Felak Suresi 1-5. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ

1-5.

(1-5) De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

F E LÂK SÛRESİ

Tabiîn’den el-Hasan, İkrime ve Câbir’e göre: Mekkeʹde; İbn Abbas (R. A. )dan yapılan bir rivâyete ve Katadeʹye göre: Medine’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/251 - Şevkanî/Fethülkadîr: 5/518)

İniş sebebine bakılınca, sûrenin Medine’de indiği ağırlık kazanıyor.

Allâme Zemahşerî’nin tesbitine göre: Fil Sûresiʹnden sonra inmiş­tir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/820)

Ahmed, Bezzar, Taberânî ve İbn Merduye’nin çeşitli tariklerden yap­tıkları rivâyete göre: İbn Mes’ûd (R. A. ) kendi mushafından Muavvezeteyn (veya Muavvizeteyn)i silmiş ve «Kur’ân’dan olmayan sözleri ona karıştır­mayın. Zira bu iki teavvüz Allah’ın Kitabından değildir. Peygamber (A. S. ) Efendimiz bu ikisiyle şer ve kötülüklerden Allah’a sığınmayı emretmiştir» diyerek kendisi de bunları âyet niyetiyle okumaz ve o niyetle okunmasını tavsiye etmezdi.. (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/518)

Ancak ünlü muhaddis Hafız Ebû Bekir Bezzar diyor ki: «Bu konuda ashab-ı kirâmdan hiç biri İbn Mes’ûdʹa (R. A. ) uymamış, onun bu konudaki görüşünü tasvip etmemiştir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/518)

Aynı zamanda en sahîh rivâyetlerle, Resûlüllah’ın (A. S. ) bu iki sûreyi namazda okuduğu sâbit olmuştur ki, reddi mümkün değildir. Böylece son iki sûrenin Kur’ân’dan olduğuna dair ashabın icmâı vardır.

Nitekim Müslim, Tirmizî, Nesâî ve diğer birkaç muhaddisin yaptığı sahîh rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Bu gece bana birkaç âyet indirildi ki onların bir benzerini görmüş değilim: Kul eûzü bi-Rabbiʹl-felâk (sûresi) ile, Kul eûzü bi-Rabbiʹn-nâs (sûresi)dir. » (Müslim- Tirmizî- Nesâî/istiâze: 1- Dâremî/fezâil-i kur’ân: 25)

Birinci âyetinde sabahın, karanlığı yarıp çıkan aydınlığı konu edilmek­te ve bu mânaya delâlet eden «felâk», sûreye isim olmaktadır.

Âyet sayısı: 5

Kelime »: 20

Harf »: 47 (Lübabu’t-te’vîl: 4/428)

MEÂLİ:

1-5- De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığıyla ortalığa çö­ken gecenin şerrinden, düğümlere üfleyen falcı ve büyücülerin şerrinden, hased ettiğinde hasedçinin şerrinden, karanlığı ayırıp sabahın aydınlığını çıkaran Rabba sığınırım.

İNİŞ SEBEBİ

Urve b. Zübeyr’in (R. A. ) yaptığı rivâyete göre, Hz. Âişe (R. A. ) şöyle demiştir:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e sihir (büyü) yapılmıştı. O kadar ki, Resûlüllah’ın (A. S. ) (bazan) yapmadığı bir şeyi yaptığını tahayyül ettiği oluyordu. Bir gün benim yanımda bulunduğu sırada Allah’a yapılması uy­gun olan duâyı yaptıktan sonra şöyle buyurdu: «Anladın mı ya Âişe!? Cenâb-ı Hak bir husus hakkında sormak istediğimi bana bildirdi. » Ben de Ona: «Allah’ın bildirdiği nedir? » diye sorduğumda, buyurdu ki: «İki me­lek bana geldi.. » ve olayı bütün detayıyla anlattı. » (Buharî/bed’-i halk: 11, cizye: 14, tıb: 49, 50, daâvat: 58- Ahmed: 6/50, 96)

Olayın detayı ise şöyledir:

«İki adam (melek) gelip biri baş ucumda, diğeri ayak ucumda durdu. Biri diğerine sordu: «Bu kişiyi rahatsız edip ıstırap veren nedir? » Diğeri cevap verdi: «Sihirlenmiş (büyülenmiş)tir. » Ötekisi tekrar sordu: «Kim Onun aleyhine büyü yapmıştır? » Diğeri şu cevabı verdi: «Lebîd b. el-Aʹsam adında Benî Züreyk Kabilesi’nden bir yahudi.. » Ötekisi yine sordu: «Nasıl sihir (büyü) yapmış? » «Diğeri cevap verdi: «Tarak ve tarağa takılıp ka­lan kılların kuru hurma kapçığı içine yerleştirilmesi sûretiyle... » Ötekisi yi­ne sordu: «O yapılan sihir (büyü) nereye konmuştur? «Diğeri cevap ver­di: «Zervan Kuyusu’ndadır. » (Diğer bir rivâyete göre, Benî Züreyk Kuyusu’ndadır, denilmiştir).

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, ashabından bazı kişilerle birlikte o kuyuya gitti ve kuyuya baktı. Kuyunun üstünde bir hurma ağa­cı bulunuyordu. Sonra Resûlüllâh (A. S. ) Hz. Aişeʹye (R. A. ) döndü ve şöy­le buyurdu: «O kuyunun suyu kına suyuna benziyordu; hurması da şey­tanların başı gibiydi. »

Hz. Âişe (R. A. ) devamla diyor ki; Resûlüllah’a (A. S. ) şöyle dedim:

«Ya Resûlellah! O sihri oradan çıkartsaydın ya.. » Bunun üzerine Re­sûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Onu çıkartacak olursam, insanlara o yüz­den bir kötülük dokunmasından endişe ederim... »

Zeyd. b. Erkam (R. A. )den yapılan rivâyete göre: Yahudilerden bir adam Hz. Peygamber’e (A. S. ) sihir yapmış ve sihir olarak hazırladığı şeyi düğüm düğüm yapıp bir kuyuya atmıştı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ali b. Ebî Tâlibʹi (R. A. ) gönderdi. O da yapılan düğümlü sihri o kuyudan çıkartıp Resûlüllah’a (A. S. ) getirdi. Düğümler çözüldükçe Pey­gamber (A. S. ) hafifledi ve neşesi yerine geldi. Ama O, bu olayı Yahudiye anmadı ve onun yüzünü de hiç görmek istemedi. »

Buna benzer bir, iki rivâyet daha vardır ki, hepsi de aynı konuyu farklı anlatımlarla yansıtıyor.

O sebeple Muavvezeteyn (Muavvızeteyn) sûreleri inmiştir. » (Buharî/tıb: 47 - Ahmed: 4/367 - 6/57, 63, 96 - Nesâî/tahrim; 20- Ebû’l- Hasan Nisabûrî/Esbabü’n-Nüzûl: 310)

İLGİLİ HADÎSLER

Müslimʹin Ukbe b. Âmir (R. A. )den yaptığı rivâyete göre; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu ki: «Baksanıza, bu gece öyle âyetler indi ki on­ların bir benzeri görülmemiştir: Kul Eûzü bi-Rabbiʹl-Felâk ve Kul Eûzü bi-Rabbiʹn-Nâs.. » (Ebû Dâvud/fezâil-i Kur’ân: 25)

Ahmed b. Hanbel’in Ukbe b. Âmirʹden yaptığı rivâyette, adı geçen di­yor ki:

«Resûlüllâh (A. S. )ın bindiği devenin yularını tutup giderken bana şöy­le buyurdu: «Ya Ukbe! Binmez misin? » Ben de, günah olur endişesiyle binmek istemedim. Ama Resûlüllâh (A. S. ) indi ve ben de (ister-istemez) az bir süre bindim. Sonra yine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bindi ve şöyle buyurdu: «Ya Ukbe! Sana insanların okuduğu iki hayırlı sûre öğreteyim mi? » Ben de «Evet Ya Resûlellah! » dedim. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ), Kul Eûzü bi-Rabbiʹl-Felâk ile Kul Eûzü bi-Rabbiʹn-Nâs sûrelerini okudu. » (Ebû Dâvud/vitir: 19- Nesâî/istiâze: 1)

Yine Ukbe b. Âmir (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz her namazın arkasından Muavvezeteynʹi okumamı emretti. » (Ebû Dâvud/vitir: 26)

Nesâîʹnin Ebû Abdillah b. Âbis el-Cühenî (R. A. )den yaptığı rivâyette, adı geçen diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bana: «Ey Âbisʹin oğlu! İnsanların teavvuz ettiğinin en üstün olanını sana haber vereyim mi? » Ben de: «Evet Ya Resûlellah! » dedim. Buyurdu ki: «Kul Eûzü bi-Rabbiʹl-Felâk ve Kul Eûzü bi-Rabbiʹn-Nâs.. İşte bu iki sûre. » (Ahmed: 3/417 - 4/144, 153)

İbn Merduyeʹnin Ümmu Seleme (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, Re­sûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Allah yanında sûrelerin en üstünü, Kul Eûzü bi-Rabbiʹl-Felâk ve Kul Eûzü bi-Rabbiʹn-Nâsʹdır. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/518)

İmam Mâlikʹin İbn Şihab’dan, o da Urveʹden, o da Âişe (R. A. )dan yap­tığı rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz (az da olsa) bir ağrı ve sızıdan müşteki olunca, Muavvezeteynʹi okuyup kendi üzerine üflerdi. » (İmam Mâlik/Muvatta’ - Taberânî/ayn: 10- Ahmed: 6/104, 124, 166, 181, 256, 263)

PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZE SİHİR (BÜYÜ) YAPILMIŞ MIDIR?

Muavvezeteyn’in iniş sebebinde naklettiğimiz sahîh hadîslerden böyle bir olayın meydana geldiği anlaşılıyor. Olay, birçok râvi, Siyerci ve muhaddis tarafından nakil ve rivâyet edilmiştir. Rivâyetlerin çoğunun zayıf veya mevzu olduğunu isbât eden olmamışsa da «haber-i ahad» niteliğinde ol­dukları kesindir. Sonra aynı olay ve konuyla ilgili olup çeşitli tariklerden yapılan rivâyetlerin çokluğu dikkate alınarak bunun meşhûr veya mütevatir derecesine ulaştığı da iddia edilemez. Çünkü rivâyetler arasında hem ifade, hem de olayın mahiyetini işleme farkı vardır. Bu da yapılan sihir (büyü) olayının ne derece Resûlüllah’ı (A. S. ) etkilediğini kesin hatlarıyla ortaya koymamakta ve birtakım şüphelerin doğmasına sebep olmaktadır.

Şüphesiz Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Allahʹın en sevgili kulu ve en son peygamberidir. Allahʹtan aldığı emirleri, inen âyet ve sûreleri aynen teblîğ etmiş, en küçük bir ilâve veya noksanlıktan kaçınarak Allah Kelâmı’nı bütün safiyet ve tazeliğiyle korumuştur. Bunda hiç şüphe yoktur. Çünkü mevcut delil ve belgelerin çokluğu, her türlü şüphe ve tereddüdü reddedecek kuvvet ve mahiyettedir.

Böylece dinî konularda Resûlüllah’ın (A. S. ) yanılması, yanlış teblîğde bulunması söz konusu olamaz. Zira Cenâb-ı Hak, Onun bu yönü hakkında şu açıklamayı yaparak aksine bir düşünce ve iddiaya yer bırakmamıştır: «Arkadaşınız (Muhammed) ne sapıttı, ne de azıttı. O, kendi hevesine de uyarak söz söylemez. O (Kurʹân) ancak Ona vahyolunan bir vahiydir. » (Necm Sûresi: 3, 4)

Dünya işlerinde ise, kendi peygamberlik mertebesine göre, fahiş bir yanılma ve hatâ sadir olmasa bile, bazı konularda az-çok yanılması söz konusu olabilir. Çünkü O da bir insandır. Namazda yanılması, hurma ağaç­larını aşılamada isabetli denmiyecek bilgi vermesi bu cümledendir.

O halde Hz. Âişe (R. A. ) hadîsinde belirtildiği üzere, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in yapmadığı bir şeyi yaptığını; işlemediği bir işi işlediğini ta­hayyül etmesi, eğer doğru ve kesinse, bütünüyle dünya işleriyle ilgilidir. Hem Kadı lyaz’ın dediği gibi: Yapılan sihir (büyü) Onun dış organlarıyla ve biraz da sinir sistemiyle ilgilidir. Öyle ki, sihir Onun dış organları ve sathî olarak sinirleri üzerinde birtakım olumsuz tesir bırakmış olabilir. Kal­bi ve aklı hiçbir zaman asıl ölçü ve kudretini kaybetmemiş ve sihrin te­sir alanının dışında kalmıştır. (Bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl fî-Maani’t-Tenzil: 4/429)

Diğer önemli bir husus da şudur: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sihirlendiği hakkındaki rivâyetlerin hepsi böyle bir olayın meydana geldi­ğinde birleşiyor; ancak detayında farklılık arzediyor. Şöyle ki:

a) Âişe (R. A. ) ile İbn Abbas (R. A. ) rivâyetinde, Resûlüllah’a (A. S. ) hiz­met eden bir yahudi gulâm (erkek çocuk, delikanlı, köle, hizmetçi) vasıtasıyla O’nun tarağının ve tarağa takılıp kalan birkaç kılının, büyücü yahudiye verildiği belirtilmektedir.

b) Yalnız Âişe (R. A. )nın diğer bir rivâyetinde ise, bu husustan söz edilmemekte, sadece Resûlüllah’ın (A. S. ) sihir edildiğine ve o yüzden bazı şeyleri tahayyül ettiğine yer verilerek iki meleğin Peygamber’e (A. S. ) gel­diği ve böylece onların yapılan sihrin hangi kuyuya atıldığı hakkında bilgi verdikleri; Peygamber (A. S. )ın o kuyunun başına kadar gidip sihri (büyüyü) oradan çıkarmadığı kaydediliyor ve öylece Cenâb-ı Hakk’ın Ona şifâ ver­diğine değiniliyor.

c) Zeyd b. Erkam (R. A. )dan yapılan rivâyette, Resûlüllah’ın (A. S. ) bir yahudi tarafından sihirlendiği ve o sebeple Melek Cebrâil’in gelip haber vermesi üzerine, Resûlüllah’ın (A. S. ) Hz. Ali’yi o kuyuya gönderdiği ve ya­pılıp kuyuya atılan büyüyü çıkartıp getirttiği, büyü üzerindeki düğümlerden her birinin çözülmesiyle Resûlüllahʹın (A. S. ) hafiflediği belirtilmektedir.

d) Diğer bir rivâyette, Hz. Ali ile birlikte birkaç kişinin de gittiği konu edilmekte ve büyü üzerinde onbir düğüm bulunduğuna değinilmektedir.

e) Nesâî’nin rivâyetinde ise, o büyünün sözü edilen kuyuda bir kaya­nın altına yerleştirildiği ve üzerinde onbir düğüm bulunduğu açıklanmak­tadır.

Buna benzer birkaç rivâyette de az farklı beyânlara yer verildiğini görmekteyiz.

Konuya bu açıdan bakınca, az yukarıda da değindiğimiz gibi, bir si­hir (büyü) olayının ortada olduğu ağırlık kazanırken, tesiri ve bulunup or­taya çıkarılması hakkında rivâyetler arasında bir birlik yoktur. O bakımdan olayın detayı şüphe arzetmekte, kesin bir ifade kullanmamıza imkân ver­memektedir.

O halde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle ilgili bir sihir (büyü) olayı vaki­dir; ancak bunun Onda fazla bir tesir meydana getirdiği söylenemez.

Olayı meleğin haber vermesine gelince: Allahʹa dosdoğru inanmayan ve dinin esaslarını kavrayamayan bazı sapık kişiler tarafından, insan ru­hu ve duygusu veya sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir meydana getir­mek için sihir ve büyüye baş vurulduğu bildirilmekte ve buna karşı en koruyucu âyetin Muavvezeteyn olduğu haber verilmektedir.

Konunun diğer önemli yanlarından biri de, Kurʹân-ı Kerîmʹde tevatür derecesindeki beyânla, müşriklerin, Hz. Muhammed (A. S. ) hakkında «Sihirlenmiş, büyülenmiş» iddialarının kesinlikle reddedilmesidir. Zâriyat Su­resi 52. âyetle, gönderilen her peygamber hakkında inkârcı müşriklerin «sâhir» ve «mecnûn» sözünü kullandıkları bildirilerek, peygamberlerin si­hirbaz ve aklî dengelerinin bozuk olmadığı kesinlik arzeden bir anlatımla belirtiliyor. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hakkında da «sâhir», «meshûr» ve «mecnûn» gibi yakışıksız sözlerin kullanıldığını da görüyoruz. (Bilgi için bak: İsrâ Sûresi: 47, Furkan Sûresi: 8, Şuârâ Sûresi: 153, 185. âyetin tefsiri)

Resûlüllahʹın (A. S. ) büyülendiğini haber veren hadîsleri aynen kabul edecek olursak Kur’ân’da belirtilip reddedilen iddiaların doğruluğunu ka­bul etmiş olmaz mıyız? Hayır.. Çünkü iki konu arasında fark vardır.

Ancak burada beş yorum karşımıza çıkmaktadır:

1- Hadîs ve rivâyetlere göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir yahudi tarafından sihirlenmiş ve az da olsa bunun tesiri altında kalmış; sonra da Muavvezeteyn sûrelerinin inmesiyle sihir ve büyünün tesiri sıfıra düşü­rülmüştür.

2- Konuyla ilgili hadîsler ve rivâyetler hem «haber-i ahâd» olarak bu­lunuyor, hem de olayın detayında birbirinden ayrılıyor. Konu her yönüyle itikadî bir anlam taşıdığından bu gibi hadîsler ve rivâyetler delil ve hüc­cet olarak alınabilir mi? Bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri ol­muştur.

3- Âyetlerle açık biçimde reddedilen «meshûr» ve «mecnûn» sıfat­ları, olumsuzluk yönüyle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hakkında devamlılık arzetmektedir. Hadîslerde belirtileni ise, gelip geçici bir sihir ve büyüdür ki, Resûlüllah’ın (A. S. ) ruhu, kalbi ve aklı üzerinde en küçük bir tesir oluş­turmamış; sadece dış organları ve sinir sistemi üzerinde az bir tesir mey­dana getirmiştir.

4- Felâk Sûresi’nin Mekke’de indiğini söyleyen güvenilir üç ilim ada­mı bulunuyor. Sözü edilen olayın ise Medine’de meydana geldiğine göre, bu sûrenin o olayla ilgili olarak indiği söylenebilir mi? Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde olayla alâkalı hadîslerle ihticacın doğru olmayacağı ortaya çıkmaktadır. Bu durumda hadîsler üzerinde daha ciddi araştırma yapılması gerekmez mi?

5- Felâk Sûresi’nin Medine’de indiğini söyleyen Katade’ye ve bir ri­vâyette İbn Abbasʹa (R. A. ) göre olayla sûre arasında bağlantı kurmak müm­kündür. Ancak Mekke’de indiğini söyleyenler çoğunluktadır. O bakımdan üçüncü maddedeki yorumu tercîh söz konusudur.

Buna bir altınca madde daha ilâve edersek, şu âyet üzerinde dur­mamızın çok yararlı olacağını söyleyebiliriz. Şöyle ki:

«Ey Peygamber! Rabbından sana indi­rileni teblîğ et; eğer etmezsen, (Rabbinin sana verdiği) peygamberliği teb­lîğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur ve şüphesiz ki Allah kâ­firleri amaçlarına eriştirmez» meâlindeki Mâide Sûresi 67. âyetle, Resûlül­lah’ın (A. S. ) insanlardan korunduğu ve korunacağı açıklanmaktadır. An­cak hangi hususlarda ve ne durumlarda korunacaktır? İlk akla gelen, pey­gamberlik görevini aksatacak hertürlü saldırı ve dengesizlikten korunaca­ğıdır. Nitekim 23 yıllık risâlet dönemi tam şuur, tam idrâk ve tam denge içinde geçmiştir. Bunda hiç şüphe yoktur. O halde bunun dışında cere­yan eden sözlü saldırı, yaralama, ekonomik ablukaya alınma ve benzeri tecavüzlerden korunmadığı gibi, zâhiri yönü, yani bedeni ve sinir siste­mi üzerinde kısmen olumsuz tesir yapan sihir ve büyüden de tamamıyla korunmadığı söylenebilir. Ancak sihir ve büyünün tesirinden korunması için Muavvezeteyn sûreleri indirilmiştir. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz melek değil insandır. Her insan gibi bazı şeylerden müteessir olması câiz ve mümkündür. Uhud Savaşı’nda yara alıp dişinin kırılması, yürür­ken ayağının kayması, bazan baş ağrısı hissetmesi bu cümledendir.

Konuyu özetliyecek olursak şu sonucu ortaya koyabiliriz: Bir yahudi tarafından yapılan sihir (büyü)den Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zahirî yö­nüyle az müteessir olmuştur. Ancak bu Onun risâlet görevini lâyıkıyla yü­rütmesine asla tesir etmediği gibi ruhu, kalbi, idrâki ve aklı üzerinde de olumsuz hiçbir tesir meydana getirmemiştir.

Muavvezeteynʹin Mekkeʹde indiği kabul edilirse, Resûlüllah’a (A. S. ) sihir ve büyü yapıldığıyla alâkalı hadîsler ve rivâyetlerin «haber-i ahâd» olduğunu dikkate alarak onlarla ihticac edilmemesinin daha uygun ola­cağı bir çıkış yolu olarak söylenebilir. Ancak bu da tartışma konusu ol­maktan kurtulamaz.

SİHİR VE BÜYÜ

Bakara Sûresi 102. âyetin tefsîrinde sihir ve muʹcize üzerinde durmuş ve aydınlatıcı bilgi vermiş bulunuyoruz. Burada ise, sihir ve büyü üzerinde durmak istiyoruz. Zira Resûlüllah’a (A. S. ) yapılan sihir, gerçek anlamda bir sihir midir, yoksa büyü müdür? İslâm ilim adamları «sihr»in üç manaya delâlet ettiğini belirtmişlerdir:

1- Birtakım tahayyüllerdir ki, hakikati yoktur. O bakımdan sihre, «gözbağcılık» ve «gözboyacılık» da denilmiştir. Nitekim A’raf Sûresi 116. âyette şöyle buyurulmaktadır: «(Musa onlara): «Önce siz atıverin» dedi. Bunun üzerine onlar hünerlerini ortaya atıverince, halkın gözlerini büyü­lediler ve onları hayli korkuttular da büyük bir sihir sergilediler. »

Âyette Arapça olarak «Seharû a’yüne’nâs» buyurulmuştur ki, bu bir bakıma gözbağcılık ve gözboyacılık anlamına da gelmektedir.

2- Cin ve şeytanlarla ilgi kurup onların yardımıyla birtakım geçici harikulâde olaylar ortaya koyup sergilemektir.

3- Küfür olduğunu bile bile benimseyip birtakım afsunlarda bulun­mak suretiyle bir süre eşyanın şeklini ve hareketini değiştirmektir. Firʹavn’ın sihirbazlarının ellerindeki urgan ve sopaları halkın gözünde yılana çevir­meleri bu cümledendir. (Geniş bilgi için bak: Firuzabâdi/Kamus tercümesi: Sihir maddesi)

Büyü, bazı yöntemler kullanılarak ruh ve beden üzerinde geçici, ârızî birtakım olumsuz tesir bırakmak anlamına gelir. Bu yöntem cinlerle irti­bat kurmak şeklindeyse, bir bakıma sihirle birleşir. Onun için Kur’ân ve hadîste «sihir» kelimesi anılarak bu kavramın yer aldığı konuya göre yo­rumlanabileceğine işâret edilmiştir.

Kur’ân’da Musa Peygamber’e (A. S. ) karşı çıkartılan sihirbazlardan açık ve net biçimde söz edildiğinden, «sihir» denilen bir yöntemin mevcut ol­duğu kesinlik kazanıyor. Nitekim günümüzde de gerek el çabukluğuyla, gerekse gözbağcılık ve gözboyacılıkla sihir sürdürülmekte ve herkes ta­rafından bunun gerçek olmadığı, sadece halkın gözüne öyle yansıdığı bi­linmektedir.

Sihir ve büyü konusu bilimsel açıdan yeterince ele alınmış değildir. Ancak bazı yöntemlerle insan ruhu ve duygusu üzerinde olumsuz tesirler icra edildiği kabul edilmektedir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize yönelik yapılan sihir ve büyü şekil ve muh­teva bakımından çok farklı rivâyetlerle nakledildiğinden ortada bir ola­yın olduğu kabul edilse bile, onun şekli ve neticesi şöyle veya böyledir demek pek isabetli olmaz.

FELÂK’IN RABBINA SIĞINMAK

«Felâk», birden fazla mânaya delâlet eden bir kelimedir. Eshab-ı Ki­râm ve Tabiîn’in bu hususta farklı yorum ve tesbitleri olmuştur. Onları şöyle özetliyebiliriz:

a) Câbir b. Abdillah’a (R. A. ) göre: Sabahın aydınlığıdır. Bu da fecr-i sâdık’ın doğmasıyla birlikte karanlık yarılmakta ve doğu ufkunda yatay ola­rak aydınlık belirmektedir.

b) İbn Cerîr ve İbn Merduye’nin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: Bu kelimeyle bütün insanlar kasdedilmektedir.

c) Amr b. Anbese’ye (R. A. ) göre: Cehennem’de bir kuyunun adıdır. O bakımdan bu konuda Resûlüllah’ın (A. S. ) bir açıklaması söz konusudur ki, yine aynı sahabî onu rivayet etmiştir.

d) Ukbe b. Âmir’e göre, Cehennem’de bir kapının adıdır. (Bilgi için bak: Şevkanî/Fethülkadîr: 5/521)

e) Kelbî’ye göre: Cehennemʹde bir vâdinin adıdır.

f) İbn Ömer’e (R. A. ) göre: Cehennem’de bir ağacın adıdır.

Bu yorumların en sahîh ve tercihe lâyık olanı, (a) maddesidir. Zira Hz. Âişe’nin (R. A. ) vahyin ilk dönemini anlatırken «misle felâkiʹs-sübhi» cüm­lesini kullandığını ve bunun «sabahın ilk aydınlığı» manâsına geldiğini görüyoruz.

Nitekim İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Araplar, «Bu, sabahın felâkından daha açıktır» derler ki, bununla sabahın ilk yatay aydınlığını kasdederler. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/254)

CENÂB-I HAKKʹIN YARATTIĞI ŞEYLERDEN YİNE ONA SIĞINMAK

Burada uslûb-i İlâhî olarak, genellemeden sonra özellemeye geçilmiş ve yaratılanlar arasında daha çok şu üç şeyden sakınıp ilâhî kudret ve inâyete sığınmamız emredilmiştir:

1- Gecenin karanlığından,

2- Düğümlere üfleyen falcı ve büyücülerden,

3- Haset duygusu kabardığı zaman hasetçiden..

Toplumu ve aileyi en çok tedirgin eden olayların çoğu bu üçünden kaynaklanır. Gecenin karanlığı çökünce fırsatçı soysuzlar, baskın yapmak isteyen düşmanlar, çapulcu hırsızlar ortaya çıkar da karanlıktan yarar­lanarak birtakım gayr-i meşru yollara saparlar.

Günümüzde medenî geçinen Amerika’da geceleyin elektriklerin bir, iki saat kesilmesiyle nasıl bir yağmacılığın başladığını duymayan kalmadı. Kalp ve kafalarına Allah ve Âhiret korkusu enjekte edilmeyip nefsanî duy­gularıyla başbaşa bırakılan insanların her fırsatı kendi lehlerine değer­lendireceklerinde şüphe yoktur.

Falcılık, üfürükçülük ve büyücülüğü sanat haline getirip bunları ge­çim vasıtası olarak kullanan ve böylece saf insanları, dinî bilgisi az, genel kültürü çok zayıf olanları aldatıp sömüren ve bu yolla yaptığı hayâlî tel­kinlerle bazı kimseleri zan ve şüphe altında tutanlar da toplumun bir ayrı baş belâsı Ve yüz karasıdırlar.

Bu konuda uzmanlaşan falcı ve büyücünün insanın sinir sistemi ve ba­zan da ruhî yapısı üzerinde birtakım olumsuz tesirleri olabilir. Allahʹın yük­sek kudretine sığınıp O’nun âyetlerini, özellikle de Muavvezeteyn sûreleri­ni okumak en tesirli yöntemdir.

İslâm Dini, fert, aile ve toplumu bu gibi parazitlerin şerrinden koru­mak için birçok maddî ve mânevî müeyyideler koymuştur. En azından, ga­ipten haber veren kimseye baş vurmayı, ona inanmayı, haram kılıp büyük günahlardan saymış ve inanarak onlara gidip dedikleriyle amel edenin Al­lah’tan ve peygamberinden ilgisinin kesileceğini; ona doğru gidip de amel etmeyenin namazının kırk gün kabul olunmayacağını haber vermiştir. Bu­na karşılık ruhî depresyon geçiren, stres içinde dengesini kaybeden Müs­lümanlara, hiçbir maddî kazanç ve çıkar beklemeksizin sırf Allah rızası için şifâ âyetlerinden okumak yasaklanmamıştır. Zira gerek Resûlüllahʹın (A. S. ) gerekse ashabının bu yola ve çareye de baş vurdukları sahîh rivâyetler­le sâbit olmuştur.

Haset (kıskançlık), gıpta sınırını aştığı takdirde bir iç maraz halini alır ve tedavisi çok zor olur. O bakımdan İslâm, gıptayı meşru sayarken hasedi haram kılmıştır. İlimde ve ahlâkta kendimizden üstün olanlara; dün­yalık konusunda bizden aşağıda olanlara bakmamızı ısrarla tavsiye eder­ken birtakım mânevî müeyyideleri de birlikte ortaya koymuştur. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Sizden biriniz (mal ve dünyalıkça) kendisinden yukarı (üstün) olana bakmasın; ama kendisinden aşağı olana baksın. » (Müsned-i Ahmed: 2/243)

«Sizden biriniz kendisinden malca ve hılkatça (fiziksel yapıca) üstün kılınan kimseye baktığı zaman, hemen arkasından bu hususta kendisinden aşağı seviyede olana baksın. » (Müsned-i Ahmed: 2/314)

«(Mal ve dünyalıkça) sizden aşağı olana bakın, sizden yukarı (üs­tün) olana bakmayın. » (Tirmizî/kıyâmet: 58- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/234, 482)

Vekab: Birden fazla manâya delâlet eder. O bakımdan müfessirlerin yorum ve tesbitleri farklı olmuştur. Şöyle ki:

a) Gece ve gecenin ilk karanlığı,

b) Gasak, gece; vekab, onun girmesi,

c) Gasak, gece; vekab onun karanlığının devam etmesi,

d) Gecenin soğuk havasının başlaması,

e) Güneş ve batması,

f) Ay’ın tutulması demektir.

Bunlardan (a) ve (b) maddesindeki yorumlar ağırlık kazanmıştır. Böy­lece bütün şerlerden ve özellikle sözü edilen üç şeyden, tedbir alıp Al­lah’a sığınmak, mü’mine Rabbisi tarafından güven ve şifa havası estirir. Sonra da bu gibi hallerde Allah’ın mübarek isim ve sıfatının anılmasıyla şerler defolur.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa hamd ol­sun. Her türlü şer ve kötülükten, dengesizlik ve azgınlıktan Oʹna sığınır, rahmet ve inâyetini dileriz. Muavvezeteyn sûreleriyle bize korunma yol ve yöntemini açıklayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve Onun âl ve asha­bına salât-ü selâmlar olsun.

Felâk Sûresi’yle Nâs Sûresi arasındaki münasebet:

Bu iki sûre birbirini tamamlamakta ve teavvüz konusunda her ikisi de mânevî destek ve kalkan olmaktadır.