YUSUF SÛRESİ
Bu sûre, ismini içinde kıssası anlatılan Yusuf Peygamberʹden alır. Sûrenin önemli bir bölümü bu kıssayla ilgili olup, öğüt alınacak safhalardan meydana gelmiştir. Zira İslâm’a hizmet eden mürşitlerin ve tebliğatçıların geniş bilgiye, bol malzemeye, kısacası irşat metoduna, çok renkli misallere büyük ihtiyaçları söz konusudur. Daha önceki sûrelerde yer yer bu malzeme ve metot işlenmişti. Yusuf sûresinde ise, mü’minlere daha çok müjde, müşriklere uyarılar yapılıyor ve hiç bir zorbanın, ya da azgın inkârcının sünnetullahın akışını değiştiremiyeceği açıklanıyor. Şüphesiz ki Yusuf Peygamberin kıssası bunun en açık ve doyurucu örneklerinden biridir. O bakımdan gerek Mekkeli müşriklerin, gerekse diğer inkârcı maddecilerin tuttukları yanlış ve tehlikeli yoldan dönüş yapmaları için rahmetten gelen sinyaller veriliyor. Sonra da bâtılın üstünlük sağladığı takdirde çok merhametsiz ve acımasız olacağı; hakkın üstünlük sağladığı takdirde çok merhametli ve affedici olacağına atıflar yapılıyor ve Yusuf Peygamber’in kendi kardeşlerini nasıl serin bir hoşgörüyle karşılayıp affettiği misal gösteriliyor.
Bu sûre, ilini adamlarının icmâıyla Mekkeʹde inmiştir.
Âyet sayısı : 111
Kelime » : 1600
Harf » : 7166 (Lübabu’t-te’vîl: 3/2)
Sûrenin iniş sebebi:
İbnü’l-Cevzî’nin tesbitine göre, bu hususta iki ayrı rivâyet vardır. Birincisi, Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. )dan nakledilmiştir ki, adı geçen şöyle demiştir: Allah, Kur’ânʹın bir bölümünü Peygamberine indirdiği zaman, Peygamber (A. S. ) vakit kaybetmeden inen kısmı ashabına okur ve gereken açıklamayı yapardı. Aradan bir süre geçince, ashab: «Ya Resûlellah! Bize bir şeyler anlatsan ya» diye istekte bulunurlardı. Bunun üzerine «Allah sözün en güzelini indirmiştir.. » meâlindeki âyet indi. Aradan bir müddet geçtikten sonra ashab yine: «Ey Allahʹın Resûlü! bize daha önceki olayları, kıssaları anlatsan ya» diyerek isteklerini belirttiler. Bunun üzerine Yusuf Sûresinin başındaki üç âyet indi. (Lübabu’t-te’vil-Alûsî: İlgili sûre)
İkinci rivâyeti ise nakletmeğe gerek görmüyoruz.
MEALİ:
1- Elif -Lâm- Râ. Bunlar çok açık ve açıklayıcı kitabın âyetleridir.
2- (Mana ve hikmetine) akıl erdiresiniz diye, biz onu Arapça bir Kurʹân olarak indirdik.
3- Sana bu Kurʹânʹı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu.
«Elif -Lâm- Râ» bu Harfler, Allah ile Peygamberi arasında, sûredeki esrar perdesini aralayan birer işaret, hikmet kilidini açan birer şifredir.
İbn Abbas’a (R. A. ) ve tabiîn’den Dahhak’a göre, bu üç harfin delâlet ettiği mana şöyledir: «Ben ki Allahım her şeyi görmekteyim. » Katadeʹye göre, bunlar sûrenin isimlerinden biridir. Allah daha iyisini bilir.
KUR’ÂN, TEMEL BİLGİLER KAYNAĞIDIR
«Bunlar çok açık ve açıklayıcı kitabın âyetleridir. »
Kurʹân, az kelimeyle çok mana ve hükümlere delâlet eden; insan aklına lâyık olduğu yeri veren, birçok önemli konularla ilgili temel bilgiler getiren; hükümleriyle insan hayatını düzenleyen, insanca yaşamanın bütün incelik ve sadeliğini açıklayan; Allah’ın varlığını ve birliğini akıl ve mantığı yönlendirir kuvvetle sergileyen; beşer ruhuna ezelde enjekte edilen Allah ve din duygusunun üzerindeki sedefi en usta bir yöntemle kırıp ortaya çıkaran; âhiret kavram ve inancını hikmet ve felsefesiyle en duyarlı biçimde gönüllere işleyen; duygu ve düşüncelere berraklık kazandıran; kitap indirilmesinin, peygamber gönderilmesinin neden ve niçinini en doyurucu biçimde ifade eden ve bu kudret ve kapsamlı özelliğiyle «Mübîn» vasfını alan, Allah’ın en son mesajıdır.
İnsan ruhunun bütün inceliklerine ve duyarlıklarına seslenen; nefsin bütün arzu ve isteklerini meşru sınırlar içine alan; akıl ve zekânın tekâmül edeceği en yüksek noktaların üstünde yüksek hikmetlerin özetini veren; İlmî araştırmalara ve çalışmalara yarayacak ana fikirleri, yeri geldikçe ortaya koyan; İlâhî feyiz ve rahmeti bütün letafet ve haşmetiyle gönüllere yansıtan tek kitaptır.
Kurʹân bütün bu özellikleriyle başka sözlerden ve düşünce sistemlerinden kesinlikle ayrılır. Bir benzerinin yazılması ve söylenmesi beşer kudretinin dışındadır.
Kur’ân okundukça eskimeyen, bilâkis cilâsı artan, araştırıldıkça yeni yeni ışıklar saçan, amel edildikçe ruhlara ve vicdanlara değişik fakat doyurucu gıdalar veren, bakıldıkça gözleri aydınlatıp insanı huzura kavuşturan açık-seçik bir kitaptır.
Âyetlerinde hikmetler, kelimelerinde belgeler, anlatımında incelikler, nağmesinde letafet ve rahmet, hükmünde emniyet, tavsiyelerinde inâyet ve siyanet, seslenişinde bereket, emirlerinde selâmet, yasaklarında teslimiyet ve mahviyet, va’dlerinde ciddiyet vardır.
Onun için Kurʹân bitmez ve tükenmez bir hazine, açıklaması sona ermez büyük bir kaynak; kıssaları akla ışık tutan, düşünceleri yönlendiren, gönüllere büyük çapta teselli veren, vicdanının kapısını açabilene öğüt ve ibretler demetini sunan, Allah’ın en son armağanıdır.
«(Mana ve hikmetine) akıl erdiresiniz diye, biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik. »
Şüphesiz ki, Arapça, Allahʹın muradını en iyi yansıtabilen zengin kelime haznesine sâhip bir dildir. Vahanın sessizliği içinde ve sade bir hayatın akışı doğrultusunda insan hayali daha çok genişler ve güç kazanır. Ruhlardan ve nefislerden kaynayan binlerce arzu ve eğilimleri dil ile ifade edebilmek için durmadan kelime üretilir. Öyle ki, çöl her yanıyla insan duygularını kamçılar ve şâirlik ruhunu canlandırarak bol kelime ve cümlelere vatan, güzel söz söylemeye ilhâm kaynağı olur.
En ünlü şairlerin ve ediplerin yetiştiği, güzel söz söyleme yarışlarının tertiplendiği, bunun için özel panayırlar kurulduğu bir asırda Kurʹân-ı Kerîmʹin, Arapçanın bütün incelik ve özelliklerini, söz Söyleme sanatının en gelişmiş tezgâhını kendinde taşıyarak inmesi, şüphesiz ki çok önemli bir olay ve ancak akıl yoluyla çözülmesi, imân gücüyle açıklığa kavuşması bakımından da çok büyük bir inkılâptır.
Hz. Muhammed (A. S. ) şâir olmadığı gibi, Okur-yazar da değildi. O, ne okullara gitmiş, ne de öğretmenlerin önünde diz çökmüştü. Annesinden doğduğu gibi temiz, saf ve lekesiz idi. İnsanlığa emanet ettiği Arapça Kurʹân, günümüze kadar hep tazeliğini korumuş, bütün sataşmalar, tenkitler, iftiralar, yalanlar ve ölçüsüz yargılar onun İlâhî duvarına çarparak tesirini kaybetmiş ve hepsi de birer sabun köpüğü gibi sönmeye mahkûm olmuştur. Hiçbir devirde gerçeği bulup ortaya çıkaran İlmî buluşlarla ters düşmemiş, üstelik her çağda ilme ve ilim adamına ana fikir, temel bilgi vererek ışık tutmuştur.
O bakımdan Kurʹân her ne kadar Arapçaysa da, gerçek anlamda Allahçadır. Çünkü Arapların en edibi bile onun bir âyetinin benzerini getirememiş ve ister istemez ondaki fesahat ve belâğat karşısında eğilme ihtiyacını duymuştur.
İşte bütün bu yücelikleri ve özellikleri başka bir dil ile ifade etmek veya bunu başka bir dile tıpatıp çevirmek mümkün değildir. Nitekim bu hususu Fatiha ve Bakara sûrelerinin tefsirinde açıklamış bulunuyoruz.
Konuyu özetliyecek olursak, diyebiliriz ki:
- Kurʹân-ı Kerîm Arapça olduğu kadar Allahçadır. Duygu ve düşünceye seslendiği kadar, akla ışık tutar, malzeme verir. Kelime ve cümlelerinin konumu, tertip ve düzeni, insan gücünün ötesindedir. Taşıdığı manalar, delâlet ettiği hükümler mükemmellik düzeyinde bulunuyor. O yönüyle de Kurʹân insan düşünce ve zekâsının ürünü olamaz. Açıkladığı ilmî görüşler, fikirler ve temel bilgiler, gelişen ilmî tesbitlerle hep doğrulanmış ve hatasız olduğu kesinlik kazanmıştır. Çünkü Allah sözü, O’nun kelâm sıfatı gibi mükemmeldir, kusursuzdur.
Bu nedenle Kur’ân indiği gibi ezberlenmiş ve yazılmıştır. Yazıldığı gibi aynen korunmuştur. İnsan sözü ona karıştırılmamıştır.
İlgili âyette, Kur’ân için «mübîn» sıfatının lâyık görülmesi bundandır. O beşer için lüzumlu her konuyu açıklar, her meseleyi açıklığa kavuşturup ihtilâfa imkân vermez. Yeter ki onu, indiği dönemdeki Arapçaya vakıf olanlar incelesin, yeter ki uzman ilim adamları onu tefsîr etsin..
KISSALARIN EN GÜZELİ
«Sana bu Kurʹânʹı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu. »
Kurʹân gelip geçen ve ismi duyulan peygamberlerin karşılaştıkları olayların can alıcı noktalarını, öğüt ve ibret alınacak bölümlerini, akla ışık tutacak, duygu ve düşünceleri yönlendirecek, vicdanları sızlatacak, gönüllere teselli verecek ölçü ve anlamda anlatır. Lüzumsuz olayları değil, tarihî önemi anılmaya değer vakaları aktarır. Kiminin tarihî seyrine, kiminin kalıntılarına, kiminin refah içinde yüzerken gösterdikleri tuğyan ve şımarıklıklarına, kiminin ahlâksızlığın en çirkinini işlediklerine dikkatleri çeker. Nitekim A’raf ve Hûd sûrelerinde bunlarla ilgili belgeler ve gereken açıklamalar yeterince yapılmıştır. Yusuf Peygamber kıssası ise, onlardan birçok yönleriyle farklıdır. Kapsadığı hikmetler ve anlatılan bölümler, hemen her sınıf insana seslenip malzeme vermekte, daha kapsamlı düşünmelerini ilham etmektedir.
Böylece Yusuf Peygamber kıssası, şüphesiz ki kıssaların en güzeli, en ibretlisi ve en bol misal taşıyıcısıdır. Kurʹânʹda bu olay en çekici yanıyla İlâhî tezgâhta kelime kalıbına dökülerek en uygun cümlelerle şekillendirilmiştir.
Bu kıssa Kurʹân’da henüz nakledilmeden önce, cahil halk arasında daha çok aşk ve seks serüveni doğrultusunda romantik bir hava içinde anlatılır ve olayın hiçbir zaman ciddi yönü, ibretli yanı düşünülmezdi. Tevratʹın Tekvîn kitabında 39-48. bablarda kıssaya ayrılan geniş yerde hikâyemsi çok şeyler anlatılmaktadır. Hem Tevrat’a yapılan müdahaleyle kıssanın asıl doğrultusundan saptırıldığı, hem de halk arasında dilden dile dolaştırılmak suretiyle kılıf değiştirdiği dikkate alındığında, düşünebilenler için birçok öğüt ve ibretleri yansıtan bu olayın neden Kur’ân’da gerçek yönünün anlatılmasına lüzum görüldüğü kendiliğinden anlaşılır. O bakımdan ilgili âyette Hz. Muhammedʹe (A. S. ) hitapla şu açıklama yapılır: «Sana bu Kur’ânʹı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu. »
Kıssaya Tevrat’ta geniş yer verildiğine ve Medine ile çevresinde Yahudilerden birkaç kabilenin yaşadığına bakılırsa, Arap Yarımadası’nda Yusuf Peygamberle ilgili -yanlış ve noksan da olsa- birtakım hikâyelerin halk arasında anlatıldığı söylenebilir. Tabii Mekkeli’lerin bundan habersiz oldukları pek söylenemez. O halde ilgili âyette Resûlüllahʹa (A. S. ): «Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu. » buyurulmasının anlamı ne olabilir? İmam Kurtubî bunu, «Sana tarif ettiğimiz mana ve muhtevada ondan haberin yoktu», şeklinde yorumlamıştır. Bundan şu neticeyi çıkarabiliriz: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Yusuf Peygamber ile ilgili kıssa hakkında, Kur’ânʹda açıklanan ölçü ve muhtevaya uygun bilgisi yoktu. Müfessir Keşşaf ise, bunun hilâfına bir yorumda bulunarak şöyle demiştir: «Bunu sana vahyetmeden önce senin bu hususta bir bilgin yoktu ve kulağına da ondan bir şey çalınmış değildi. » (Tefsîr-i Keşşaf: 2/441) Elmalılı Hamdi Yazır da Keşşafın yorumu doğrultusunda şu açıklamayı yapmıştır: «Yoksa bu bir hakikat ki bundan -bu vahiyden- evvel sen elbette gafillerden idin; kıssadan asla haberin yoktu, buna dair hiçbir şuura mâlik değil idin, ne aklına gelmişti, ne hayaline, ne işitmiş, ne de düşünmüştün.. » (Hak Dini Kur’ân Dili: 4/2845) Merağî ise, peygamberler kıssaları hakkında bir bilgin yoktu, şeklinde bütün kıssaları içine alan bir yorum getirmiştir.
Bütün bu yorumları ve âyetin anlatım tarzını bir araya getirdiğimizde, yukarıda da değindiğimiz gibi, Yusuf Peygamberle ilgili kıssa, Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimize vahyedilmeden önce, onun bu konuda doğru ve sıhhatli bir bilgisi yoktu, diyebiliriz.
TEVRAT’TA YUSUF PEYGAMBER KISSASI
Mevcut Tevrat nüshalarında bu kıssaya geniş yer verildiğini görmekteyiz. O kadar ki, konu romantik bir havaya sokulmuş ve çok detaylı olarak anlatılmıştır. Onlardan tashîhi gereken önemli birkaç maddeyi tesbitle yetiniyoruz:
1- Kardeşleri Yusuf’u alıp sürüyü gütmeğe götürdüklerinde, Yusuf 17 yaşında idi.
Kurʹânʹda onun kaç yaşında olduğu üzerinde durulmaz, ancak kardeşlerinin onu kuyuya attıktan sonra babalarını inandırmak için gömleğine başka bir kan bulaştırıp getirdiklerine bakılırsa, Yusufʹun daha küçük olduğu anlaşılır.
2- Yusuf Peygamberʹin iki defa rüya gördüğü, birinde kardeşleriyle beraber tarlada biçilen ürünü demet yaparken kardeşlerinin hazırladıkları demetlerin gelip Yusufʹun demeti etrafında toplanarak eğildikleri anlatılır. Diğerinde ise, Kurʹânʹda açıklandığı üzere, güneş ay ve on bir yıldızın Yusufʹa secde ettikleri, biraz daha geniş şekilde belirtilir. Ayrıca Yusufʹun bu iki rüyasını da kardeşlerine anlattığı kaydedilir.
Kurʹânʹda ise, sadece bu ikinci rüyasından söz edilir ve rüyasını babasına anlatınca, «bunu kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar, Çünkü şeytan insana gerçekten açık bir düşmandır. » diye tavsiyede bulunduğu belirtilir. Böylece Kurʹân, Tevratʹın o kısmını tashîh eder.
3- Yusuf Peygamber, gördüğü ikinci rüyayı da babasına anlatınca Yâkub Peygamberin öfkelendiği ve yoksa ben, annen ve kardeşlerin senin önünde mi eğileceğiz?! dediği nakledilir.
Kurʹânʹda Yâkub Peygamber’in öfkelenmediği, ancak rüyanın yorumunu bildiğinden, endişelendiği ve bu rüyayı kardeşlerine anlatmamasını tenbîh ettiği açıklanarak Tevratʹın o kısmı düzeltilir.
4- Kardeşleri Yusufʹu kuyuya attıktan sonra İsmaîllîlerin oluşturduğu bir kervanın yaklaşmakta olduğunu gördükleri ve kardeşlerinden ya Yahudaʹnın ya da bir başkasının gelip Yusufʹu kuyudan çıkardığı ve köle diye o kervana sattığı anlatılır.
Kurʹânʹda ise, Yusufʹun, kervandan bir adamın kuyuya kova salması neticesinde bulunduğu belirtilir.
ÖNEMLİ BİR HUSUS
Mekkeʹde inen Yusuf sûresinde kıssaların en güzeli anlatılırken, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) o sıkıntılı ve netameli günlerde hayatının bir bölümünün Yusuf Peygamberin hayatıyla benzerlik arzettiğine işâret edilir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin, tıpkı Yusuf Peygamber gibi, yakın gelecekte öz yurdundan çıkarılacağı; birçok mihnet, üzüntü ve sıkıntılardan sonra, Cenâb-ı Hakkʹın, Yusuf Peygamber’i Mısırʹda aziz kılıp kardeşlerini ayağına kadar getirttiği ve onun da geçmişin üzerine sünger çekerek kardeşlerini affettiği gibi, Hz. Muhammedʹin de yakın gelecekte öz yurdu olan Mekkeʹden çıkarılacağı, fakat çok geçmeden ilâhî inâyetin bir başka tecellisine mazhar kılınarak Medine’de şehir devletini kuracağı ve çok geçmeden kendisini Mekke’den ayrılmaya mecbur eden müşriklerin baş aşağı getirileceği, feth-i mübîn ile Hz. Muhammed’in (A. S. ) önünde eğilecekleri ve O’nun da geçmişin üzerine sünger çekerek onları affedeceği ilham ediliyor.
«Halbuki senin bundan, önce haberin yoktu.. » meâlindeki âyet bir bakıma bu mesajı vermekte ve zikredilen kıssaya benzerlik gösterecek olayların yakında gerçekleşeceğine işâret etmektedir. Nitekim yapılan ciddi araştırmalara göre, Yusuf sûresi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Mekkeʹde, kendisini imhaya karar veren müşriklerin birtakım tuzaklar kurmayı plânladıkları bir sırada indiği tesbit edilmiştir ki, Yusuf kıssası bütünüyle bir müjde anlamını taşımakta ve tuğyan eden kâfirlerin eninde sonunda hüsrana uğrayacaklarına işâret etmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, insanların din ve dünya işlerinde muhtaç bulundukları önemli bilgileri açık-seçik olarak ortaya koyan Kur’ânʹın Arapça olarak indirilmesinin nedeni üzerinde durulmakta ve bu hususta özellikle Arapların akıllarını iyice kullanmaları istenmektedir.
Sonra da kıssaların en güzeli olan Yusuf kıssasının anlatılacağı bildirilerek sıkıntılı günler yaşayan müʹminlere kurtuluşun çok yakın olduğu müjdelenmektedir.
Aşağıdaki âyetlerle, Yusuf Peygamberin kendisine henüz peygamberlik verilmeden önce gördüğü rüyasına ve babasının tavsiyesine yer verilmekte, sonra da Yâkub Peygamber’in gelecekle ilgili Yusufʹa verdiği habere ve Yusuf’un ileride Allah’ın geniş çapta iltifatına mazhar kılınacağına dair yorumuna temas edilmekte ve konu üzerinde iyice düşünüp kendi lehimize birtakım sonuçlar çıkarmamız istenmektedir.