İSRÂ SÛRESİ
Sûre, ismini, taşıdığı «isrâ» ve «miʹrac» olayından alır.
İlim adamlarının çoğuna göre, Mekkeʹde inmiştir. İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre: 73. âyetten 76. âyete kadar olan bölümü Medine’de, geriye kalan kısmı Mekke’de inmiştir. Katade de aynı görüş ve tesbiti izhar etmiştir.
Mukatil’e göre: 60, 73, 74, 80, 107. âyetler dışında, tamamı Mekkeʹde inmiştir.
Âyet sayısı : 110 (veya 111)
Kelime sayısı : 533
Harf sayısı : 3460 (Lübabu’t-te’vîl: 3/144)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in Mi’rac gecesi, Mekkeʹden Beytüʹl-Makdis’e olan yolculuğu anlatılır.
2- İsrâiloğullarıʹnın yükselme ve alçalma devirleri konu edilerek birtakım yönlendirici misaller verilir.
3- Müslüman ülkeler, İsrâiloğullarıʹnın sık sık işledikleri hataları işlememeleri için uyarılır.
4- Göklerde ve yerde bulunan her şeyin Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh ve tenzîh ettiklerine dikkatler çekilir.
5- Öldükten sonra dirilip ikinci hayatın başlayacağına ve onunla ilgili delillere yer verilir.
6- Allahʹı bırakıp birtakım cisimleri ilâh sayan veya öyle kabul eden müşrikler kınanır, iddiaları birtakım açık belgelerle reddedilir.
7- Putperestlerin ısrarla istedikleri muʹcizenin indirilmemesinin sebep ve hikmeti üzerinde durulur.
8- Meleklerin Âdem Peygamber’e (A. S. ) secde etmesi, İblîsʹin ilâhî emre uymayarak secde etmekten kaçınması, insana gösterilen ilâhî iltifatın tecellisi olduğu ilhâm edilir.
9- Allah’ın kullarına olan nîmetlerine parmak basılarak o hususta çok duyarlı olmamız istenilir.
10- Müşriklerin birtakım arzu ve isteklerine, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin de uymasını teklîf ettikleri konu edilerek, İslâm’ın başkalarına uymak için değil, uyulmak için gönderilen son mesaj olduğuna işâret edilir.
11- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e gece kalkıp namaz kılması ve ibâdet etmesi hakkında verilen emir açıklanır.
12- Kur’ân-ı Kerîm’in başlıbaşına bir mu’cize olduğu üzerinde durularak her âyetini dikkatle incelememiz istenilir.
13- Hak ile bâtılın sürtüşme ve tartışması konu edilirken, Musa (A. S. ) ile Fir’avn kıssasından bazı önemli safhalar misal verilir.
14- Kur’ân-ı Kerîmʹin parça parça indirilmesinin hikmetine atıf yapılarak konu üzerinde iyi düşünmemiz tavsiye edilir.
15- Sonra da Tevhîd İnancı’nın sapasağlam ayakta durmasının lüzumu belirtilerek Allah’ın çocuk edinmekten, yardımcı bulundurmaktan münezzeh olduğu hatırlatılır.
İSRÂ SÛRESİNİN BİR ÖNCEKİ SÛRE İLE OLAN BAĞLANTISI
a) Nahl sûresinde Yahudilerin cumartesi günü hakkında görüş ayrılığına düştükleri belirtilir. İsrâ sûresinde ise, cumartesine taʹzîm edenlerin şeriatından söz edilir.
b) Nahl sûresinde İslâmʹa karşı aşırı kin ve düşmanlık gösteren müşriklerin azgınlık ve taşkınlıklarına karşı sabredilmesi, bu yüzden üzüntüye kapılınmaması ve göğüslerin daralmaması emredilir. İsrâ sûresinde ise, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in kadr-u kıymetinin, şeref ve itibarının Allah yanındaki yüceliğinden bahsedilir. Böylece kâfirlerin hiç bir azgınlığının bu şerefe leke süremiyeceğine işâret edilir.
c) Nahl sûresinde, genel anlamda birçok nimetlere dikkatler çekilir. İsrâ sûresinde ise, nimetlerin önemli bir kısmından özel sûrette söz edilir.
d) Nahl sûresinde balda şifa bulunduğu konu edilir. İsrâ sûresinde ise, Kur’ân’ın şifa ve rahmet olduğu belirtilerek birinde maddî, diğerinde mânevî şifânın yer aldığı hatırlatılır.
e) Her iki sûrede de Mekke döneminin o netameli günlerinden yer yer pasajlar verilir ve Mi’rac olayıyla artık o dönemin yakında kapanacağına işâretle İslâmiyetin pek yakında başarıya erişeceği ve o nedenle bağrı yanık mü’minlerin küfrün tazyikinden kurtulacağı müjdelenir.
MEÂLİ:
1- Kulu (Muhammedi) gecenin bir bölümünde -kendisine bir kısım âyetlerimizi (kudretimizi yansıtan belgelerimizi) göstermek için- Mescid-i Haramʹdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâʹya götüren Allah (bütün noksanlıklardan) yücedir, münezzehtir. İşiten ve gören Oʹdur.
İLGİLİ HADÎSLER
Enes b. Mâlik (R. A. ) anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin gece yolculuğunda, Kâbe’de uyuduğu bir sırada kendisine bu hususta vahiy inmeden önce üç melek geliyor. Onlardan biri, «hangisidir o? » diye soruyor. İkincisi, «o, onların en hayırlısıdır! » diye cevap veriyor. Üçüncüsü ise, «hayırlı olanı yakalayın» diyor. O gece Peygamber (A. S. ) melekleri görmüyor. Diğer bir gece yine melekler geliyorlar. Peygamber’in (A. S. ) ise kalbi (onları) görüyor, gözleri uyuyor. Çünkü O’nun kalbi uyumaz. Zaten peygamberler hep öyledirler: Gözleri uyur, ama kalpleri uyumaz. Melekler ikinci gece Oʹnunla hiç konuşmadan kendisini alıp Zemzem Kuyusuʹnun yanına götürüyorlar. Onlardan Cibril, ilgilenerek Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in göğsünü yarıyor, içini boşaltıp kendi eliyle Zemzem dökerek yıkayıp iyice temizliyor. Sonra altından bir leğen ve içinde altından bir tas getiriyor ki, bu kaplarda imân ve hikmet bulunuyordu. Onu Peygamberin (A. S. ), boyun damarlarına ulaşıncaya kadar (kalbine) boşaltıyor. Göğsünü kapattıktan sonra Oʹnu alıp Dünya Seması’na yükseltiyor. Göğün kapılarından birini çalıyor. Gök ehli, «kimdir o? » diye sesleniyorlar. «Ben Cebrailʹim.. » diyor. «Yanındaki kim? » diye soruyorlar. O da: «Muhammedʹdir.. » diyor. Gök ehli: «O, peygamber olarak gönderildi mi? » diye soruyorlar. Cibril de: «Evet... » diyor. Gök ehli: «Oʹna merhaba ve hoş geldi diyoruz» söyleyerek birbirlerini müjdeliyorlar. Çünkü göklerin, Allah’ın Muhammed (A. S. ) ile yeryüzünde neyi irâde ettiğini, kendilerine bildirmedikçe bilemezler.
Birinci gökte Âdem (A. S. ) ile buluşuyorlar. Cibril, «bu senin baban Âdem’dir» diyor. Peygamberimiz (A. S. ) Âdem’e selâm veriyor. O da Oʹnun selâmını alıp cevaplıyor ve «evlâdıma merhaba, hoş geldin. Ne güzel evlâtsın sen! » diyor.
Bu arada Peygamberimiz (A. S. ) gökte akmakta olan iki ırmak görüyor ve «bunlar nedir ya Cibril!? » diye soruyor. O da, «Nil ile Fıratʹın aslı (maddesi veya benzeri) dir» diyor. Böylece gökte bir süre yol aldıktan sonra üzerinde inci ve zebercedden bir saray bulunan başka bir ırmağa rastlıyor. Eliyle ırmağa dokununca, onun çok güzel misk kokulu bir ırmak olduğunu görüyor. «Bu nedir ya Cibril!? » diye soruyor. O da: «Rabbinin sana hazırladığı Kevserʹdir» diyor.
Sonra Melek Cebrâîl, Peygamberimizle (A. S. ) beraber ikinci göğe yükseliyorlar. Birinci gökteki melekler gibi, onlar da, «bu kim? » diye soruyorlar. «Ben Cibril’im! » diyor. Onlar: «Beraberindeki kim? » diye soruyorlar. «Muhammedʹdir... » diyor. Onlar: «O, peygamber olarak gönderildi mi? » diye soruyorlar. Cebrâîl, «Evet gönderildi» diyor. Melekler: «Ona merhaba, hoş geldin» diyorlar. Sonra üçüncü göğe yükseliyorlar. Orada da, birinci ve ikinci göklerdeki sorular soruluyor. Sonra dördüncü göğe yükseliyorlar. Aynı sorular orada da soruluyor. Sonra beşinci göğe yükseliyorlar. Orada da benzeri şeyler soruluyor ve altıncı göğe yükseliyorlar. Orada da aynı şeyler soruluyor. Sonra yedinci göğe yükseliyorlar. Orada da benzeri şeyler soruluyor.
Her gökte peygamberlerden birkaç tanesi bulunuyor ki, peygamberimiz (A. S. ) onları bir bir isimleriyle andı. Onlardan İdris e ikinci gökte, Harun’a dördüncü gökte, bir diğerine -ki ismini hatırlıyamadım- beşinci gökte rastlıyor. İbrahim’e ise altıncı gökte, Musaʹya yedinci gökte rastlıyor. Bu da Musa’nın İlâhî kelâmla üstün tutulmasının belirtisidir. Nitekim vaktiyle Musa, «Rabbim! Bir başkasını benim üzerime yükselteceğini sanmıyorum» demişti.
Sonra Melek Cibril, Peygamberimizle (A. S. ) beraber yedinci göğün üstüne yükseliyorlar ki, oraları Allah’tan başkası bilmez. Tâ ki, Sidretü’l- Müntehaʹya geliyorlar. Cebbar olan Rabbüʹl-İzzet (rahmetiyle) yaklaşıyor ve (kudretini, azametini) sarkıtıyor. Öyle ki iki yay, ya da daha az bir mesafe kalıyor.
Allah, Peygamberimize (A. S. ) bu makamda vahyettiğini vahyediyor ve bu arada Peygamberimizin ümmetine bir gün, bir gecede (kılınmak üzere) elli vakit namaz farz kılıyor. Peygamberimiz (A. S. ) oradan inerken Musa ile karşılaşıyor -ki ben Musa olduğunu sanıyorum-, Musa: «Ya Muhammed! Rabbin sana ne gibi ahidde bulundu? » diye soruyor. O da: «Bir gün, bir gecede elli vakit namaz... » diye cevap veriyor. Bunun üzerine Musa: «Ümmetinin buna gücü yetmez. Dön de Rabbından hafifletmesini iste! » diyor. Peygamber (A. S. ) Melek Cebrâilʹe dönüp işâretini bekliyor. O da: «Evet, dilersen Rabbına yüksel» diyor. Peygamber (A. S. ) bulunduğu yerde: «Ya Rabbî! Bunu hafiflet. Çünkü ümmetimin buna gücü yetmez» diyor. Allah on vakit kaldırıyor. Sonra Peygamberimiz (A. S. ), Musa’ya dönüyor -ki Musa olduğunu sanıyorum-. Derken gide gele bu namazı beş vakte düşürüyor. Musa yine: «Ya Muhammed! Vallahi bundan daha az bir namazı İsrâiloğulları’na teklîf ettim, gevşeklik ve zaaf göstererek terkettiler. Oysa senin ümmetin beden, kalp, göz ve kulak bakımından daha kudretli değildirler. Rabbına dön de bunun hafifletilmesini iste» diyor. Peygamberimiz (A. S. ) yine Cibril’e dönüp işâretini bekliyor. Cibril bunu uygun karşılıyor ve Peygamberimiz (A. S. ) tekrar durumu Rabbına arzediyor: «Ya Rabbî! Ümmetimin bedenleri, kalpleri, gözleri ve kulakları daha kuvvetli değildirler. Beş namazı hafiflet» diye istekte bulunuyor. Bunun üzerine Cenâb ı Hak:
- Ya Muhammed! diye sesleniyor. O da:
- Buyur Rabbim! Emrine hazır bekliyorum, diyor. Allah:
- Artık söz benim yanımda değişmez. Bu, Ümmüʹl-Kitapʹta farz kılındığı gibidir. Her iyilik on misliyle karşılık görür. Namaz, Ümmü’l-Kitapʹta elli (vakit)dir ve beş (vakit) namaz olarak sana farz kılınmıştır.
Peygamber (A. S. ), Musa’ya (A. S. ) döndüğünde, Musa (A. S. ) soruyor:
- Ne yaptın, ya Muhammed!? O da:
- Rabbim hafifletti: «Her iyilik on misliyle karşılık görür» buyurdu, diye cevap veriyor. Musa (A. S. ) ona:
- Ben bu konuda daha azıyla İsrâîloğullarıʹnı denedim, yapamadılar, terkettiler. Sen Rabbına dön de hafifletilmesini dile, diyerek öneride bulunuyor. Peygamberimiz (A. S. ) ona şöyle diyor:
- Ya Musa! And olsun ki, Rabbımdan utandım. Artık bu hususta istekte bulunamam. Musa (A. S. ):
- Öyle ise, Allah’ın ismiyle yeryüzüne in! diyor. Peygamberimiz de (A. S. ) o halden sıyrılıp kendine gelince, kendini Mescidü’l-Haramʹda buluyor. » (Buharî/Kitabu’t-Tevhîd: Enes b. Mâlik (R. A. )den)
Aynı olayı Ahmed b. Hanbel yine Enes b. Mâlik (R. A. )den şöyle naklediyor:
«Bana Burak getirildi. Beyaz bir hayvandı; merkepten biraz büyük, katırdan biraz küçük idi. Ön ayağını (adımını) gözünün görebildiği mesafenin sonuna kadar atıyordu. Ona bindim, Beytüʹl-Makdisʹe vardım. Peygamberlerin kendi bineklerini bağladıkları halkaya bağladım. İçeri girip iki rekât namaz kıldıktan sonra dışarı çıktım. Cebrâil, birinde şarap, diğerinde süt dolu iki kap sundu. Ben sütü seçtim. Cebrâil bana: «Fıtratı seçtin» dedikten sonra benimle birlikte Dünya göğüne yükseldi. Kapının açılmasını istedi. «Kimsin? » denildi. O da «Cibrilʹim» dedi. «Yanındaki kim? » denildi. «Muhammedʹdir» dedi. Bunun üzerine: «Ona peygamberlik gönderildi mi? » denildi. O da: «Evet gönderildi» diye cevap verdi. Kapı açıldı. Âdem (A. S. ) ile karşılaştım. Bana «merhaba! » dedi ve hayır ile duâda bulundu. Sonra ikinci göğe yükseldik. Aynı sorular ve cevaplar orada da tekrarlandı. Kapı açıldı. İki teyze oğlu Yahya ve İsa Peygamberlerle karşılaştım. İkisi de bana «merhaba! » deyip hayırlı duâda bulundular. Sonra üçüncü göğe yükseldik. Aynı sorular soruldu, cevaplar verildi. Kapı açıldı. Yusuf Peygamberle karşılaştım. Güzelliğin yarısı ona verilmiştir. Bana «merhaba! » dedi ve hayır ile duâda bulundu. Sonra dördüncü göğe yükseldik. Yine aynı sorular soruldu, cevaplar verildi. Kapı açıldı. İdris Peygamberle karşılaştım. O da bana «merhaba! » dedi ve hayır ile duâ etti. Sonra beşinci göğe yükseldik. Aynı sorular soruldu ve cevaplar verildi. Kapı açıldı. Harun Peygamberle karşılaştım. O da bana «merhaba! » dedi ve hayır ile duâda bulundu. Sonra altıncı göğe yükseldik. Aynı sorular soruldu, cevaplar verildi. Kapı açıldı. Orada Musa Peygamberle karşılaştım. O da bana «merhaba! » dedi ve hayır ile duâda bulundu. Sonra yedinci göğe yükseldik. Kapıda aynı sorular soruldu ve cevaplar verildi. Kapı açıldı. İbrahim Peygamberle karşılaştım; sırtını Beytü’l-Ma’mur’a dayamış duruyordu. Her gün yetmiş bin melek oraya giriyor, ama bir daha dönmüyorlardı. Sonra Sidretüʹl-Müntehaʹya yükseldik. Bu(radaki) ağacın yaprakları fil kulağına, meyvaları da dağın tepesine (veya asma altına konulan payendeye) benziyordu. İlâhî emirlerden (onun tecellilerinden, o meyvalar) yere düşecek gibi oluyor ve rengi değişiyordu. Allahʹın hiçbir kulu onun (ağacın ve meyvasının) güzelliğini anlatamaz. Cenâb-ı Hak, bana vahyettiğini etti ve üzerime elli vakit namaz farz kıldı. »
Yukarıdaki hadîste belirtildiği gibi, Peygamberimizin (A. S. ), Musa (A. S. ) ile görüşüp hafifletilmesi hususundaki dileği anlatılarak konuya devam edilir. (Müsned-i Ahmed: Enes b. Mâlik (R. A. )den)
Buna yakın bir üçüncü rivâyeti ise, Müslim, Şeybar b. Ferûh tankıyla nakletmiştir.
Beyhakî diyor ki: «Hadîslerin siyakından, Miʹrac olayının İsrâ Gecesi meydana geldiği anlaşılıyor. Şüphesiz ki, en doğru tesbit de budur. Çünkü İsrâ olayı, Mescidüʹl-Haram’dan Beytüʹl-Makdisʹe kadar cereyan etmiştir. Oradan göklere ve ötesine yükselmek ise, Miʹrac olayıdır. »
Ahmed b. Hanbelʹin Abdurrezzak tarikıyla yaptığı rivâyete göre, Peygamber (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«İsrâ gecesi, Burakʹı eyerlenmiş bir halde bana getirdiler. Ağzına gem vurulmuştu. Sırtına binilmek istenince zorluk çıkarıyordu. Bunun üzerine Cibril ona: «Seni bu harekete iten nedir? Allahʹa and olsun ki, sana Muhammed’den -Allah yanında- daha iyi ve kadri yüce bir kimse binmemiştir. » Deyince, Burak terledi. » (Ahmed: 1/221, 257, 309, 310, 374, 387- 2/282, 512 - 3/161, 164- 4/208, 378- 5/59)
Mi’rac olayında temsîlî gerçekler:
«Rabbim beni Mi’rac olayı ile yukarılara yükseltince, tırnakları bakırdan bir topluluğa rastladım. Tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayıp tahriş ediyorlardı. Cebrâilʹe, «bunlar kimlerdir? » diye sordum. «Bunlar insanların etlerini yiyen ve onların namusuna tecavüz edenlerdir» diye cevap verdi. » (Ahmed: 3/81)
Buharî’nin Ebû Zer (R. A. ) hadîsinden naklen yaptığı rivâyette deniliyor ki:
«Mekkeʹde bulunduğum bir sırada evimin damı yarıldı ve Cibril indi. Göğsümü yardı, zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içi, hikmet ve imân dolu altından bir leğen getirdi, göğsüme boşalttı. Göğsümü kapadıktan sonra elimden tutup Dünya göğüne yükseldik. Göğün kapısına geldiğimizde, Cebrâil, gök bekçisine: «Kapıyı aç! » dedi. «Kimsin? » diye sorunca, «Cibrilʹim» dedi. «Beraberinde kim var? » dedi. O da: «Muhammed (A. S. ).. » diye cevap verdi. «Ona peygamberlik gönderildi mi? » diye sordu. O da: «Evet... » dedi. Kapı açılıp Dünya göğünde ilerlerken, oturan bir adamla karşılaştık, sağında bir karartı, solunda da bir karartı vardı. Sağına bakınca tebessüm ediyor; soluna bakınca ağlıyordu. Beni görünce: «Sâlih evlâda, hayırlı peygambere merhaba! » dedi. Cibrilʹe: «Bu adam kim? » diye sorduğumda, «Âdem Peygamberdir. Sağındaki ve solundaki karartılar, onun zürriyetinin zerreleridir. Sağındakiler Cennet, solundakiler Cehennem ehlidirler. » dedi. » (Buharî/salât: 1, hac: 76, enbiyâ: 5- Müslim/imân: 263- Ahmed: 5/122, 143)
Hadîsin geriye kalan kısmı, yukarıda naklettiğimiz diğer iki hadîsteki kısımlar gibidir.
PEYGAMBERİMİZ (A. S. ) Mİ’RAC GECESİ RABBINI GÖRDÜ MÜ?
Tabiînden Abdullah b. Şakik diyor ki: Râvî Ebû Zerrʹe (R. A. ) dedim ki: «Peygamber (A. S. ) Efendimizi görmüş olsaydım, herhalde Oʹndan bir şey sorardım. » Ebû Zer (R. A. ): «Ne sorardın? » deyince, «Rabbim gördün mü? » diye sorardım» dedim. Bunun üzerine Ebû Zer (R. A. ) şu cevabı verdi: «Bu hususu ben Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden sordum. Buyurdu ki: «Şüphesiz Rabbımı bir nur olarak gördüm; artık Oʹnu nasıl görebilirim! » (Müslim/imân: 291, 292 - İbn Mâce/zühd: 32 - Ahmed: 2/84-4/5)
KUREYŞLİ’LERİN PEYGAMBERİ (A. S. ) YALANLAMASI
Resûlüllâh (A. S. ) buyurdu:
«Beytüʹl-Makdisʹe gecenin az bir bölümünde yolculuk yaptığımı duyan Kureyş Kabilesi beni yalanladılar. Bunun üzerine Hicirʹde ayağa kalktım. Allah, Beytüʹl-Makdisʹi getirip önüme koydu. Ona bakarak oradaki alâmetleri bir bir onlara haber verdim. » (Beyhakî: Saîd b. Müseyyebʹden)
Mekkeli’lerin bu olayı garip sayıp reddetmesi:
Olayın cereyan ettiğine dair haber halk arasında duyulunca, Mekkeli’lerden bazı önemli kişiler soluğu Ebû Bekir Sıddîk’ın (R. A. ) yanında aldılar ve: «Ya Ebâ Bekir! Arkadaşın Muhammed hakkında ne dersin? O bir gece içinde Beytü’l-Makdisʹe gidip geldiğini iddia ediyormuş! » Ebû Bekir (R. A. ) onlara: «Bunu Hz. Muhammed mi (A. S. ) söyledi? » diye sordu. Onlar da: «Evet, o dedi» diye cevap verdiklerinde; Ebû Bekir (R. A. ): «Eğer O söylemişse, mutlaka doğrudur ve ben de şehadet ederim.. » diyerek Peygamberʹe olan inancının şüphe götürmez olduğunu ortaya koydu. «Nasıl olur? » diyerek şaşkınlık gösterenlere: «O, bundan fazlasını da söylese yine de Onu gök haberlerinden dolayı tasdîk ederim! » diye cevap verdi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/151)
Peygamberʹe (A. S. ) verilen hediyeler:
Sahîh rivâyetlere göre: Mi’rac gecesi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe üç büyük hediye verilmiştir:
1- Bakara Sûresinin son kısmı,
2- Beş vakit namaz,
3- Allah’a ortak koşmadıkları halde büyük günah işleyen müʹminlerin bağışlanacağı müjdesi.. (Kul hakkı müstesnâ).
Şunu da belirtelim ki, İsrâ ve Mi’rac olayları hakkında sahîh ve zayıf birçok rivâyetler ve farklı tesbitler vardır. Biz sadece teberrüken onlardan sahîh gördüklerimizden bir kısmını nakletmekle yetindik.
İSRÂ VE MİʹRÂC OLAYI BİZE NELERİ ÖĞRETİYOR?
Hicretten bir veya bir buçuk yıl kadar önce Peygamber (A. S. ) Efendimizin hayatında meydana gelen bu çok önemli olay, birtakım gerçeklere bizi irşat etmekte ve İslâm’ın geleceğini haber vermektedir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
1- İslâm’ı saran tehlike çemberinin hız ve tesirini kaybetmek üzere olduğunu; inkârcı azgınların sonunun yaklaştığını haber veriyor.
2- Hakkın emekliyerek de olsa, bâtıldan önce hedefine ve amacına kavuşacağının müjdesini yansıtıyor.
3- İslâm’ın çok geçmeden yüceleceği, kıtalar üzerine yayılacağı; aynı zamanda Kudüs’ün fethedileceğini ilhâm ediyor.
4- Mevcut semavî dinlerin artık yürürlükten kaldırıldığının kesin hatları çiziliyor. Gelip geçen bütün peygamberlerin, Hz. Muhammed’i (A. S. ) önder ve imam kabul ettiklerinin misalini, Beytü’l-Makdisʹte sergiliyor.
5- Burak adlı İlâhî aracın her adımını gözünün ulaşabildiği en uzak noktaya atmasıyla, İslâmʹın sür’atle gelişeceğine işâret ediliyor. İslâm mücahitlerinin «Allahu Ekber» sesleriyle akıllara durgunluk verecek bir hızla yeryüzüne yayılacaklarını bildiriyor.
6- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Burak’ı Beytü’l-Makdisʹin kapısının önündeki halkaya bağlaması, son peygamberin her şeyi sağlam esaslara bağladığını ve bir gün İslâm mücahitlerinin savaş atlarını bu halkaya bağlayıp Beytü’l-Makdisʹte cemaat halinde namaz kılacaklarını gönüllere rahmet havası içinde işliyor.
7- İlâhî emrin tecellilerinin göz alıcı renkleriyle işlenmiş Sidretüʹl-Münteha’ya çıkılması, oradaki güzelliği anlatmanın mümkün olmadığına dikkatlerin çekilmesi, İslâm’ın kuracağı medeniyetin ve getirdiği sistemin çok yüceleceğine, girdiği yerde rahmet ve cennet havası oluşturacağına milletlerin bu medeniyetten yararlanarak derin uykudan uyanacaklarına işaret yollu atıflarda bulunuyor.
8- Resûlüllahʹın (A. S. ) gökleri bir bir aşması, her gökte saygı ile karşılanıp itibar görmesi, sesinin yedi iklimde duyulacağının bir başka remzi oluyor.
9- Melek Cebrâilʹin refakati, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kutsî âlemden kendisine gönderilen büyük bir kudrete mazhar olduğunu; küfrün, azgınlığın ve bâtılın her çağda bu kudretin karşısında çökeceğini gönüllere işliyor.
10- Beş vakit namazın, Allah’ın insanlığa -imân ve Kurʹânʹdan sonra- verdiği en büyük hediyesi ve değişmeyen emaneti olduğunu ve insanlığın ancak bu ibâdetle huzur ve güvene kavuşabileceğini insan idrakine sunuyor.
11- Bakara sûresinin son iki âyetinin ikinci bir hediye olarak verilmesi, İslâm’ın zorluk, meşakkat, sıkıntı ve üzüntü dini olmadığını; insanlığa ruh ve beden âfiyetini, rahmet ve hidâyeti getiren Allah’ın son mesajı bulunduğunu gönüllere işliyor.
12- Allahʹa ortak koşmayan müʹminlerin hediyesi ise, Allahʹın insanlara, özellikle mü’minlere olan geniş rahmet ve mağfiretini; rahmetinin her zaman gazabının önüne geçtiğini yansıtıyor.
İSRÂ VE MİʹRÂC
İsrâ: Gece yolculuğu yaptırmaktır. Bu bölüm, Peygamberʹin (A. S. ) Mescid-i Haram’dan Beytü’l-Makdis’e kadar olan gece yolculuğunu belirtir ki bu, ilgili âyetle sâbit olmuştur. O bakımdan inkârı küfrü gerektirir. (Kudüs’ün eski adı İliya, Urişalim’dir. Araplar el-Kuds derler. Eski kaynaklarda Beytü’l-Makdis olarak geçer. Buna Beytü’l-Mukaddes de denilir. Bu ad, İbrânice «Bethammikdaş» kelimesinin karşılığı olan «mabet» (Süleyman Mâbedi) anlamına gelir.)
Miʹrac: Sözlükte, merdiven anlamına gelir. Terim olarak, İsrâ gecesi Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin Beytü’l-Makdis’ten Melek Cebrâilʹin eşliğinde madde âleminin son sınırı olan Sidretüʹl-Müntehaʹya, oradan da mâna âlemine yükselmesi ve esrar perdelerinin kaldırılarak en kutsal huzura kabul edilmesidir. Bu olay da sahîh hadîslerle sâbit olmuştur.
İSRÂ OLAYI HAKKINDA GÖRÜŞ VE TESBİTLER
a) İsrâ olayı, Mescid-i Haramʹdan başlayıp Beytüʹl-Makdisʹe kadar süren ve gecenin çok kısa bir parçasında gerçekleşen bir yolculuktur.
b) Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, -bir rivâyete göre- Mekke’de amcası Ebû Tâlibʹin kızı Ümmu Hâniʹin evinde bulunduğu bir sırada, Melek Cibril gelip emredilenleri yerine getirdikten sonra Peygamberimizi (A. S. ) yanına alıp Beytüʹl-Makdis’e hareket etmişlerdir. Tabii bu yolculuk, ışık hızının da ötesinde büyük ruhun sağladığı bir hızla gerçekleşmiştir.
c) İlim adamlarımızın çoğuna göre: Hicretten bir yıl önce, diğer bir kısmına göre, bir buçuk yıl önce, Rebiulevvel ayının on yedinci gecesi veya Recep ayının yirmi yedinci gecesi meydana gelmiştir. Allah daha iyisini bilir.
İSRÂ VE MİʹRAC OLAYLARI RUHEN Mİ GERÇEKLEŞMİŞTİR?
Bu konuda farklı görüşler, rivâyetler ve yorumlar söz konusudur. Hepsini tefsîrimize nakletmekte fazla bir yarar görmüyoruz. Çünkü peygamberlerin içyüzünü, ruhlarındaki seyyaliyet ve kudreti; Melek Cebrâilʹin nasıl büyük bir ruh olduğunu bilmeden bu konuda yorumlarda bulunmak bizi olumlu sonuca götürmez.
Önce şunu belirtelim ki, peygamberleri (salât ve selâm hepsine olsun) diğer insanlardan ayıran birtakım özellikleri vardır. Onları şöyle sıralayabiliriz:
1- Ruhları, dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde edindikleri bilgilerle donatılarak bedenlerine indirilmiştir.
2- Ruhları, kudsî âlemle temas halindedirler.
3- Ruhları ve bedenleri meleklerin nuraniyet havasını teneffüs edecek ledünnî kudrete sahiptirler.
4- Bedenleri ruhlarına tabidir; ruhları bedenlerinin uydusu değildir.
5- Melek Cebrâil’in büyük bir ruhî güçle onlara yaklaşmasıyla ruhları geniş çapta faal duruma geçerek kendilerine ayrı bir kudret bahşetmiştir.
Melek Cebrâilʹe gelince: Az önce de belirttiğimiz gibi, o en büyük ruhtur. Bu ruh muazzam bir hayat ve enerji kaynağıdır. Dokunduğu yerde hayat ve kudret başlar. Son derece nuranîdir. Peygamberlerin kalplerine vahyi bu nur ile ilka eder ve kalbe inen bu nur, ruha üstün bir kudret verir ve sırası gelince bedenin ruhlaşmasına imkân tanır.
Gerçek bu olunca, gerek İlâhî vahiy indiğinde, gerekse Melek Cebrâil geldiğinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in bedeni kendi faaliyetlerini durdurup bütünüyle ruha tabi olur ve dünyadan ilgisi kesilmiş bulunurdu.
Nitekim O bu inceliğe işâretle şöyle buyurmuştur:
«Ben sizin gibi değilim. Allah beni yedirir ve içirir. » (Buharî/savm: 49, 50. i’tisam: 5, temenni; 9- Ahmed: 2/23, 231, 3/124. 170 - 4/314, 315- 5/364- 6/126, 242, 258)
Bu hadîsten de anlıyoruz ki, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in bedeni bir bakıma ruhuna dönüşünce, maddî ihtiyaçlar ortadan kalkıyor ve ruhun yüce âlemden aldığı manevî gıda yeterli oluyor.
O halde İsrâ ve Mi’rac olayı hem ruhen, hem de bedenen meydana gelmiştir. Bir de büyük ruh olan Melek Cebrâil’in Peygamberimize eşlik etmesini düşünürsek, yüce ruhların nasıl bir araya gelip zaman ve mekân kavramlarını aştıklarını anlamakta gecikmeyiz.
İsa Peygamberin de göğe yükselme olayı böyle olmuş; İbrahim Peygamber, ateşe atılırken maddî yapısı ruhî yapısına dönüşmüş ve o sebeple ateş ruhu yakamamıştır ki, bütün bunlar zahirî sebep ve illet kanunlarının iptal edildiğine, ruhî sebeplerin nâzım rol oynadığına ve sonuç olarak mu’cizelerin gerçekleştiğine delâlet etmektedirler.
Allah’ın, sözünü ettiğimiz olayların gerçekleşmesiyle ilgili kudreti tecelli edince, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bedeni bütünüyle ruhuna dönüşmüş; ateş İbrahim Peygamber’in vücuduna tesir edememiş; İsa Peygamber de ruhlaşıp maddî kayıtlardan sıyrılınca, öldürmek için evi kuşatanlar onu göremez olmuşlardır.
Mİ’RAC OLAYI RÜYA OLABİLİR Mİ?
Böylesine fevkalâde bir olay rüya yoluyla meydana gelmiş olsaydı, bunda şaşılacak bir cihet söz konusu olmaz; Kureyş müşrikleri onu yalan sayma ihtiyacını bile duymazlardı. Zira Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin sık sık «rüyamda Cennet bana gösterildi, Cennet ile Cehennem bana arzolundu.. » şeklinde gördüklerini arkadaşlarına anlatması, Mi’rac olayı hakkında cereyan eden itiraz ve yalanlamaya hiçbir zaman maruz kalmamış ve kimse bunu reddetmeyi düşünmemiştir. Çünkü rüyada o gibi olağanüstü olaylar görülebilir.
O halde İsrâ ve Mi’racʹın uyanık halde hem ruhen, hem de bedenen gerçekleştiği muhakkaktır.
Ayette « a b d » tabiri bilhassa her türlü ihtimali ortadan kaldırmakta, Peygamberʹin (A. S. ) sözü edilen olayı her iki yapısıyla birlikte yaşadığı ifade edilmektedir. Çünkü « a b d », ruhla bedenin tamamına delâlet eden bir kelimedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, İsrâ olayı ve hikmeti açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber’e, İsrâil oğullarına doğru yolu gösterecek, dünya hayatlarını düzene sokup âhiretlerini de kazanmalarını sağlayacak semavî kitap verildiği konu ediliyor. Böylece İsrâil oğullarıʹna Allah’ın geniş lûtufta bulunduğuna işâretle, hem Mekkeli putperestler uyarılıyor, hem de mü’minlerin kendilerine indirilen kitap ile amel etmeleri ve son peygambere dosdoğru uymaları hatırlatılıyor. Aksi halde İsrail oğullarıʹnın uğratıldığı hüsranın bir benzerine maruz kalabileceklerine işâret edilerek kendilerine verilen en büyük nîmetin kadr-ü kıymetini bilip korumaları isteniliyor.