Tebbet Suresi 1-5. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

تَبَّتْ يَدَا اَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ مَا اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ وَامْرَاَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ

1.

Ebu Leheb'in elleri kurusun. Zaten kurudu.

Diyanet İşleri

2.

Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı.

3.

O, bir alevli ateşe girecektir.

4-5.

(4-5) Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

TEBBET SÛRESİ

Müfessirlerin icmaıyla sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/234) Nitekim İbn Merduye’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas (R. A. ), İbn Zübeyr ve Hz. Âişe (R. A. ) şöyle demişlerdir: «Tebbet Sûresi Mekkeʹde inmiştir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/511)

Birinci âyetinde Ebû Leheb’in iki elinin kuruyup helâk olduğu, yani Hakk’ı red ve inkâr etmesiyle kendini sonu gelmeyen bir hüsrana ittiği ko­nu edilmekte ve bu isim aynı zamanda sûreye de isim olmaktadır.

Allâme Zemahşerî’nin tesbitine göre: Bu sûre, Fâtiha Sûresiʹnden sonra inmiştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/813)

Sûrenin kapsadığı konu:

Resûlüllâh (A. S. ), aldığı emir gereğince, önce kendi yakınlarını İs­lâm’a dâvete başlamış ve bu emri uygulama alanına korken ilk tepki am­cası Ebû Leheb’den gelmiştir. Cenâb-ı Hak bu olayı özetliyerek ibretli bir tablo halinde gözler önüne sermekte ve yaşamakta olan inkârcı inatçıla­rın bundan öğüt ve ibret almalarını istemektedir.

Sûre’de Ebû Leheb’in isminin anılması, o tiynette olanları sembolize etmesine yönelik bulunuyor. Bu azgın müşrikin eşinden bahsedilip adının anılmaması, kendi irâde ve aklını kullanmayıp küfür ve sapıklıkta kocası­na uyan bir kadının, inkâr ve azgınlık ateşini daha da alevlendirmek ve büyültmek üzere odun taşıyan bir zavallıdan başka bir şey olmadığına ve olamıyacağına işârettir.

Âyet sayısı: 5

Kelime »: 20

Harf »: 77 (Lübabu’t-te’vîl: 4/424)

MEÂLİ:

1- Kurusun iki eli Ebû Lehebʹin, (nasıl ki) helâk olup kurudu.

2- Ne malı ona fayda verdi, ne de kazandığı..

3- Alev alev yükselen ateşe varıp girecek.

4- Karısı da (aynı ateşe) odun taşıyıcı olacak;

5- Boynunda bükük bir urgan olduğu halde!.

İNİŞ SEBEBİ

Buharîʹnin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Betha cihetine yöneldi ve oradaki tepeye çıkıp şöyle seslendi: «Ya sabahah! (vah sabahın musîbet ve afeti! )» Bu­nun üzerine Kureyş Kabile’si toplandı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz sözüne şöyle başladı: «Ben size düşmanın sabah veya akşam üzeri baskın yap­mak üzere olduğunu haber versem beni tasdîk eder misiniz? » Onlar da: «Evet.. » diye cevap verince, Resûlüllâh (A. S. ) devamla buyurdu ki: «Şüp­hesiz ben sizi, önünüzdeki elîm ve şedîd bir azaba karşı uyarıyorum. » Bunun üzerine Ebû Leheb (Ebû Leheb: Resûlüllah’ın (A. S. ) amcalarından biridir. Asıl adı, Abdüluzza; künyesi, Ebû Leheb’dir. Yüzü fazla parlak ve kırmızıya yakın bir renk ta­şıdığından kendisine bu künye verilmiştir.) şöyle dedi: «Bizi bunun için mi topladın?! A elleri kuruyasıcı.. »

O sebeple Tebbet Sûresi indi. (Buharî/tefsîr-i sûre: 34- Tirmizî/tefsîr-i sûre: 111- Ahmed: 1/281, 307)

Müslim’in İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöy­le haber vermiştir: «En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar! » (Şuârâ Sûresi: 214) meâlindeki âyet inince, Resûlüllâh (A. S. ) gelip Safa Tepesi’ne çıktı ve şöyle seslendi: «Ya sabahah! (vah sabahın musîbet ve afeti! )» Bu çağrı üzerine Kureyş Kabilesi mensupları: «Bize seslenen kimdir? » diye sordular. «Muhammed’dir.. » denilince, Ona yaklaşıp toplan­dılar. Hz. Peygamber (A. S. ) söze şöyle başladı: «Ey falân oğulları, ey falân ve filân oğulları! Ey Abdimenaf oğulları, Ey Abdülmuttalib oğulları! Hepsi de yerlerini alıp toplandılar. Resûlüllâh (A. S. ) onlara hitapla şöyle buyurdu: «Ben size şu tepenin arkasından üzerinize bir süvari birliğinin (saldırmak üzere) çıkmakta olduğunu haber versem, beni tasdîk eder mi­siniz? » Onlar da hep bir ağızdan: «Biz senin yalan söylediğine hiç şâ­hit olmadık» diye cevap verdiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz asıl teblîğ et­mek istediğini şöyle ifade etti: «Şüphesiz ben sizi, önünüzdeki şiddetli azâba karşı uyaran bir elçiyim. » Ebû Leheb: «A elleri helâk olup kuruyasıcı! Bizi bunun için mi buraya topladın? » dedi ve kalkıp gitti.

Bu olay üzerine Tebbet Sûresi indi. (Sahîh-i Müslim/imân: 353, 355- Tirmizî/tefsîr-i sûre: 26- Ahmed: 3/476- 5/60)

İLGİLİ HADÎS

İbn Ebî Hâtimʹin ve Ebû Zerâʹnın yaptığı rivâyete göre, Esmâ bint Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) şöyle demiştir: «TEBBET YEDA EBİ LEHEBİN.. sûresi inince Ümmu Cemîl bint Harb, (Ümmu Cemîl, Ebû Süfyan’ın kız kardeşi olup Resûlüllah’ın amcası Ebû Leheb ile evli bulunuyordu.) elinde dibek taşı olduğu halde yaygara kopararak geldi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise o sırada Mes­cid-i Haram’da Ebû Bekir (R. A. ) ile beraber oturuyordu. Ebû Bekir (R. A. ) o kadının geldiğini görünce: «Ya Resûlellah! Ümmu Cemîl geliyor; seni görmesinden endişe duyuyorum» dedi. Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Şüphen ol­masın ki, o beni göremez» buyurdu ve Kurʹânʹdan âyetler okuyarak Allah Kelâmına sığınıp sarıldı. Nitekim Cenâb-ı Hak: «Kurʹân’ı okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasına görünmez bir perde yerleşti­ririz.. » (İsrâ Sûresi: 45) buyurmuştur. Derken Ümmu Cemil gelip Ebû Bekir’in (R. A. ) üze­rinde dikilip durdu; fakat Resûlüllah’ı (A. S. ) göremedi. Bunun üzerine Ebû Bekir’e şöyle dedi: «Ya Ebâ Bekir! Haber aldığıma göre, senin arkadaşın beni hicvetmiştir. » Ebû Bekir (R. A. ) ona: «Hayır, şu Beytʹin Rabbisi hakkı için O seni hicvetmemiştir. » Bunun üzerine Ümmu Cemîl arkasını dönüp giderken şunları fısıldıyordu: «Kureyş çok iyi bilir ki ben onların efendi­sinin kızıyım. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/513)

Hafız Ebû Bekir Bezzar da bu manâda bir rivâyet tahrîc etmiştir.

EBÛ LEHEB, HAKKI ŞİDDETLE RED VE İNKÂR KONUSUNDA İBRETLİ BİR MİSALDİR

İnsanın içini dolduran, kalbini feyizlendirip Hakk’a çeviren, kafasını aydınlatan vicdanını serinleten ne maldır, ne de makam ve servettir. Zira bunların hepsi dünya hayatıyla ilgili birer geçimliktir. Ölüm olayıyla sona ermekte ve atılan sert bir cisimden dolayı su üzerinde belirip birbirini izleyerek büyüyen halkalar misali, bir süre sonra kaybolmakta ve belirsiz hale gelmektedir. İnsanın içini ve dışını gerçek anlamda aydınlatıp dol­duran ve kalıcı mutluluğu vaadeden tek şey, Allah’a dosdoğru imân ve sâlih amellerdir. Zira sonsuza dek insan ruhuyla beraber yaşayacak olan cevher, sözü edilen imân ve onun ürünü olan iyi-yararlı amellerdir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aldığı emir ve yüklendiği görevi gereği hakkı temsîl ediyordu. Teblîğ ve irşâd düzeyinde bu rahmeti yansıtıyor ve ebediyet nefhasını kalplere duyurmaya çalışıyordu.. Şüphesiz O, bu yüce ve kutsal görevini yerine getirmeğe adım atarken, İlâhî direktif üzerine önce kendi yakınlarını Hakkʹa ve O’nun son dinine dâvetle işe başlamış­tır. Zira bir peygamberin küfür ve ahlâksızlığın kökünü kazıyabilmesi, az­gınlık ve haksız tecavüzleri durdurabilmesi için kendisini destekleyecek, hiç değilse himâye edecek, vaki saldırılara engel olacak tarafdarlarına ih­tiyaç vardır. Kavim ve aşîreti, hısım ve yakınları bu tarafdarlarının en ön­de geleni ve en tesirlisidir.

Nitekim Nûh Peygamber’in (A. S. ) kendi aşîreti olmasaydı, çok inatçı, alaycı ve azgın kavmi tarafından ya öldürülür, ya da ülkesinden, öz yur­dundan kovulurdu.

Şuayb Peygamber’in (A. S. ) durumu ondan farksız. Nitekim Hûd Sûre­si’nde Hz. Şuayb’ın bu durumu konu edilirken şöyle bilgi verilmektedir: «Dediler ki: Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve biz seni aramızda zayıf olarak görüyoruz. Kabilen olmasaydı elbette seni taşlardık. Hem sen bizim yanımızda pek aziz, itibarlı, üstün bir kimse de değilsin. »

Şuayb Peygamber’in onlara verdiği cevap:

«Ey kavmim, dedi, size göre kabilem Allah’tan daha mı azizdir ki, Oʹnun (buyruklarını) arkanıza attınız? Rabbim elbette sizin yapageldiğinizi(ilmiyle) kuşatmıştır. » (Hûd Sûresi: 91, 92)

İbrahim Peygamber, (A. S. ) babası ve yakınları Onu himâye etme­dikleri ve desteklemedikleri için, azgın müşrikler tarafından ateşe atılmış ve sonra İlâhî mu’cizenin tecellisiyle ateşten kurtulmuşsa da artık kendi ülkesinde barınma ve teblîğ ile irşâd hizmetini sürdürme imkânı kalma­dığından yurdunu terketmek zorunda kalmıştır. Musa Peygamberin (A. S. ) İsrâil oğulları arasında büyük nüfuzu ve göz dağı olacak kadar çevresi vardı. O bakımdan her zaman ağırlığı hissedilir durumda idi. Bu sebeple o, milleti uzun yıllar sevk ve idare edebilmiş; aynı zamanda çoğunun Tev­ratʹtaki ahkâma uymasını, ona göre amel etmesini sağlamıştır.

İsa Peygamber, (A. S. ) Havârîlerden başka candan yardımcı ve des­tekçisi olmadığından idama mahkûm edilmişse de Allah’ın yüksek inâyet ve yardımıyla o badireden kurtarılarak göğe yükseltilmiştir.

Son Peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) durumu çok daha farklı ve değişik idi. O yalnız Kureyş Kabilesi’ne veya Arap Yarımadası’ndaki halka gönderilen bir peygamber değil, bütün kavim ve milletlere kıyâmete ka­dar gönderilen tek peygamberdir. Bu bakımdan O yalnız Arapları değil, bü­tün dünya milletlerini ve her çeşit bâtıl inancı karşısına alarak sahneye adım atmıştır. Mekke’nin hatırı sayılır iki güçlü aile ve aşireti olan Hâşim Oğulları ile Muttalib Oğulları bulunuyordu ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunlara mensup idi. Sözü edilen iki aileden parmakla gösterilecek kadar az kişi İslâm’ı din olarak seçerken gerisi putperestlikte ısrar etmekteydi. Ne var ki diğer kabile ve aşiretler Resûlüllahʹa (A. S. ) karşı çıkıp Onu yü­ce dâvasından vazgeçirmeye çalışırken fiilî bir tecavüzde bulunmaya ce­saret edemiyorlardı. Zira özellikle o çağda Arap Yarımadası’nda kabile ve aşiretler bünyesinde yer alan ailelerin birbirlerini koruyup destek sağlama­sı, vaki tecavüzleri durdurması bir vecibe idi. O sebeple Hâşim ve Muttalib Oğulları Hz. Muhammedʹi (A. S. ) koruyor; neşrine memur kılındığı İslâm’ı din olarak reddetmelerine rağmen diğer kabile ve aşiretlerin Ona saldır­masına asla izin vermiyorlardı. Aksi halde Resûlüllah’ın (A. S. ) Mekke’de 13 yıl teblîğ ve irşadda bulunması, zahirî yönüyle pek mümkün olamazdı.

İşte ilk adımda yakınlarını İslâm’a dâvetinin de bir anlamı bu sebep ve hikmete dayanmakta idi.

Ebû Leheb ve eşi Ümmu Cemilʹin bir numaralı İslâm düşmanları ara­sında yer almaları bile Hâşim ve Muttalib Oğulları’nın kavim ve aşiretlik ilgisini koparamıyordu. Ancak bu iki müşrik, Resûlüllah’a hısım olmakla beraber çok aşırı gittiklerinden ve kendilerinden beklenmiyen bir tuğyan havasında Resûlüllahʹı (A. S. ) dilleriyle rahatsız ettiklerinden dolayı hakla­rında «Tebbet» fiiliyle başlayan özel bir sûre inmiştir. Şüphesiz Cenâb-ı Hak bu âyetlerle Ebû Leheb’in helâk olduğunu ve ikinci defa «tebbe» fii­lini getirmekle, onun geleceğinin karanlık bulunduğunu, hidâyete ermiyeceğini, eşiyle birlikte ebedî bir azap içinde kalacaklarını beyân buyurdu. Kendi hısmına inanmamakla kalmayıp edep ve terbiye sınırlarını aşacak şekilde dil uzatmaları İlâhî gazabın inmesine sebep olmuş ve böylece ken­dilerinden sonrakilere ibretli birer misal teşkil etmişlerdir.

MAL VE KAZANÇ KURTARICI OLAMAZ

«Ne malı ona fayda verdi, ne de kazandığı.. »

Mal ve servet ister mîras yoluyla, ister çalışıp kazanmakla sağlanmış olsun, İlâhî murada, yani O’nun hazırladığı hayat sistemine göre değer­lendirilmediği ve ona göre harcanmadığı takdirde âhiret gününde vebâl ve azap olmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. Zira bir edibin de dediği gibi: «Mal ve evlât birer emanettir. Bir gün mutlaka bu emanetler geri verilecektir. » Onları, gerçek sâhibi olan Cenâb-ı Hakk’ın rızası doğrultu­sunda korumak ve yine tertemiz olarak Oʹna teslim etmekle yükümlüyüz.

Böylece malına ve kazancına güvenip asıl kalıcı saadet vaaden İlâhî çağrıya kulaklarını ve kalbini tıkayan Ebû Leheb’in çok aldandığı haber verilmekte ve o tiynette olanlar uyarılmaktadır.

Ebû Leheb’in inanmayacağını ve küfür üzere öleceğini ezelî ilmiyle tesbit eden Cenâb-ı Hak, onun âhiretteki ve Berzah Âlemiʹndeki durumu­nu açıklayarak: «Alev alev yükselen ateşe varıp girecek.. » buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın bu açık ve kesin beyânı aynen gerçekleşmiş; Ebû Leheb azgın ve şaşkın bir kâfir olarak ölmüş; ne güvendiği malı, ne de ev­lâdı onu bu elîm âkibetten kurtaramamış; yüzünün rengine, kalbinin kin ve inkârına uygun bir azâba sevkedilmiştir.

EBÛ LEHEBʹİN EŞİ ÜMMU CEMİL

Mekke’de Hz. Muhammedʹin (A. S. ) risaletine tahammül edemiyen ve bir an önce Onun vücudunu ortadan kaldırmanın gereğini düşünenlerin başında gelenlerden biri de Ebû Süfyân ailesi idi. Gerek kendisi, gerekse eşi ve kız kardeşi düşmanlıkta çok ileri gitmiş bulunuyordu.

İşte âyette «Karısı da (aynı ateşe) odun taşıyıcı olacak» diye vasfedilen kadın, aynı zamanda Ebû Süfyan’ın kız kardeşidir. (Bilgi için bak: Fethülkadîr: 5/512)

ODUN TAŞIYICI

Bu kadına «odun taşıyıcı» denilmesi, çok anlamlıdır. Boynunda bü­kük bir urgan olduğu halde bu hammallığı yaptığı ve yapmakta olduğu, ileride de bunu yapacağı söz konusudur. Ancak cümle burada hakiki ma­nasına mıdır, yoksa bir benzetme mi söz konusudur? Şüphesiz benzetme çok belîğ ve vecizdir. O kadının karakteri, ahlâkı, inancı ve sosyal hayatı hakkında birtakım ana fikirler ve ip uçları verilmektedir. Şöyle ki:

a) İnsanlar arasında dedikodu yaparak söz götürüp getirdiğinden ve üstelik bu dedikoduyu Hz. Peygamber (A. S. ) ve İslâmiyet aleyhine yürüt­tüğünden hakkında bu sıfat kullanılmıştır. Zira Araplar «Falân filâna karşı odun topluyor» dedikleri zaman, onun söz götürüp getirdiğini kasdetmiş olurlar.

b) Saîd b. Cübeyrʹe göre: Bu sıfattan maksat, düşündürücü bir ben­zetmedir. Hatâ ve günahlar, sırtta taşınan oduna benzetilmiştir. Öyle ki, adı geçen kadın, İslâm’a ve Peygamber’e (A. S. ) kin, nefret, hakaret kus­tuğu için devamlı vebal ve günah taşımak suretiyle yükünü ağırlaştırı­yordu.

c) Onun bu tutum ve tavrına ceza olarak âhiret gününde sırtında kü­für ve vebâl yükü bulunduğu halde boynuna Cehennem halatı takılacak.

d) Tabiîn’den Saîd b. Müseyyeb diyor ki: «Ümmu Cemil’in boynun­da çok kıymetli taşlarla süslü bir gerdanlık bulunuyordu. Hz. Peygamberʹe (A. S. ) karşı iyice kin ve nefret duyguları kabarınca şöyle yemin etmiştir: «Lât ve Uzza’ya and olsun ki, bu gerdanlığı satıp Muhammedʹe olan düşmanlığım uğrunda harcayacağım. » O yüzden âhiret gününde onun bu ger­danlığı ateşten bir urgan olup boynuna sarılacak.

Gerçekten ceza amelin cinsindendir ve İslâm Peygamberiʹne düşman­lıkta çok ileri giden Ümmu Cemil bir misaldir. Cenâb-ı Hak, inkârcı kin­cileri bununla uyarmakta ve ölmeden önce sırtlarındaki odun yükü misali küfür, günah ve vebal yükünü atmalarını istemektedir.

Tebbet Sûresiyle İhlâs Sûresi arasındaki münasebet:

Tebbet Sûresiyle, Tevhîd İnancıʹndan kopup Allahʹa ortak koşan, o yüzden kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri putları da ilâh kabul eden ve bu duygu ve çarpık inançla hakka karşı çıkan bir ailenin hazîn sonu tas­vîr edilerek inkârcı sapıklar uyarıldı.

İhlâs Sûresi’yle, Tevhîd İnancıʹnın özü ve mayası işleniyor ve bu doğ­rultuda Cenâb-ı Hakkʹın birliğine delâlet eden dört sıfata yer verilerek her türlü küfür, şirk ve yanlış akide reddediliyor.

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; İslâm düşmanlarına karşı dayanma gücünü ortaya koyup uzun yıllar seviyeli mücadelede bulunan ve sırası gelince düşmanlarını affetmesini bilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.