Kafirun Suresi 1-6. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ يَاأَيُّهَا الْكَافِرُونَ لَا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ وَلَا اَنَا۬ عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ

1.

De ki: "Ey Kafirler!"

Diyanet İşleri

2.

"Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem."

3.

"Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz."

4.

"Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim."

5.

"Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz."

6.

"Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

KÂFİRÛN SÛRESİ

İbn Mes’ud (R. A. ), el-Hasan ve İkrime’ye göre: Mekke’de; İbn Ab­bas (R. A. )dan yapılan iki rivâyetten birine ve Katade ile Dahhak’e göre: Medine’de inmiştir. (el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/224)

Birinci âyetinde İslâm dâvetine gönül verenlere engel olmakta pek başarılı olamayan Mekke müşriklerinin akıl ve idrak dışı sayılan uzlaşma teklîfi reddedilmekte ve onlara verilecek kesin cevap konu edilmektedir. Buna delâlet eden (Kul Ya Eyyüheʹl-Kâfirûn) cümlesinde yer alan «Kâfirûn» kelimesi sûreye isim olmuştur.

Allâme Zemahşerî’ye göre: Bu sûre, Mâûn Sûresiʹnden sonra in­miştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/808)

Âyet sayısı: 6

Kelime »: 26

Harf »: 94 (Lübabu’t-te’vîl: 4/417)

Sûrenin kapsadığı başlıca konu:

Putlara ve putperestlere aslâ iltifat edilmemesi konu edilmekte; İs­lâm’ın hiçbir suretle tavîz vermeyeceğine işâretle Müslümanın her zaman ve her çağda metbu’ olduğu ve olacağı, başkasına tâbi’ olmayacağı dolaylı şekilde kalp ve kafalara işlenmektedir.

MEÂLİ:

1- De ki: Ey küfre saplanıp kalanlar!

2- Sizin taptığınıza tapmam (ve) tapmıyacağım da.

3- Benim taptığıma da sizler tapıcılar değilsiniz.

4- Ben de (elbette) sizin taptığınıza tapıcı değilim.

5- Ve sizler de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz.

6- Sizin dininiz size, benim dinim de bana!.

İNİŞ SEBEBİ

Taberânî ve İbn Ebî Hâtim’in yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: «Kureyş’in ileri gelenleri, Hz. Muhammed’e (A. S. ) mal ver­mek suretiyle Mekkeʹdeki en zengin adamdan daha zengin olmasını; ka­dınlarından da istediğiyle evlenmesini sağlayacaklarını ve buna karşılık Onun putlara dil uzatmamasını, onları kötü olarak anmamasını teklif et­tiler. Sonra da şunu ilâve ettiler: «Eğer bu teklîfimize rıza göstermezsen bari sen bizim tanrılarımıza bir yıl ibâdet et! » diye ikinci bir teklîfte bu­lundular. Bunun üzerine: «De ki: Ey câhiller! Siz bana Allahʹtan başka­sına ibâdet etmemi mi emrediyorsunuz?! » (Zümer Sûresi: 64) meâlindeki âyet indi.

Abdurrezzakʹın Vehb’den yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle de­miştir: «Kureyş kâfirleri, ikinci defa Hz. Muhammedʹe (A. S. ) dediler ki: «İster misin, biz sana bir yıl uyalım ve sen de bir yıl süreyle bizim dini­mize dönersin. (Böylece) aramızdaki ihtilâf kalkmış olur. » Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Kâfirûn Sûresi’ni indirdi. (Süyûtî/Esbabu Nüzûliʹl-Kurʹân: 123)

Ebû’l-Hasan Nisabûrî’nin tesbîtine göre:

«Kureyşli’lerden bir grup adam, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) şöyle öne­ride bulundu: «Ya Muhammed! Haydi gel de bizim dinimize uy, biz de senin dinine uyalım; sen bizim ilâhlarımıza ibâdet et, biz de senin ilâ­hına ibâdet edelim ve bunu bir yıl süreyle devam ettirelim. Eğer senin getirdiğin din bizim dinimizden hayırlı ise, o takdirde o hayırda sana ortak oluruz da ondan nasibimizi alırız. Yok bizim dinimiz seninkinden hayırlı ise, o takdirde sen o hayırda bize ortak olur ve nasîbini almış olursun. »

Bu son derece câhilce öneriye, Hz. Muhammed (A. S. ) şu cevabı ver­di: «Başkasını Allah’a ortak koşmaktan yine Allahʹa sığınırım. »

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Kâfirûn Sûresiʹni indirdi. (Nisâbûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 307)

İniş sebebiyle ilgili birkaç rivâyet daha bulunuyor; ancak hepsini bu­raya nakletmeye gerek görmedik.

İLGİLİ HADÎSLER

Müslimʹin yaptığı rivâyete göre, Câbir (R. A. ) şöyle demiştir:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sûreyi ve Kul Huvallahu Ahad sû­resini tavafın iki rekʹâtinde okudu. » (Sahîh-i Müslim- Şevkanî/Fethü’l-kadîr: 5/505)

Yine Müslimʹin yaptığı rivâyete göre, Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Kâfirûn Sûresiʹyle İhlâs Sûresiʹni sa­bahın iki rekâtinde okudu. » (Sahîh-i Müslim- Şevkanî/Fethü’l-kadîr: 5/505)

İmam Ahmed’in rivâyet ettiği ve Tirmizîʹnin hasenlediği hadîste, İbn Ömer (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sabahın iki rekât sün­netinde Kâfirûn Sûresiʹyle İhlâs Sûresiʹni yirmi küsur defa okudu veya on küsur defa okudu. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

Hâkim’in tahrîc edip sahîhlediği rivâyette Ubey b. Kâb (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, vitir namazını (Sebbih isme Rabbike, Kul Ya Eyyüheʹl-Kâfirûn ve Kul Huvallahu Ahad ile kıldı. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

Taberânîʹnin el-Evsatʹda İbn Ömer (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Kul Huvallahu Ahad Sû­resi Kur’ânʹın üçte birine; Kul Ya Eyyühe’l-Kâfirûn Sûresi Kur’ân’ın dört­te birine muadildir (denk gelir).

Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) sabahın iki rekât (sünnetinde) bu iki sûreyi okurdu. (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

Taberânîʹnin es-Sağîrʹde, Beyhakîʹnin eş-Şaʹbʹde yaptığı rivâyete gö­re: Saʹd b. Ebî Vakkas (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şöyle buyur­duğunu nakletmiştir:

«Kim Kul Ya Eyyüheʹl-Kâfirûn Sûresini okursa, Kurʹânʹın dörtte birini okumuş olur. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

İmam Ahmedʹin yaptığı rivâyete göre: Peygamber’e (A. S. ) erişen bir şeyh şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’le beraber bir sefere çıktım. Kul Ya Eyyüheʹl-Kâfirûn Sûresini okuyan bir adama uğradı ve bu­nun üzerine şöyle buyurdu: «Şu adam cidden şirkten beri olmuştur. »

Bir diğer adam ise, Kul Huvallahu Ahad Sûresini okuyordu. Resûlül­lâh (A. S. ) onun için de şöyle buyurdu: «Bununla Cennet ona vâcip oldu. » Bir diğer rivâyette: «Bu adamın günahları bağışlandı» buyurdu. (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Hâkim’in sahîhleyip yaptığı ri­vâyete göre:

Muâviye el-Eşcaîʹnin babası, Hz. Peygambere gelerek şöyle demiştir:

- Ya Resûlellah! Döşeğime gelip uyumak istediğimde ne söyleyece­ğimi bana öğret.

Efendimiz (A. S. ) ona şöyle buyurmuştur:

- Kul Ya Eyyüheʹl-Kâfirûn Sûresi’ni okuduktan sonra uyu. Çünkü gerçekten bu sûre şirkten beraettir. » (Ebû Dâvud/edeb: 98, Tirmizî/daâvat: 22- Dâremî/fezâil-i kur’ân: 23- Ahmed: 64, 65- 5/376, 456)

Ebû Yaʹlâ ile Taberânîʹnin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete gö­re, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Okuduğunuz zaman sizi Allahʹa ortak koşmaktan kurtaracak bir ke­limeyi göstereyim mi? Uyuyacağınız zaman Kul Ya Eyyühe’l-Kâfirûn Sû­resini okuyunuz. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

İbn Merduyeʹnin Zeyd b. Erkam’dan (R. A. ) yaptığı rivâyete göre, Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu ki:

«Kim Kul Ya Eyyüheʹl-Kâfirûn ile Kul Huvallahu Ahad sûreleriyle Al­lahʹa kavuşursa, onun üzerine hesap yoktur. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/505)

BÜTÜN KAFİRLERE HİTAP

«De ki: Ey küfre saplanıp kalanlar!. »

«Küfr»ün delâlet ettiği mâna çok açık ve nettir. Sözlük olarak: «Giz­lemek, örtmek» demektir. Bu manâyla nankör kâfir hakkı gizleyip örtmekte olduğundan kendisine bu sıfat verilmiştir.

Ziraatçı tohumu toprağa atıp üstünü örterek onu belirsiz kıldığı için ona da «kâfir» denilmişse de, zamanla bu sıfat sözlük mânasında kulla­nılmadığından artık ziraatçiye «kâfir» denilmez olmuştur.

Şer’î terim olarak kâfir, Allahʹın varlığını veya birliğini veya son pey­gamberle gönderdiği esaslardan ve sarih hükümlerden birini veya tama­mını red ve inkâr eden kimseye sıfat olarak gelmektedir.

O bakımdan küfür dört kısımda düşünülmüştür:

1- Küfr-i inkârî.

Bu, Cenâb-ı Hakkʹı hiçbir suretle bilmeyip Oʹnun varlığını ve birliğini ikrar ve itiraf etmemektir.

2- Küfr-i cuhûdî.

Bu, hakkı kalp ile bilip dil ile ikrar etmemek ve zahirî inkârda ısrar etmektir. İblîs’in küfrü bu kısma girer.

3- Küfr-i irâdî.

Bu, hakkı kalp ile bilmek ve dil ikrar etmek ve buna rağmen kin ve hased duygusunun, aynı zamanda bencilliğin gâlip gelmesinden dolayı İslâmʹa girmekten kaçınmaktır.

Diğer bir tarifle, «Hakikati bilip ikrar etmek, ama onu kabulden ka­çınmaktır. »

Ebû Tâlib’in küfrü buna misal teşkil eder.

4- Küfr-i nifakî,

Bu, hak ve hakikati dil ile ikrar edip kalben ona inanmamaktır. Mü­nafıkların küfrü bu kabildendir.

Böylece İslâm’a göre, dinî esaslardan ve sarih hükümlerden birini red ve inkâr edene, meselâ Allah’a ortak koşana, Hz. Muhammed’i (A. S. ) pey­gamber kabul etmeyene veya Onu küçük düşürmeğe yeltenene; Hz. Mu­hammedʹi (A. S. ) sadece akıllı ve zeki bir adam sayıp ilâhî vahye maz­har olmadığını iddia edene; nass ile sâbit olan ilâhî hükümlerden birini kabul etmeyene; helâli haram, haramı da helâl sayana «kâfir» denilir.

O bakımdan sûrenin başında «Ey kâfirler! » nidası, sadece Kureyş müş­riklerini veya Arap Yarımadasıʹndaki inkârcı sapıkları değil, kıyâmete ka­dar ortaya çıkacak olan her inkârcı nankörü; İslâmî esasları reddeden her münkiri; Allahʹa ortak koşan her müşriki kapsamaktadır.

SERT BİR HİTAP

«Ey kâfirler! » veya bizim verdiğimiz meâle göre, «Ey küfre saplanıp kalanlar! » hitabı oldukça serttir. Kurʹân’da bu tarz ağır bir seslenme çok nâdirdir. Çünkü âlemlere rahmet olarak gönderilen Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) şefkat, merhamet, hoşgörü, nezaket ve nezahetin do­ruğunda bulunuyordu. Ancak İlâhî hakikatleri red ve inkâr edip İslâm’a kin ve düşmanlık zehirini kusanlara karşı O bu sıfatlarının çizgisini biraz aşa­rak sertleşmekten kaçınmamıştır. Hem O, görevli bir peygamberdir. Al­lah’tan indirileni aynen teblîğ etmekle yükümlü bulunuyordu. O bakımdan Hakk’ı ve hakikati red ve tahrif edenlere böylesine sert bir seslenişte bu­lunması normal kabul edilir.

Ancak bu seslenişin taşıdığı bir başka hüküm de söz konusudur. O da, İslâm’a göre, küfür ehlinin tek millet sayılmasıdır. İnkârcı nankör is­ter dinî esas ve hükümlerden birini red ve inkâr etsin, ister bir kişiyi ilâhlaştırsın, isterse Allah’ı bilmekle beraber putları şefaatçi kabul etsin fark etmez.

Nitekim Mekkeli müşriklerin çoğu Allah’ın varlığını kaba çizgileriyle az-çok biliyor ve kabul ediyorlardı. Ama tapındıkları putları kendilerini Allah’a yaklaştıran ortaklar ve şefaatçiler olarak umuyorlardı. Buna rağ­men Kâfirûn Sûresi’nin baş kısmındaki kâfirlere hitabın ilk muhatabı on­lar idi. Hıristiyanlar da Allahʹın varlığına inanıyor, ama Tevhîd İnancı’na ters düşen yeni bir inanç sistemi (üç ilâh iddiası) ortaya atıyorlar. O ba­kımdan onlar da bu yönleriyle sözü edilen hitabın kapsamında bulunuyor.

İSLÂM HİÇBİR SİSTEME UYDURULAMAZ

«Sizin taptığınıza tapmam (ve) tapmıyacağım da. Benim taptığıma da sizler tapıcılar değilsiniz.. »

Bu müstesna anlatım tarzı birçok incelikleri içermektedir. Şöyle ki:

a) Geleceği olumsuz kılan «lâ» edatıyla gelen «aʹbudü», İslâmʹın kı­yâmete kadar tazeliğini koruyarak ibâdet ve dindarlığın, ilâhî düzenlemeye göre yaşamanın kâmil ve mükemmel ölçüsünü getirmiştir. Hükümleri ku­sursuz, sistemi emsalsizdir. O bu özelliğiyle insan kalbini ve kafasını hakikatle doldurmakla kalmaz, dosdoğru uygulandığı takdirde fert, aile, toplum ve ülkeleri huzur, güven, denge ve düzene kavuşturur. Aklı eren insanların özlemini duyup da bir türlü erişemediği gerçek mutluluğun bü­tün esas ve prensiplerini beraberinde taşır.

Onun için başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere, hiçbir mü’min Allahʹa ibâdette ve Allah adına yeryüzünde faaliyet göstermekte ve Kurʹân’a göre yaşamakta başka hiçbir sisteme ihtiyaç duymaz. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da formüle ettiği hayat düzeni, O’nun sıfatları kadar kusursuz ve mükemmeldir.

Günümüzde kapitalizmin ve sosyalizmin kurbanı olup boğazlarına ka­dar faize gömülen bazı kısır ve sığ bilgili müslümanların bu Yahudi sistemi­ni mubah sayıp İslâmʹı bu konuda yabancı, aynı zamanda sömürücü bir sis­teme uydurmaya çalışma gayretleri çok üzücü ve düşündürücüdür. Oysa İslâm kendine has, insanların hayrına yönelik bütün esas ve prensiple­riyle İlâhîdir. O bakımdan onun hükümlerinde istediğimiz gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip değiliz. Onun, indirildiği gibi korunduğu ve her hükmü yine Onun bütünlüğü içinde değerlendirildiği takdirde hikmet ve anlamı, amaç ve gayesi anlaşılabilir. Zedelendiği hükümleri başka sistem­lere uydurulduğu zaman İlâhî olma hüviyetini kaybeder.

Bunun için Cenâb-ı Hak önce Resûlüne, sonra da her mü’mine şu emir ve mesajı vermektedir: «De ki: Ey küfre saplanıp kalanlar! Sizin taptığınıza tapmam ve tapmayacağım da. »

Böylece Allah’ın insanlığa en büyük armağanı olan İslâm Dini her bö­lüm ve hükmüyle, her esas ve prensibiyle bölünmez bir bütünlük arzeder. Onun bir kısım hükümlerini beğenip bir kısmını beğenmemek tümünü be­ğenmemek demektir.

ÂYETTE «MA» EDATININ KULLANILMASI

Uslûb-i İlâhînin özelliklerinden biri de, az kelimeyle çok mâna ve çok hüküm ifade etmektir. O bakımdan ikinci âyette iki fiil kullanılmıştır. Bi­rincisinin başında şimdiki zamanı ve geleceği olumsuz kılan «lâ» edatı, İkincisinin başına daha çok birtakım sıfatlara ve eşyaya yönelik «mâ» eda­tı konulmuştur. «Lâ» edatıyla, hakiki bir müslümanın başka bir dine, bir inanç sistemine uymayacağı, Allah’tan başkasına kulluk etmiyeceği, O’ndan başkasına ibâdette bulunmayacağını belirtirken; «mâ» kelimesiyle, o baş­kasının, Allah’a başka sıfatlar yakıştırmak, Tevhîd İnancıʹnı zedeler anlam­da ortak koşmak suretiyle ibâdet etmesinin de taklîde değer olmayacağı bildirilmektedir. Zira Arapça gramere göre, «men» kelimesi akıl sahibi zata delâlet ederken, «mâ» kelimesi zata değil, onun bazı sıfatlarına, sonra da akıl sâhibi olmayan eşyaya delâlet eder.

Böylece Kur’ânʹda mefhum olarak «Sizin taptığınız zata tapmam, tapmıyacağım» denilmiyor da, «Sizin Tevhîd Akidesi’ni zedeliyen uydurma sıfatlarla vasıflandırdığınız ve ilâh diye taptığınız eşyaya tapmam ve tapmıyacağım da» deniliyor. Çünkü Allahʹın sıfatları ve isimleri tevkifîdir ve ancak O’nun zât-i ulûhiyetine yakışır anlam ve muhtevadadır. Meselâ İs­lâm, hiçbir zaman oğlu olan ve baba sıfatını alan bir tanrı tanımaz ve öyle bir ilâha ibâdete cevâz ve ruhsat vermez. Aynı zamanda bu ve ben­zeri inançları temelinden reddeder.

Sonra İslâm, Yahudilerin «Yehova» diye isimlendirdikleri bir bakıma onlarca millî bir ilâh diye vasıflandırdıkları bir ilâhı da kabul etmez. Çün­kü Cenâb-ı Hak, Rabbüʹl-âlemînʹdir. Böylece millî bir ilâha ibâdete de ce­vaz vermez.

O bakımdan âyette manâ ve mefhum olarak inkârcı nankörlere, Tev­hîd Akide’sini bozan müşriklere: «Kur’ân ile vasıfları ve vasıflarının özellikleri tevhîd düzeyinde belirlenen zata sizler tapıcılar değilsiniz» denile­rek asıl maksat belirlenmiş oluyor.

Âyette bir de aynı konuya delâlet eden cümleler tekrarlanmıştır. Bu cümleler üzerinde Nahiv Âlimlerinin farklı yorumları ve tesbitleri vardır. Onları tefsirimize nakletmeyi yararlı görmüyoruz. Ancak tekrar eden söz­ler, hal (şimdiki zaman) ve istikbale (geleceğe) delâlet eden cümleler­dir. O sebeple «Ne şimdi, ne de şimdiden sonra ben sizin taptığınıza tap­mam ve tapmıyacağım da. Benim de taptığıma sizler tapıcılar değilsiniz. İtikadınızı İslâmʹa uydurmadığınız sürece bu böyle sürüp gidecek» sonucu ortaya çıkıyor.

Bu mâna ve yorumla da, Kâfirûn Sûresi mensûh, yani hükmü kaldırıl­mış değildir. Çünkü ilim adamlarından bir kısmına göre, bu sûre kısa bir zaman için mütareke anlamını ve hükmünü taşımaktadır. O bakımdan kâ­firlerle savaşa delâlet eden Tevbe Sûresinin beşinci âyetiyle neshedilmiş, yani hükmü kaldırılmıştır.

İslâm’ın gerçek yönünü ve hüviyetini; Müslümanın batıl inançlara, sahte tanrılara karşı tavrını ve tutumunu ortaya koyması bakımından sû­re çok geniş kapsamlı hükümler taşımakta ve kıyâmete kadar bu hüküm­lerin geçerli olacağı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle «mensûhtur» diyen­lerin tefsîr ve yorumu pek isabetli değildir.

Her tekrar, te’kîde, konuyu pekiştirmeye, hükmün önemine ve üze­rinde dikkatle durulmaya delâlet eden bir mana esnekliği taşır. Kur’ân ve hadîslerde bu gibi tekrarlara hayli yer verilmiştir. Ayrıca Arap Edebiyatıʹnda da bunun benzeri cümlelere rastlamak mümkündür.

KÂFİRÛN SÛRESİ, KURʹÂNʹIN ÖNEMLİ BİR KISMININ ÖZETİDİR

Bu sûre her yanı ve yönüyle, her mâna ve hükmüyle İslâm’ın ve dos­doğru imân eden Müslümanların küfre, bâtıl sistemlere karşı tavrını ve kesin tutumunu belirlerken Kur’ânʹda bu konuyla ilgili beyânların ve işâretlerin bir özetini vermektedir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in deyimiyle, bu sûre, Kur’ân’ın dörtte birine muâdildir.

O bakımdan sûreyi açıklayan birçok âyetler mevcuttur. Biz sadece bilgi edinmek isteyenlere yararlı olur umuduyla dört âyetin meâlini nak­letmekle yetiniyoruz:

«Seni yalanlıyorlarsa, de ki: «Benim işlediğim bana, sizin işlediğiniz size. Benim işlediğimle sizin ilişiğiniz yoktur; benim de sizin işlediğinizle ilişiğim yoktur. » (Yûnus Sûresi: 41)

«De ki: Ey insanlar! Eğer dinimde şüphe ediyorsanız, (bilin ki) Al­lahʹtan başka taptıklarınıza tapmam; ama ben ancak sizin canınızı alacak olan Allahʹa taparım ve ben müʹminlerden olmakla emrolundum.

Ve Hanîf (bâtıldan uzak, Hakkʹa bütünüyle yönelik olan Tevhîd İnancı üzerine Allahʹı tasdîk edici) olarak yüzünü dine doğrult ve sakın Allahʹa ortak koşanlardan olma. » (Yûnus Sûresi: 14-106)

«Sana (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allahʹ­tan başkasına ibâdet etme. Eğer (böyle) yapıp (başka şeylere taparsan) o takdirde sen (kendine) zulmedenlerden olursun. »

«Artık sen, Allah ile beraber başka bir ilâha duâ edip kullukta bu­lunma, sonra azaba uğratılanlardan olursun. » (Şuârâ Sûresi: 213)

«De ki: Bizim işlediğimiz suç ve günahtan siz sorumlu tutulmazsı­nız; sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu tutulmayız. » (Sebe’ Sûresi: 25)

«De ki: Ey milletim! Bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, başvur­duğunuz çare üzere yapacağınızı yapın; şüpheniz olmasın ki, ben de ge­rekeni yapmaya çalışıyorum. Kime rüsvay edici azabın geleceğini ve üze­rine devamlı azabın ineceğini ileride bilip anlayacaksınız. » (Zümer Sûresi: 39, 40)

FIKHÎ YÖNÜ

«Sizin dininiz size, benim dinim de bana.. »

İlim adamlarından bir kısmı bu âyetle İstidlâl edip küfrün tek millet olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim İmam Şâfiî ve onun ekolünde yer alan­lar aynı mâna ve hüküm üzerinde durarak Yahudilerin Hıristiyanlara; Hı­ristiyanların da Yahudilere vâris olabileceğini, her ikisinin de aynı millet olduğunu belirtmişlerdir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in, iki ayrı milletin (ayrı dine bağlı bulu­nanların) birbirine vâris olamayacağını belirtir anlamdaki hadîsi de bu doğ­rultuda tefsîr edilip yorumlanmıştır. (Bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/561) O bakımdan Kitap Ehli’nin Müslümanlara, Müslümanların da onlara vâris olamayacağı kesinlik arzederken, onların birbirlerine vâris olabileceği hakkında müctehidlerin içtihadı vardır.

Kâfirûn Sûresiyle Nasr Sûresi arasındaki münasebet:

Kâfirûn Sûresiyle, Tevhîd İnancıʹna ve İslâmî esaslara ters düşen küfür ve bâtıl sistemlere ve o sistemleri inatla, ısrarla savunanlara karşı İslâm’ın ve Müslümanların tavrı ve tutumu net biçimde ortaya kondu. Böy­lece İslâmî sistemi başka sistemlere uydurma hevesine kapılanların ümit­leri kırılarak Allah’ın insanlara son mesajı olan İslâmʹın indirildiği gibi kı­yâmete kadar korunacağı ilân edildi.

Nasr Sûresiyle, İslâmʹın yakın gelecekte İlâhî nusratla te’yîd edilip başarıya erişeceği ve böylece Onun nurunu söndürmek isteyenlerin aslâ muvaffak olamayacağı; hak uğrunda fetihlerin devam edeceği müjdelen­mekte ve inkârcı nankörlerin ölmeden önce Allahʹın bu mutlak saadet vaadeden dâvetine olumlu cevap vermeleri dolaylı şekilde istenmektedir.

Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak eyleyen Yüce Rabbimize hamd-u senâlar; İmân ve İslâm’ın küfre karşı gerçek tavrının ne olduğunu gün­lük hayatıyla; söz ve davranışlarıyla net biçimde ortaya koyan ve her ve­sileyle İlâhî inâyet ve nusrata mazhar kılınan Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­mize salât-ü selâmlar olsun.