Yusuf Suresi 1-3. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ

1.

Elif Lam Ra. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.

Diyanet İşleri

2.

Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.

3.

Sana bu Kur'an'ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

YUSUF SÛRESİ

Bu sûre, ismini içinde kıssası anlatılan Yusuf Peygamberʹden alır. Sûrenin önemli bir bölümü bu kıssayla ilgili olup, öğüt alınacak safhalar­dan meydana gelmiştir. Zira İslâm’a hizmet eden mürşitlerin ve tebliğatçıların geniş bilgiye, bol malzemeye, kısacası irşat metoduna, çok renkli misallere büyük ihtiyaçları söz konusudur. Daha önceki sûrelerde yer yer bu malzeme ve metot işlenmişti. Yusuf sûresinde ise, mü’minlere daha çok müjde, müşriklere uyarılar yapılıyor ve hiç bir zorbanın, ya da azgın inkârcının sünnetullahın akışını değiştiremiyeceği açıklanıyor. Şüphesiz ki Yusuf Peygamberin kıssası bunun en açık ve doyurucu örneklerinden biridir. O bakımdan gerek Mekkeli müşriklerin, gerekse diğer inkârcı mad­decilerin tuttukları yanlış ve tehlikeli yoldan dönüş yapmaları için rahmet­ten gelen sinyaller veriliyor. Sonra da bâtılın üstünlük sağladığı takdirde çok merhametsiz ve acımasız olacağı; hakkın üstünlük sağladığı takdirde çok merhametli ve affedici olacağına atıflar yapılıyor ve Yusuf Peygam­ber’in kendi kardeşlerini nasıl serin bir hoşgörüyle karşılayıp affettiği mi­sal gösteriliyor.

Bu sûre, ilini adamlarının icmâıyla Mekkeʹde inmiştir.

Âyet sayısı : 111

Kelime » : 1600

Harf » : 7166 (Lübabu’t-te’vîl: 3/2)

Sûrenin iniş sebebi:

İbnü’l-Cevzî’nin tesbitine göre, bu hususta iki ayrı rivâyet vardır. Bi­rincisi, Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. )dan nakledilmiştir ki, adı geçen şöyle de­miştir: Allah, Kur’ânʹın bir bölümünü Peygamberine indirdiği zaman, Pey­gamber (A. S. ) vakit kaybetmeden inen kısmı ashabına okur ve gereken açıklamayı yapardı. Aradan bir süre geçince, ashab: «Ya Resûlellah! Bize bir şeyler anlatsan ya» diye istekte bulunurlardı. Bunun üzerine «Allah sö­zün en güzelini indirmiştir.. » meâlindeki âyet indi. Aradan bir müddet geç­tikten sonra ashab yine: «Ey Allahʹın Resûlü! bize daha önceki olayları, kıssaları anlatsan ya» diyerek isteklerini belirttiler. Bunun üzerine Yusuf Sûresinin başındaki üç âyet indi. (Lübabu’t-te’vil-Alûsî: İlgili sûre)

İkinci rivâyeti ise nakletmeğe gerek görmüyoruz.

MEALİ:

1- Elif -Lâm- Râ. Bunlar çok açık ve açıklayıcı kitabın âyetleridir.

2- (Mana ve hikmetine) akıl erdiresiniz diye, biz onu Arapça bir Kurʹân olarak indirdik.

3- Sana bu Kurʹânʹı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu.

«Elif -Lâm- Râ» bu Harfler, Allah ile Peygamberi arasında, sû­redeki esrar perdesini aralayan birer işaret, hikmet kilidini açan birer şif­redir.

İbn Abbas’a (R. A. ) ve tabiîn’den Dahhak’a göre, bu üç harfin delâlet ettiği mana şöyledir: «Ben ki Allahım her şeyi görmekteyim. » Katadeʹye göre, bunlar sûrenin isimlerinden biridir. Allah daha iyisini bilir.

KUR’ÂN, TEMEL BİLGİLER KAYNAĞIDIR

«Bunlar çok açık ve açıklayıcı kitabın âyetleri­dir. »

Kurʹân, az kelimeyle çok mana ve hükümlere delâlet eden; insan aklı­na lâyık olduğu yeri veren, birçok önemli konularla ilgili temel bilgiler ge­tiren; hükümleriyle insan hayatını düzenleyen, insanca yaşamanın bütün incelik ve sadeliğini açıklayan; Allah’ın varlığını ve birliğini akıl ve mantığı yönlendirir kuvvetle sergileyen; beşer ruhuna ezelde enjekte edilen Allah ve din duygusunun üzerindeki sedefi en usta bir yöntemle kırıp ortaya çıka­ran; âhiret kavram ve inancını hikmet ve felsefesiyle en duyarlı biçimde gönüllere işleyen; duygu ve düşüncelere berraklık kazandıran; kitap indi­rilmesinin, peygamber gönderilmesinin neden ve niçinini en doyurucu bi­çimde ifade eden ve bu kudret ve kapsamlı özelliğiyle «Mübîn» vasfını alan, Allah’ın en son mesajıdır.

İnsan ruhunun bütün inceliklerine ve duyarlıklarına seslenen; nefsin bütün arzu ve isteklerini meşru sınırlar içine alan; akıl ve zekânın tekâmül edeceği en yüksek noktaların üstünde yüksek hikmetlerin özetini veren; İlmî araştırmalara ve çalışmalara yarayacak ana fikirleri, yeri geldikçe ortaya koyan; İlâhî feyiz ve rahmeti bütün letafet ve haşmetiyle gönüllere yansıtan tek kitaptır.

Kurʹân bütün bu özellikleriyle başka sözlerden ve düşünce sistemle­rinden kesinlikle ayrılır. Bir benzerinin yazılması ve söylenmesi beşer kud­retinin dışındadır.

Kur’ân okundukça eskimeyen, bilâkis cilâsı artan, araştırıldıkça yeni yeni ışıklar saçan, amel edildikçe ruhlara ve vicdanlara değişik fakat do­yurucu gıdalar veren, bakıldıkça gözleri aydınlatıp insanı huzura kavuştu­ran açık-seçik bir kitaptır.

Âyetlerinde hikmetler, kelimelerinde belgeler, anlatımında incelikler, nağmesinde letafet ve rahmet, hükmünde emniyet, tavsiyelerinde inâyet ve siyanet, seslenişinde bereket, emirlerinde selâmet, yasaklarında tes­limiyet ve mahviyet, va’dlerinde ciddiyet vardır.

Onun için Kurʹân bitmez ve tükenmez bir hazine, açıklaması sona er­mez büyük bir kaynak; kıssaları akla ışık tutan, düşünceleri yönlendiren, gönüllere büyük çapta teselli veren, vicdanının kapısını açabilene öğüt ve ibretler demetini sunan, Allah’ın en son armağanıdır.

«(Mana ve hikmetine) akıl erdiresi­niz diye, biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik. »

Şüphesiz ki, Arapça, Allahʹın muradını en iyi yansıtabilen zengin keli­me haznesine sâhip bir dildir. Vahanın sessizliği içinde ve sade bir haya­tın akışı doğrultusunda insan hayali daha çok genişler ve güç kazanır. Ruhlardan ve nefislerden kaynayan binlerce arzu ve eğilimleri dil ile ifa­de edebilmek için durmadan kelime üretilir. Öyle ki, çöl her yanıyla insan duygularını kamçılar ve şâirlik ruhunu canlandırarak bol kelime ve cüm­lelere vatan, güzel söz söylemeye ilhâm kaynağı olur.

En ünlü şairlerin ve ediplerin yetiştiği, güzel söz söyleme yarışlarının tertiplendiği, bunun için özel panayırlar kurulduğu bir asırda Kurʹân-ı Ke­rîmʹin, Arapçanın bütün incelik ve özelliklerini, söz Söyleme sanatının en gelişmiş tezgâhını kendinde taşıyarak inmesi, şüphesiz ki çok önemli bir olay ve ancak akıl yoluyla çözülmesi, imân gücüyle açıklığa kavuşması bakımından da çok büyük bir inkılâptır.

Hz. Muhammed (A. S. ) şâir olmadığı gibi, Okur-yazar da değildi. O, ne okullara gitmiş, ne de öğretmenlerin önünde diz çökmüştü. Annesinden doğduğu gibi temiz, saf ve lekesiz idi. İnsanlığa emanet ettiği Arapça Kurʹân, günümüze kadar hep tazeliğini korumuş, bütün sataşmalar, tenkitler, iftiralar, yalanlar ve ölçüsüz yargılar onun İlâhî duvarına çarparak tesirini kaybetmiş ve hepsi de birer sabun köpüğü gibi sönmeye mahkûm olmuş­tur. Hiçbir devirde gerçeği bulup ortaya çıkaran İlmî buluşlarla ters düş­memiş, üstelik her çağda ilme ve ilim adamına ana fikir, temel bilgi ve­rerek ışık tutmuştur.

O bakımdan Kurʹân her ne kadar Arapçaysa da, gerçek anlamda Allahçadır. Çünkü Arapların en edibi bile onun bir âyetinin benzerini getire­memiş ve ister istemez ondaki fesahat ve belâğat karşısında eğilme ihti­yacını duymuştur.

İşte bütün bu yücelikleri ve özellikleri başka bir dil ile ifade etmek ve­ya bunu başka bir dile tıpatıp çevirmek mümkün değildir. Nitekim bu hu­susu Fatiha ve Bakara sûrelerinin tefsirinde açıklamış bulunuyoruz.

Konuyu özetliyecek olursak, diyebiliriz ki:

- Kurʹân-ı Kerîm Arapça olduğu kadar Allahçadır. Duygu ve düşün­ceye seslendiği kadar, akla ışık tutar, malzeme verir. Kelime ve cümle­lerinin konumu, tertip ve düzeni, insan gücünün ötesindedir. Taşıdığı ma­nalar, delâlet ettiği hükümler mükemmellik düzeyinde bulunuyor. O yö­nüyle de Kurʹân insan düşünce ve zekâsının ürünü olamaz. Açıkladığı il­mî görüşler, fikirler ve temel bilgiler, gelişen ilmî tesbitlerle hep doğrulan­mış ve hatasız olduğu kesinlik kazanmıştır. Çünkü Allah sözü, O’nun ke­lâm sıfatı gibi mükemmeldir, kusursuzdur.

Bu nedenle Kur’ân indiği gibi ezberlenmiş ve yazılmıştır. Yazıldığı gibi aynen korunmuştur. İnsan sözü ona karıştırılmamıştır.

İlgili âyette, Kur’ân için «mübîn» sıfatının lâyık görülmesi bundandır. O beşer için lüzumlu her konuyu açıklar, her meseleyi açıklığa kavuşturup ihtilâfa imkân vermez. Yeter ki onu, indiği dönemdeki Arapçaya vakıf olan­lar incelesin, yeter ki uzman ilim adamları onu tefsîr etsin..

KISSALARIN EN GÜZELİ

«Sana bu Kurʹânʹı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu. »

Kurʹân gelip geçen ve ismi duyulan peygamberlerin karşılaştıkları olay­ların can alıcı noktalarını, öğüt ve ibret alınacak bölümlerini, akla ışık tu­tacak, duygu ve düşünceleri yönlendirecek, vicdanları sızlatacak, gönülle­re teselli verecek ölçü ve anlamda anlatır. Lüzumsuz olayları değil, tarihî önemi anılmaya değer vakaları aktarır. Kiminin tarihî seyrine, kiminin ka­lıntılarına, kiminin refah içinde yüzerken gösterdikleri tuğyan ve şımarık­lıklarına, kiminin ahlâksızlığın en çirkinini işlediklerine dikkatleri çeker. Ni­tekim A’raf ve Hûd sûrelerinde bunlarla ilgili belgeler ve gereken açıkla­malar yeterince yapılmıştır. Yusuf Peygamber kıssası ise, onlardan birçok yönleriyle farklıdır. Kapsadığı hikmetler ve anlatılan bölümler, hemen her sınıf insana seslenip malzeme vermekte, daha kapsamlı düşünmelerini il­ham etmektedir.

Böylece Yusuf Peygamber kıssası, şüphesiz ki kıssaların en güzeli, en ibretlisi ve en bol misal taşıyıcısıdır. Kurʹânʹda bu olay en çekici yanıy­la İlâhî tezgâhta kelime kalıbına dökülerek en uygun cümlelerle şekillen­dirilmiştir.

Bu kıssa Kurʹân’da henüz nakledilmeden önce, cahil halk arasında daha çok aşk ve seks serüveni doğrultusunda romantik bir hava içinde an­latılır ve olayın hiçbir zaman ciddi yönü, ibretli yanı düşünülmezdi. Tevratʹ­ın Tekvîn kitabında 39-48. bablarda kıssaya ayrılan geniş yerde hikâyemsi çok şeyler anlatılmaktadır. Hem Tevrat’a yapılan müdahaleyle kıssanın asıl doğrultusundan saptırıldığı, hem de halk arasında dilden dile dolaştı­rılmak suretiyle kılıf değiştirdiği dikkate alındığında, düşünebilenler için birçok öğüt ve ibretleri yansıtan bu olayın neden Kur’ân’da gerçek yönü­nün anlatılmasına lüzum görüldüğü kendiliğinden anlaşılır. O bakımdan ilgili âyette Hz. Muhammedʹe (A. S. ) hitapla şu açıklama yapılır: «Sana bu Kur’ânʹı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu. »

Kıssaya Tevrat’ta geniş yer verildiğine ve Medine ile çevresinde Ya­hudilerden birkaç kabilenin yaşadığına bakılırsa, Arap Yarımadası’nda Yu­suf Peygamberle ilgili -yanlış ve noksan da olsa- birtakım hikâyelerin halk arasında anlatıldığı söylenebilir. Tabii Mekkeli’lerin bundan habersiz ol­dukları pek söylenemez. O halde ilgili âyette Resûlüllahʹa (A. S. ): «Halbu­ki senin bundan, önce haberin yoktu. » buyurulmasının anlamı ne olabilir? İmam Kurtubî bunu, «Sana tarif ettiğimiz mana ve muhtevada ondan ha­berin yoktu», şeklinde yorumlamıştır. Bundan şu neticeyi çıkarabiliriz: Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Yusuf Peygamber ile ilgili kıssa hakkında, Kur’ânʹda açıklanan ölçü ve muhtevaya uygun bilgisi yoktu. Müfessir Keş­şaf ise, bunun hilâfına bir yorumda bulunarak şöyle demiştir: «Bunu sa­na vahyetmeden önce senin bu hususta bir bilgin yoktu ve kulağına da ondan bir şey çalınmış değildi. » (Tefsîr-i Keşşaf: 2/441) Elmalılı Hamdi Yazır da Keşşafın yo­rumu doğrultusunda şu açıklamayı yapmıştır: «Yoksa bu bir hakikat ki bundan -bu vahiyden- evvel sen elbette gafillerden idin; kıssadan asla ha­berin yoktu, buna dair hiçbir şuura mâlik değil idin, ne aklına gelmişti, ne hayaline, ne işitmiş, ne de düşünmüştün.. » (Hak Dini Kur’ân Dili: 4/2845) Merağî ise, peygamberler kıssaları hakkında bir bilgin yoktu, şeklinde bütün kıssaları içine alan bir yorum getirmiştir.

Bütün bu yorumları ve âyetin anlatım tarzını bir araya getirdiğimizde, yukarıda da değindiğimiz gibi, Yusuf Peygamberle ilgili kıssa, Hz. Peygam­ber (A. S. ) Efendimize vahyedilmeden önce, onun bu konuda doğru ve sıh­hatli bir bilgisi yoktu, diyebiliriz.

TEVRAT’TA YUSUF PEYGAMBER KISSASI

Mevcut Tevrat nüshalarında bu kıssaya geniş yer verildiğini görmek­teyiz. O kadar ki, konu romantik bir havaya sokulmuş ve çok detaylı ola­rak anlatılmıştır. Onlardan tashîhi gereken önemli birkaç maddeyi tesbitle yetiniyoruz:

1- Kardeşleri Yusuf’u alıp sürüyü gütmeğe götürdüklerinde, Yusuf 17 yaşında idi.

Kurʹânʹda onun kaç yaşında olduğu üzerinde durulmaz, ancak kar­deşlerinin onu kuyuya attıktan sonra babalarını inandırmak için gömleği­ne başka bir kan bulaştırıp getirdiklerine bakılırsa, Yusufʹun daha küçük olduğu anlaşılır.

2- Yusuf Peygamberʹin iki defa rüya gördüğü, birinde kardeşleriyle beraber tarlada biçilen ürünü demet yaparken kardeşlerinin hazırladıkları demetlerin gelip Yusufʹun demeti etrafında toplanarak eğildikleri anlatı­lır. Diğerinde ise, Kurʹânʹda açıklandığı üzere, güneş ay ve on bir yıldızın Yusufʹa secde ettikleri, biraz daha geniş şekilde belirtilir. Ayrıca Yusufʹun bu iki rüyasını da kardeşlerine anlattığı kaydedilir.

Kurʹânʹda ise, sadece bu ikinci rüyasından söz edilir ve rüyasını ba­basına anlatınca, «bunu kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurar­lar, Çünkü şeytan insana gerçekten açık bir düşmandır. » diye tavsiyede bulunduğu belirtilir. Böylece Kurʹân, Tevratʹın o kısmını tashîh eder.

3- Yusuf Peygamber, gördüğü ikinci rüyayı da babasına anlatınca Yâkub Peygamberin öfkelendiği ve yoksa ben, annen ve kardeşlerin senin önünde mi eğileceğiz?! dediği nakledilir.

Kurʹânʹda Yâkub Peygamber’in öfkelenmediği, ancak rüyanın yoru­munu bildiğinden, endişelendiği ve bu rüyayı kardeşlerine anlatmamasını tenbîh ettiği açıklanarak Tevratʹın o kısmı düzeltilir.

4- Kardeşleri Yusufʹu kuyuya attıktan sonra İsmaîllîlerin oluşturdu­ğu bir kervanın yaklaşmakta olduğunu gördükleri ve kardeşlerinden ya Yahudaʹnın ya da bir başkasının gelip Yusufʹu kuyudan çıkardığı ve köle diye o kervana sattığı anlatılır.

Kurʹânʹda ise, Yusufʹun, kervandan bir adamın kuyuya kova salması neticesinde bulunduğu belirtilir.

ÖNEMLİ BİR HUSUS

Mekkeʹde inen Yusuf sûresinde kıssaların en güzeli anlatılırken, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) o sıkıntılı ve netameli günlerde hayatının bir bölü­münün Yusuf Peygamberin hayatıyla benzerlik arzettiğine işâret edilir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin, tıpkı Yusuf Peygamber gibi, yakın gele­cekte öz yurdundan çıkarılacağı; birçok mihnet, üzüntü ve sıkıntılardan sonra, Cenâb-ı Hakkʹın, Yusuf Peygamber’i Mısırʹda aziz kılıp kardeşlerini ayağına kadar getirttiği ve onun da geçmişin üzerine sünger çekerek kar­deşlerini affettiği gibi, Hz. Muhammedʹin de yakın gelecekte öz yurdu olan Mekkeʹden çıkarılacağı, fakat çok geçmeden ilâhî inâyetin bir başka te­cellisine mazhar kılınarak Medine’de şehir devletini kuracağı ve çok geç­meden kendisini Mekke’den ayrılmaya mecbur eden müşriklerin baş aşa­ğı getirileceği, feth-i mübîn ile Hz. Muhammed’in (A. S. ) önünde eğilecek­leri ve O’nun da geçmişin üzerine sünger çekerek onları affedeceği ilham ediliyor.

«Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu.. » meâlindeki âyet bir ba­kıma bu mesajı vermekte ve zikredilen kıssaya benzerlik gösterecek olay­ların yakında gerçekleşeceğine işâret etmektedir. Nitekim yapılan ciddi araştırmalara göre, Yusuf sûresi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Mekkeʹde, kendisini imhaya karar veren müşriklerin birtakım tuzaklar kurmayı plân­ladıkları bir sırada indiği tesbit edilmiştir ki, Yusuf kıssası bütünüyle bir müjde anlamını taşımakta ve tuğyan eden kâfirlerin eninde sonunda hüs­rana uğrayacaklarına işâret etmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insanların din ve dünya işlerinde muhtaç bulun­dukları önemli bilgileri açık-seçik olarak ortaya koyan Kur’ânʹın Arapça olarak indirilmesinin nedeni üzerinde durulmakta ve bu hususta özellikle Arapların akıllarını iyice kullanmaları istenmektedir.

Sonra da kıssaların en güzeli olan Yusuf kıssasının anlatılacağı bil­dirilerek sıkıntılı günler yaşayan müʹminlere kurtuluşun çok yakın olduğu müjdelenmektedir.

Aşağıdaki âyetlerle, Yusuf Peygamberin kendisine henüz peygamber­lik verilmeden önce gördüğü rüyasına ve babasının tavsiyesine yer veril­mekte, sonra da Yâkub Peygamber’in gelecekle ilgili Yusufʹa verdiği ha­bere ve Yusuf’un ileride Allah’ın geniş çapta iltifatına mazhar kılınacağına dair yorumuna temas edilmekte ve konu üzerinde iyice düşünüp kendi le­himize birtakım sonuçlar çıkarmamız istenmektedir.