, bunlara saygı gösterilen ve fırsat tanınan başka bir ülkeye hicret etmekte bir sakınca olmadığı kapalı bir anlatımla işleniyor ve arkasından bu uğurda ülkelerini terkedip dinleri ve inançları uğruna mağaraya sığınan bir grup gencin asil davranışı misal veriliyor.