İHLÂS SÛRESİ
İbn Mesʹûd, el-Hasan, Atâʹ, İkrime ve Câbirʹe göre, Mekke’de; Katade, Dahhak, Süddî ve bir rivâyette İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, Medineʹde inmiştir. (Bilgi için bak: Şevkanî/Fethülkadîr: 5/513)
Allâme Zemahşerî’nin tesbitine göre: Nâs Sûresiʹnden sonra inmiştir. (Tefsîr-i-Keşşaf: 4/817)
Sûrenin birçok isimleri vardır; ama daha çok «Tevhîd Akidesi»nde ihlâsın söz konusu olduğundan, ona İhlâs Sûresi denilmiştir.
Âyet sayısı: 4
Kelime »: 15
Harf »: 47 (Lübabu’t-te’vîl: 4/425)
Sûrenin kapsadığı başlıca konu:
Cenâb-ı Hakkʹın varlığı, birliği konu edilmekte ve bunun gereği olan dört sıfatına yer verilerek aydınlatıcı bilgi verilmektedir.
MEÂLİ:
1- De ki: O Allah Birʹdir.
2- Allah dâimdir, mutlak anlamda ihtiyaçsızdır, her şey O’na muhtaçtır.
3- Doğurmamıştır, doğurulmamıştır.
4- Hiçbir şey Oʹna denk ve benzer değildir (ve olamaz da).
İNİŞ SEBEBİ
Buharî kendi tarihinde, İmam Ahmed kendi Müsnedʹinde, Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Huzayme, İbn Ebî Âsim kendi eserlerinde, Beğavî kendi Muʹcemʹinde, İbn Münzir, Ebûʹş-Şeyh, Hâkim ve Beyhakî’nin Ubeyd b. Kâb (R. A. ) dan yaptıkları rivâyete göre:
«Müşrikler, yani putları da ilâh kabul edip Allah’a ortak koşanlar, Hz. Peygambere (A. S. ) dediler ki: «Ya Muhammed! Rabbim bize vasfedip nesebinin ne olduğunu anlat. » Bunun üzerine Cenâb-ı Hak KUL HUVALLAHU AHAD sûresini indirdi. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/513)
Şüphesiz doğan her şey ölüme mahkûmdur ve ölen her şeye de başkası vâris olur. Cenâb-ı Hak ise, ezelî ve ebedîdir. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır ki ölüm olayıyla yüzyüze gelsin. Ölmeyecek ki başkası Oʹna vâris olsun.
İhlâs Sûresi’yle bu incelik yansıtılmakta ve Tevhîd İnancı’nın İhlâs düzeyinde korunması emredilmektedir.
Ebû Yaʹlâ, İbn Cerîr, İbn Münzir, Taberânî, Ebû Nuaym ve Beyhakî’nin Câbir (R. A. )dan yaptıkları rivâyete göre: «Bedevilerden biri Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e geldi ve şöyle dedi: «Bize Rabbınızın nesebini anlatır mısın? » Bunun üzerine İhlâs Sûresi indi. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/512)
İmam Süyûtî bu hadîsin isnadını hasenlemiştir.
İbn Cerîr’in İbn Humayd tarikiyle Saîd’den yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle haber vermiştir: «Yahudilerden bir grup adam, Hz. Peygamber’e (A. S. ) gelerek dediler ki: «Ya Muhammed! Allah halkı yaratmış, ya O’nu kim yaratmıştır? » Onların bu şuursuzca sorusuna çok öfkelenen Resûlüllâh (A. S. )ın rengi değişti. Sonra da Rabbından yana gayret-i diniyesi kabardı ve yerinden kalkıp onların üzerine yürüdü. Derken Melek Cebrâil geldi, Onu sakinleştirdi ve: «Ya Muhammed! Kanadını alçalt (öfkeni yen). Onların sorduğuna karşılık Allah’tan cevap geldi ve Allah’ın şöyle buyurduğunu bildirdi: KUL HUVALLAHU AHAD.. (sûresini okudu). »
Peygamber (A. S. ) o yahudi grubuna bu sûreyi okuyunca, bu defa onlar: «Ya Muhammed! Şimdi de bize Rabbim vasfedip anlat: Hilkati, pazusu, kolu... nasıldır? » diye bir soru yönelttiler. Peygamber (A. S. ) bir öncekinden fazla öfkelendi ve yerinden kalkıp onlara doğru süratle yürüdü. Derken Melek Cebrâil geldi, ilk tavsiyeyi yaptı ve onların sorduğuna cevabı da getirmiş oldu. O da şu âyettir: «(Yahudîler), Allah insana hiçbir şey indirmemiştir, diyerek Allah’ın kadr-u kıymetini, azâmet ve kudretini bilip anlayamadılar.. » (En’âm Sûresi: 91- İbn Cerîr/Câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/221, 222)
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) diyor ki:
«Bir adam başka bir adamın İhlâs Sûresiʹni tekrar tekrar okuduğunu duyuyor ve bu sebeple onun kıraatini azımsıyor. Sabah olunca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe gelip durumu anlattı. Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, bu sûre Kurʹânʹın üçte birine denk gelir» diye buyurdu. » (Tirmizî/sevâbü’l-Kur’ân: 10- Buharî/fezâil-i Kur’ân: 13- Müslim/müsafirîn: 259, 261- Nesâî/iftitah: 69- Ahmed: 2/429- 3/15, 23- 4/122- 6/404)
Diğer bir rivâyette deniliyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ashabına şöyle buyurdu: «Sizden biriniz bir gecede Kurʹânʹın üçte birini okumaktan âcizlik gösterir mi? » Bu söz ashaba ağır geldi ve şöyle dediler: «Ya Resûlellah! Bizden kim buna güç getirebilir? » Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onlara: «Kul Huvallahu Ahad.. Kurʹânʹın üçte birine muâdildir» buyurdu. » (Müslim/müsafirîn: 260- Dâremî/fezâil-i Kur’ân: 24- Ahmed: 6/443, 447)
Ebû Derdâ (R. A. )den yapılan rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şöyle buyurduğu haber verilmektedir:
«Şüphesiz Cenâb-ı Hak Kurʹânʹı üç kısma ayırmış bulunuyor: Kul Huvallahu Ahad onun üç kısmından biridir. » (Sahîh-i Buharî- Sahîh-i Müslim)
Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz çıkageldi ve şöyle buyurdu: «Size Kur’ânʹın üçte birini okuyacağım! » Sonra da Kul Huvallahu Ahad Sûresini sonuna kadar okudu. » (Sahîh-i Müslim)
Kudsî Hadîs:
Aziz ve Celîl olan Allah buyurdu: «Ademoğlu beni yalanladı; bu onun hakkı değildir. O bana sövüp saydı; bu da onun hakkı değildir. Beni yalanlaması, «Artık öldükten sonra O beni hayata geri çevirmeyecektir» demesidir. Oysa ilk yaratmak, onu öldükten sonra tekrar hayata döndürmekten bana daha kolay değildir. Onun bana sövüp sayması şöyle demesidir: «Allah oğul edindi. » Oysa Ben bir olanım; hiçbir şeye ihtiyaç duymam. Doğurmadım ve doğurulmadım. Hiçbir şey bana denk, (ortak ve benzer) olamaz. » (Buharî/tefsîr: 2, 112, 201- Nesâî/cenâiz: 117- Ahmed: 2/317, 350)
Hz. Âişe (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir adamı bir müfrezenin başında bir tarafa gönderdi. O da arkadaşlarına Kul Huvallahu Ahad ile (bütün namazları kıldırmayı) âdet edindi. Müfreze dönünce durumu Resûlüllah’a (A. S. ) arzetti. Resûlüllâh (A. S. ) onlara: «O adama bir sorun, niçin böyle bir uygulamada bulunuyor? » Sordular; o da şu cevabı verdi: «Bu sûre Rahman olan Allahʹın sıfatıdır. O bakımdan onu okumayı seviyorum. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Kendisine haber verin ki, Allah da onu seviyor. » (Buharî- Nesâî/iftitah: 69)
Enes (R. A. ) diyor ki:
«Ensar’dan bir adam, Kuba Mescidiʹnde cemaate imamlık ediyordu. Ancak onlara kıldırdığı her namazda ne okuyacaksa, ondan önce İhlâs Sûresiʹni okuyordu. Öylece (diğer sûre ve âyetlere) başlayıp okuyor ve her rekâtte bunu böyle uyguluyordu. Cemaati ona: «Sen bu (İhlâs) suresiyle başlayıp okuyorsun, sonra da onunla yetinmeyip bir diğer (sûreyi) okuyorsun. Ya yalnız İhlâsʹı oku, ya da onu bırak başka bir sûre oku» dediler. O da onlara: «Ben İhlâs Sûresiʹni terkedecek değilim. İsterseniz size bu şekilde imamlık ederim, istemezseniz, imamlığı bırakırım» dedi. Cemaat ise bu hususta onu kendilerinden üstün gördükleri için başkasının imamlık yapmasını hoş ve uygun görmüyorlardı. O bakımdan Peygamberʹe (A. S. ) geldiklerinde durumu Ona bildirdiler. Peygamber (A. S. ) o adama: «Arkadaşlarının sana tavsiye ettiğini yerine getirmekten seni alıkoyan şey nedir? Hem her rekâtte bu sûreyi iltizam etmene seni iten sebep nedir? » diye sordu. Adam şu cevabı verdi: «Ya Resûlellah! O sûreyi çok seviyorum. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «İhlâs Sûresiʹni sevmen, seni Cennetʹe sokacaktır. » (Buharî/ezan: 106- Tirmizî/sevâbü’l-Kur’ân: 11)
Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) diyor ki:
«Ashabdan Katade b. Numân (R. A. ) bütün bir gece Kul Huvallahu Ahad Sûresiʹni tekrarlayıp durdu. Onun bu durumu ve tutumu Resûlüllahʹa (A. S. ) bildirilince, şöyle buyurdu: «Canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, bu sûre Kurʹânʹın yarısına veya üçte birine denk gelir. » (Müsned-i Ahmed.: 3/15, 35)
Ubey b. Kâb (R. A. ) veya Ensar’dan bir adam diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Kul Huvallahu Ahad Sûresiʹni okuyan kimse, Kurʹân’ın üçte birini okumuş gibi olur. » (Nesâî- Müsned-i Ahmed)
İmam Mâlikʹin yaptığı rivâyete göre, Ebû Hüreyre (R. A. ) şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) ile birlikte geliyorduk. Derken bir adamın Kul Huvallahu Ahad Sûresi’ni okuduğunu duydu ve şöyle buyurdu: «Vâcip oldu! » Ben de: «Ya Resûlellah! Ne vâcip oldu? » diye sordum. Buyurdu ki: «Cennet vâcip oldu (ona). » (Tirmizî/sevâbü’l-Kur’ân: 11- Nesâî/iftitah: 69- Taberânî/Kur’ân: 18- Ahmed: 2/302, 536, 5/376)
Muâz b. Habîb’in babası şöyle demiştir:
«Hem susadık, hem de karanlıkta kaldık. Bu arada Peygamberʹin (A. S. ) gelip bize namaz kıldırmasını bekledik. Az sonra Peygamber (A. S. ) çıkageldi ve benim elimden tuttu da şöyle buyurdu: «Söyle! » Ben sustum, bir şey demedim. O yine: «Söyle! » diye emretti. Ben de: «Ne söyleyeyim? » diye sordum? Buyurdu ki: «Her gün akşamlayın ve bir de sabahleyin üçer defa Kul Huvallahu Ahad ve Muavvezeteyn (veya Muavvizeteyn)i oku. (Evet) her gün iki defa okuman sana yeter. » (Abdullah b. İmam Ahmed- İbn Kesîr: 4/568- Ebû Dâvud/vitir: 19- Nesâî/istiâze: 1- Müsned-i Ahmed: 5/312)
Muâz b. Enes el-Cühenîʹnin babasından yapılan rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur: «Kim, Kul Huvallahu Ahad Sûresiʹni sonuna kadar on defa okursa, Allah onun için Cennetʹte bir saray yapar. »
Bunun üzerine Ömer (R. A. ):
O takdirde biz bunu çokça okur, sarayların çoğalmasını arzularız» dedi. Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Allah daha fazla çoğaltandır ve daha güzelini verendir. » (Dâremî- Müsned-i Ahmed)
Hz. Âişe (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz her gece döşeğine uzanacağı zaman iki avucunu birleştirip üflerdi: Kul Huvallahu Ahadʹı ve Kul Euzü Bî-Rabbiʹl- Falâk ile Kul Euzü Bi-Rabbi’n-Nâsi sûrelerini okur, avucuna üfler ve önce başına ve yüzüne sürmek suretiyle bedeninin her tarafına dokundurur ve bunu üç defa tekrarlardı. » (Buharî/tıb: 39)
İHLÂS SÛRESİ KURʹÂNʹIN ÜÇTE BİRİNİN ÖZETİDİR
İhlâs Sûresi, «Tevhîd İnancı»nın özünü ve mayasını oluşturmaktadır. O bakımdan bu sûreyle her çeşit küfür, inkâr, şirk ve Cenâb-ı Hakk’a yakışmayan sıfatlar reddedilmekte, ezelî ve ebedî kudret sâhibi olan Allah’ın varlığı ve birliği en anlamlı ve kâmil mânada kalp ve kafalara işlenmektedir.
Bunun için İslâm’da ve Kur’ân’da İhlâs Sûresiʹnin ayrı bir yeri ve büyük önemi söz konusudur. Kur’ân-ı Kerîm iyice incelendiğinde, üçte birinin «Tevhîd İnancı»yla, İlâhî isim ve sıfatlarla, buna ters düşen çarpık akide ve görüşleri redle içiçe olduğu görülür.. Hadîste ifadesini bulduğu gibi, «İhlâs Sûresi, Kurʹânʹın üçte birine denktir» sözü, üzerinde dikkatle durulacak bir gerçeği yansıtmakta ve bu sûrenin taşıdığı mâna ve hükümlere daha ciddi yönelmemizi ilham etmektedir. Böylece İhlâs Sûresiʹni sözü edilen açıdan tefsîr edebilmek için birkaç cilt olacak bir emeğin ortaya çıkacağını unutmamak gerekir.
Hiç şüphe yok ki, İhlâs Sûresi, kâinatın denge ve düzeninin formülü; onun bir bütünlük içinde hareketinin plânı, İlâhî vahdaniyetin beyanı ve Cenâb-ı Hakk’ın tek tasarruf sâhibi bulunduğunun proğramıdır. O bakımdan ashab ve tabiînden birçok ilim adamı, göklerle yerin İhlâs Sûresi üzerine kurulduğunu belirtmiştir. O nedenle bu sûre kâinatta mutlak sûrette hâkim olan İlâhî tasarrufu yansıtmakta ye Allahʹı, kemâl sıfatlarıyla bilmenin anahtarını vermektedir.
İhlâs Sûresinin bu kadar geniş konuları içerip Kur’ân’ın üçte birini özetlediğini dikkate alanlar onun yirmi kadar ismini tesbit etmişlerdir. Nitekim Fahrüddîn Râzi onları şöyle sıralamıştır:
1- Tefrîd Sûresi
2- Tecrîd »
3- Tevhîd »
4- İhlâs »
5- Necat »
6- Velâyet »
7- Nisbet »
8- Mârifet »
9- Cemal »
10- Mukaşkışa »
11- Muavvize »
12- Samed »
13- Esas »
14- Maniâ »
15- Muhzar »
16- Müneffere »
17- Beraet »
18- Müzekkire »
19- Nûr »
20- Emân »
Açıklama:
Tefrîd: Allah’ı birleyip eşi, ortağı olmadığını vurgular.
Tecrîd: Cenâb-ı Hakk’ı, kendisine yakışmayan, zât-i ulûhiyetine ters düşen bütün sıfat ve benzerlerden ayırıp O’nu kudretinin sınırsızlığına yakışan sıfatlarla belirler.
Tevhîd: Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, birliğini, eşsizliğini, ortaktan ve yardımcıdan beri olduğunu isbatlar.
İhlâs: Sadece Cenâb-ı Hakk’ın selbî sıfatlarıyla anılmasını emreder. Zira bu sıfatlar O’nun Celâline yakışan sıfatlardır; yakışmayan bütün sıfatları selb edip atar.
Aynı zamanda bu sûredeki beyâna inanıp benimseyen kimse, Allah’ın dininde İhlâs (samimiyet, ciddiyet) üzere olur. Bu inançla ölen kimse Cehennem’den kurtulur.
Necat: Okuyup dosdoğru imân edeni, dünyada küfür ve şirkten; âhirette de ateşten kurtarır.
Velâyet: Bu sûreyi edeple okuyan kimse Allahʹın dostlarından olup velâyet makamına yükseltilir.
Nisbet: Allahʹın nesebini soranlara en susturucu ve doyurucu cevap olur.
Mârifet: Allahʹı bilmek ancak bu sûreyi bilmekle tamamlanır ve Oʹnun varlığı, birliği bu sûreyle özetlenip kalplere işlenir.
Cemâl: Allah hep Cemîlʹdir, zatına has güzelliktedir ve güzelliği sever. Bu sûreyle O’nun güzelliği hem yansıtılır, hem de o güzelliğin tecellisine mazhar olmamız istenir.
Mukaşkışa: Bu sûreyi bilip anlayan kimse, şirk ve nifak hastalığından beri olur. Bu hususta mânevî şifaya kavuşur.
Samed: Bu sûre ile Allah’ın mutlak ganî olduğu, hiçbir şeye ve şahsa muhtaç olmadığı ve her şeyin aralıksız O’na muhtaç durumda olduğu vurgulanır.
Esas: Göklerle yer bu sûrenin esası üzerine kurulmuştur. Öyleki «Tevhîd» kâinatın temeli ve hikmeti kılınmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu inceliğe değinerek, «Tevhîd»e ters düşen akidenin ne kadar şuursuzca, bilgisizce bir yakıştırma olduğunu şöyle açıklamaktadır: «Rahmân (olan Allah) çocuk edindi» dediler. And olsun ki çok çirkin ve de büyük bir söz ortaya attınız. Neredeyse Rahmânʹa çocuk isnad etmelerinden dolayı gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecek! » (Meryem Sûresi: 88-91)
Mâniâ: Bu sûreyi okuyup gereğince amel edene kabir azâbı dokunmaz ve Cehennem kokusu ona uzanmaz. Çünkü bu sûre onlara engel olur.
Muhzar: Bu sûre okununca melekler hazır olup onu kemâl-i edeple dinlerler.
Müneffere: Bu sûre okunmaya başlanınca şeytan oradan uzaklaşır.
Beraet: Bu sûreyi okuyan bir adam için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Gerçekten bu adam şirkten (Allahʹa ortak koşmaktan, Oʹnu inkâr etmekten) beri oldu» buyurmuştur. Aynı zamanda bu sûreyi okuyup gereğince amel edene ateşten kurtulma beratı verilir.
Müzekkire: Bu sûre, okuyucusuna ve dinleyicisine hâlis, katıksız «Tevhîd»i hatırlatır.
Nûr: Bir olan, eşi, dengi, ortağı, benzeri olmayan Cenâb-ı Hak göklerin ve yerin Nûrʹudur. Böylece «Tevhîd», kâinatın temeli olduğu gibi, nûru da bulunuyor.
Emân: Kudsî Hadîs’te Şanı Yüce Allah buyurdu: «Kulum LÂ İLÂHE İLLALLAH deyince benim kalʹeme girmiş olur. Artık kim benim kalʹeme girerse azabımdan emîn olur. »
CENÂB-I HAKKʹA HAS BİR SIFAT: AHAD
«De ki: O Allah Birʹdir. »
«Bir»dir diye çevirisini yaptığımız «ahad» ancak sıfat olarak Cenâb-ı Hak hakkında kullanılır. Öyle ki, «Allahu Ahad» denilir, «Resûlün Ahad», «dirhemün ahad» denilmez. Sadece «Resûlün vâhid», «dirhemün vâhid» denilir. Nitekim Ebûlbaka’ya göre, «ahad» kelimesinin hemzesi aslîdir, yani kelimenin kendisindendir. «Vâhid»de tahsîs yoktur, ama «ahad»da tahsîs vardır. Şöyle ki: «Lâyukavimuhu vâhidün» denilince, «Bir kişi ona mukavemet edemez» demek olur. Böylece iki veya daha fazla kişinin ona mukavemet edeceği hemen zihnimizde belirir. Ama «Lâ yukavimuhu ahadün» denilince, «Hiç kimse ona mukavemet edemez» manâsı ortaya çıkar. Hem «vâhid» sayılara girmekte, «ahad» girmemekte, birler basamağında yer almamaktadır. Aynı zamanda âyette «ahad» kelimesinin nekre (belirsiz) kullanılması üzerinde durularak «es-Samed» sıfatının mârife (belirli) kullanılmasına nisbetle ayrı bir mâna ve hüküm taşıdığı söz konusudur. Şöyle ki: «Ahad», zât-i İlâhîye has olup başkası hakkında pek kullanılmadığı için belirsiz getirilmiştir. Samed sıfatı az değişik mânayla insanlar hakkında da kullanıldığı için belirli olarak kullanılmıştır.
ALLAH SAMEDʹDİR
Cenâb-ı Hak mutlak anlamda «samed»dir. Hacetler hissedildikçe O’na baş vurulur; ihtiyaç doğdukça Oʹnun kapısına yönelinir ve O, bütün hacetleri noksansız karşılama kudretine sâhiptir. Nitekim İbn Abbas (R. A. ) ile Dahhak de bu sıfatı belirttiğimiz şekilde yorumlamıştır.
Bununla beraber bu sıfatı az farklı şekilde manalandırıp yorumlayanlar da olmuştur :
1- Sıkıntılı ve darlıklı günlerde, ihtiyaçların arttığı dönemlerde kendisine baş vurulan seyyid (efendi, ileri gelen)...
Zira bu mânâ ile «samed» insana sıfat olmaktadır.. Aynı zamanda o seyyidin de öyle günlerde baş vurmak isteyeceği bir merci söz konusudur.
2- Dâim ve bâki olan.
3- Ubey b. Kâb’e (R. A. ) göre: Doğurmayan, doğurulmayan demektir ki, «Lem yelid ve lem yûled» cümlesi bu sıfatın bir bakıma tefsîri oluyor.
4- Hz. Ali (R. A. ), Ebû Vâil Şakîk b. Seleme ve Süfyan’a göre: Samed, şu seyyiddir ki onun efendiliği ve baş olmaklığı çeşitli şeref ve kerem doğrultusunda doruğuna yükselmiştir.
5- Ebû Hüreyre’ye (R. A. ) göre: Her şeyden ve herkesten müstağni olan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zat demektir.
6- Süddî’ye göre: Rağbet edilecek konularda maksûd; musîbet ve sıkıntılarda yardımı matlûb olan zat demektir.
7- Hüseyin b. Fazl’a göre: Dilediğini yapan, yapabilen; irâde ettiğini hükmeden, hükmedebilen zat demektir.
8- Kendisinde hiç kusur bulunmayan kâmil ve ekmel zat hakkında da kullanıldığı vâkidir.
9- el-Hasan, İkrime ve İbn Cübeyr’e göre: Cevfi (karın boşluğu, iç boşluğu) olmayan demektir.
Birinci ve ikinci yorum ağırlık kazanmıştır. Biz de âyetin meâlini ve tefsirini ona göre düzenledik.
CENÂB-I HAK DOĞURMAMIŞTIR, DOĞURULMAMIŞTIR
Arap müşrikleri, «Melekler Allahʹın kızlarıdır»; Yahudîler, «Üzeyr, Allahʹın oğludur»; Nasârâ (Hıristiyanlar), «İsa, Allahʹın biricik oğludur» diyerek «Ahadiyet Akidesi»ni bozdular. «Tevhîd İnancı»na ters bir yol tuttular. Cenâb-ı Hak, zât-i ulûhiyetinin bu gibi beşeri sıfatlardan pak ve münezzeh bulunduğunu belirterek «ahad», «samed» sıfatlarıyla mevsûf bulunduğunu; doğurmanın ve doğurulmanın sonradan yaratılan canlılara ait bir sıfat bulunduğunu, bu gibi sıfatların da kendisine nisbet edilemiyeceğini, “lem yelid ve lem yuled” cümlesiyle açıklamakta ve yukarıda belirtilen çarpık inançları reddetmekte ve dolayısıyla hem Tevratʹta, hem de İncil’de böyle bir akideye yer verilmediğini; ancak bu kitaplara insan sözünün karışmasıyla «Tevhîd İnancı»nın zede aldığını dolaylı şekilde bildirmektedir.
Çünkü bilfarz, Allah’ın doğurulduğunu veya doğurduğunu söyleyecek olursak, illet-malûl zincirini kesintisiz sonsuza dek uzatarak fâsit bir daire içinde sıkışıp kalırız ve olumlu hiçbir sonuç elde edemeyiz. Bilimsel olarak da illet-malûl zincirinin bir noktada kesilmesi gereklidir. İşte o nokta Cenâb-ı Hakk’ın zatıdır! yani O, illet-i ulâ (ilk illettir), O’nun üstünde bir illet yoktur ki O malûl olsun.
ALLAHʹIN DENGİ, BENZERİ YOKTUR
«Hiçbir şey Oʹna denk ve benzer değildir (ve olamaz da). »
Allah ezelî ve ebedîdir. O, kemal sıfatlarıyla ve o sıfatların tecelli ve tezahürleriyle tanınır ve bilinir. Zatı bilinmez. O, hep birdir. Dengi, benzeri, nazîri, arkadaşı, eşi ve evlâdı yoktur. Çünkü O, ne doğurmuş, ne de doğurulmuştur. Başlangıcı yok ki, baba ve anası düşünülebilsin. Rakibi yok ki, dengi ve benzeri bulunsun. O nasılsa öyledir ve hep olduğu gibi kalacaktır. Zira O’nun varlığı, O’nun hakikatinin gereğidir. Oʹnun hakikati ise, yokluğu aslâ kabul etmez, yani yokluk O’na ârız olamaz. Diğer hakikatler ise, yokluğu kabule müsaittir. Öyle ki, Allah’ın zatı nasıl öncesiz, sonrasız, bölünmez ve değişmezse, O’nun sıfatları da öncesiz ve sonrasızdır. Bunun için Cenâb-ı Hakk’ın zatının dengi, benzeri, ortağı yoksa, sıfatının da öyle. Meselâ O’nun ilmi eşsiz ve benzersizdir. Çünkü O’nun ilmi ne zarurî, ne de istidlâlîdir; ne duygudan istifade edilmiş, ne de rivâyetten sağlanmıştır. Onda yanılma, sapma, hatâ ve kayma söz konusu olamaz. Sonradan yaratılıp vücudu mümkün olanların ise, ilimleri belirtilen yollardan elde edilir ve her zaman yanılma payı söz konusudur.
ALLAHʹIN EZELÎ VE EBEDÎ OLDUĞUNU BELİRLEYEN DÖRT SIFAT
Şüphesiz ki gerek kâinatın her parça ve ünitesinde, gerekse bütünlüğünde hâkim olan plân, proğram, denge ve düzen, mutlak bir yaratıcının varlığını ve birliğini isbatlamakta ve en ince hesapların, en mükemmel fiziksel ve kimyasal kanunların birbirini izlemesi ve tamamlaması, kâinatın oluşmasında tesadüfün yeri bulunmadığını kesin biçimde ortaya koymaktadır. Ancak bu yaratıcının zatını ve mahiyetini bilmemiz mümkün değildir. Çünkü o üç boyutun, (diğer bir görüşe göre dört boyutun) (Zaman’ı da bir boyut sayanlara göre.) dışındadır; zaman ve mekân kavramlarıyla kayıtlı değildir. O bakımdan da her türlü ölçünün ve takdirin üstünde ve ötesindedir. İnsanlar ve diğer canlılar ise, böyle değildir. Her bakımdan sınırlıdır ve insanın aklı, düşüncesi ve duygusu da sınırlıdır. Böyle olunca da, sınırsız olan Cenâb-ı Hakk’ın zatını idrak etmesi; Oʹnun hüviyet ve mahiyetini bilip kavraması mümkün değildir.
Gerçek bu olunca, biz O öncesiz ve sonrasız yüksek kudreti ancak sıfatlarının tecelli ve tezahürleriyle bilmekte ve imân etmekteyiz.
İşte konumuzu oluşturan İhlâs Sûresi bizi bu hakikate götürmekte ve Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini tanıtan dört câmi’ (toplayıcı) sıfatını vermektedir:
1- Samed
2- Lem yelid
3- Velem yûled
4- Velem yekün lehü küfuven ahad..
Açıklama:
Bir olup öncesiz ve sonrasız olan Zât-i Hakk’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması; ama varlıkta mevcut olan her şeyin istisnasız ve aralıksız O’na muhtaç bulunması ve O’nun mutlak anlamda müstağni olması gerekir. O bakımdan «samed» sıfatı bu ve benzeri mâna ve özellikleri taşımakta; Allah hakkında vaki bütün şüpheleri reddetmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın bir ve samed olması ise, O’nun doğurmayacağını ve aynı hikmetle doğurulmadığını; sonra da O’nun dengi ve benzerinin söz konusu olamıyacağını zarurî kılmaktadır. İşte ikinci, üçüncü ve dördüncü sıfatlar O’nun bu özelliklerini yansıtmakta ve her türlü şirki reddetmektedir.
Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Kul Huvallahu Ahad (sûresi), Kur’ân’ın üçte birine denktir» buyurmuştur.
İhlâs Sûresiʹyle Falâk Sûresi arasındaki münasebet:
İhlâs Sûresi’yle, Cenâb-ı Hakk’ın öncesiz ve sonrasız olduğu belirtilirken, O’nun her türlü sınır, ölçü, takdîr ve tesbitin ötesinde ve üstünde olan varlığı ve birliği açıklandı. Arkasından dört ayrı sıfatı sıralanarak Oʹnun benzersiz özellikleri konu edildi.
Felâk Sûresi’yle, yukarıda belirtilen sıfat ve özellikleriyle tanınan, bilinen Cenâb-ı Hakk’ın her çeşit şer ve kötülükten sığınılacak tek merci’ olduğu açıklanıyor.
Bize bu sûrenin de tefsîrini müyesser kılan Zât-i Ahadʹa sonsuz hamd-u senâlar; O’nu bize sıfatlarıyla ve o sıfatların tecelli ve tezahürleriyle tanıtan, doyurucu, inandırıcı ve kalıcı bilgi veren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.