Kevser Suresi 1-3. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ

1.

Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik.

Diyanet İşleri

2.

O halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.

3.

Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

KEVSER SÛRESİ

İbn Abbas (R. A. ), Kelbî ve Mukatil’e göre: Mekke’de; el-Hasan, İk­rime, Mücâhid ve Katade’ye göre: Medineʹde inmiştir. (Tefsîr-İ Kurtubî: 20/216)

İbn Merduye’nln yaptığı rivâyete göre, Hz. Âişe (R. A. ), Kevser Sûre­siʹnin Mekke’de indiğini söylemiştir. (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/502)

Ancak sûrede namazdan ve bir yoruma göre kurbandan söz edildiğine bakılırsa, bunun Medineʹde indiği ağırlık kazanır.

Birinci âyetinde çok hayır, feyiz ve bereket anlamına gelen ve bir de âhiret gününde Resûlüllah’a (A. S. ) verilecek büyük bir havuza isim olan Kevser, aynı zamanda sûreye de isim olmuştur.

Âyet sayısı: 3

Kelime »: 10

Harf »: 42 (Lübabu’t-te’vîl: 4/413)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Müşriklerin daha fazla saldırıya geçtiği bir dönemde Resûlüllah’a (A. S. ) Kevser’in verildiği konu edilerek hem İslâm’ın geleceğinin çok par­lak olduğuna işâret ediliyor, hem de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile müʹminlere teselli havası estiriliyor.

2- Allah için namaz kılınması emrediliyor ve yine O’nun için kurban kesilmesi kapalı bir anlatımla bildiriliyor.

3- Peygamber’e (A. S. ) kin besleyip düşmanlık edenlerin soysuz ki­şiler olduğu ve öylelerinin geriye ahlâk ve fazîlet adına, imân ve irfan na­mına bir iyilik bırakmıyacakları haber veriliyor.

Resûlüllahʹın (A. S. ) ve Ona imân edenlerin geriye sayısız hayır ve iyi­likler bırakarak ayrılacaklarına ve isimlerinin kıyâmete kadar rahmetle anı­lacağına işârette bulunuluyor.

MEÂLİ:

1- Şüphesiz ki biz sana Kevserʹi verdik.

2- Artık Rabbin için namaz kılmaya devam et ve nahr yap (Kurban kes veya namazda rükû’dan kalkılırken ellerini göğüs seviyesine kaldır).

3- Asıl soyu kesilen, ismi unutulan, sana kin besleyip düşmanlık eden kimsedir.

İNİŞ SEBEBİ

Hâfız Bezzar’ın sahîh senetle İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete gö­re: Medineli Kâb b. Eşref Mekkeʹye geldi. Kureyşliler ona dediler ki: «Sen bugün için kavminin efendisi ve ileri gelenisin. Şu kavminden kopuk, soyu kesik adam (Muhammed) bizden hayırlı olduğunu iddia ediyor. Oysa biz hacıları, mihmandarlık yapıp gözeten, onlara su dağıtan, Kâbe’ye hiz­met eden kimseleriz. » Bunun üzerine Kâb b. Eşref onlara: «Siz ondan hayırlısınız» dedi. O sebeple Kevser Sûresi indi. (Süyûtî/Esbabu Nüzûliʹl-Kurʹân: 122)

İbn Ebî Şeybe’nin tahrîcine ve İbn Münzirʹin İkrime’den rivâyetine gö­re, adı geçen şöyle demiştir: «Peygamber (A. S. ) Efendimize vahiy in­meğe başlayınca, Kureyşliler: «Muhammed bizden kopup (aslından, ata­larının dininden) uzaklaştı» diyerek Ona karşı cephe aldılar. Bunun üzerine ilgili sûre indi. » (Süyûtî/Esbabu Nüzûliʹl-Kurʹân: 122)

İbn Ebî Hâtim’in Süddî’den yaptığı rivâyete göre: Bir adamın erkek evlâdı ölünce Kureyşliler onun hakkında «Falân adam ebter oldu», yani soyu, nesli kesildi derlerdi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in erkek çocukla­rı ölünce, Âs b. Vâil: «Muhammedʹin soyu, nesli kesildi, ebter oldu» de­di. Bu sebeple Kevser Sûresi indi. (Süyûtî/Esbabı Nüzûli’l-Kur’ân: 123)

Ebû’l-Hasan Nisabûrî’nin tesbitine göre: İbn Abbas (R. A. ) şöyle de­miştir:

«Âs b. Vâil Mescid’e girerken Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de oradan çıkıyordu. Bu sebeple Beni Sehm Kapısı’nda karşılaştılar ve bir süre ko­nuştuktan sonra Âs b. Vâil içeri girdi ki, orada Kureyş’in ileri gelenleri oturuyordu. Ona, dışarıda kiminle konuştuğunu sordular. O da: «Şu nesli kesik (ebter) adamla... » diye cevap verdi. Bunun üzerine Kevser Sûresi indi. (Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 306)

İniş sebebiyle ilgili rivâyetlerin çoğu Sûre’nin Mekke’de indiğine de­lâlet etmektedir. Allah daha iyisini bilir.

İLGİLİ HADÎSLER

Enes (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aramızda oturduğu bir sırada hafif uyuk­ladıktan sonra tebessüm eder halde başını kaldırdı. Bunun üzerine: «Ya Resûlellah! Sizi mütebessim yapan nedir? » diye sorulduğunda, O şu ce­vabı verdi: «Az önce bana bir sûre indirildi ve Besmele çekip Kevser Sû­resini okudu. Sonra da bize sordu: «Kevser’in ne olduğunu bilir misiniz? » Biz de: «Allah ve Resûlü daha iyi bilir» dedik. Buyurdu ki: «O bir ırmak­tır ki, Rabbim onu bana vereceğini vaadetti. O çokça hayırdır; o bir havuz­dur ki kıyâmet gününde ümmetim gelip susuzluklarını ondan (içerek) gi­derirler. Çevresindeki kaplar (bardaklar) gökteki yıldızlar sayısıncadır. Üm­metimden bazı kullar ona doğru seğirtirler; (derken) erişemezler. Ben de: «Rabbim! onlar benim ümmetimdendirler» derim. Rabbim buyurur ki: «Sen­den sonra onların neler işleyip ortaya çıkardıklarını bilmezsin! » (Müslim/salât: 53, 54, taharet: 37, fezâil: 40- Buhari/meğâzî: 17, 27, rikak: 53- Ebû Dâvud/sünnet: 23- Nesâi/biy’at: 35, 36- Ahmed: 2/162, 163, 199- 3/14, 17, 26- 5/50- 6/297)

Abdullah b. Amr b. Âs (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şöyle bu­yurduğunu haber vermiştir:

«Benim havuzumun eni ve boyu bir aylık mesafe kadardır. Suyu süt­ten daha beyaz, kokusu miskten daha güzeldir. Bardakları gökteki yıldız­lar misali (çoktur). Ondan bir defa içen kimse bir daha susamaz. » (Müslim/fezâil: 42)

Enes (R. A. ), Resûlüllahʹın (A. S. ) şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

«Havuzumun iki tarafı arasındaki mesafe Eyliya (Eyliya: Şam ile Mısır arasında deniz sahilinde bir şehirdir.) ile Yemenʹin Sanʹâ şehri arasındaki mesafe gibidir. Ondaki bardaklar, gökteki yıldızlar sayısı gibidir. » (Tirmizî/kıyâmet: 14, 15- Ahmed: 3/225, 230- 4/149, 154- 5/149)

İbn Mesʹûd (R. A. ), Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

«Sizden ilk havuza varan ben olacağım. And olsun ki (o gün) bazı adamlar bana doğru gelip yükselecek (görülebilir bir yere gelecek)ler ve ben de onlara Kevser Suyuʹndan uzatıp vermek üzereyken ansızın onlar arkalarına doğru seğirterek uzaklaşırlar. (Suyu alıp içme imkânına eri­şemezler). Bunun üzerine ben: «Ey Rabbim! (Bunlar) benim ashabımdır» derim. Rabbim da bana: «Bunların senden sonra neler ortaya çıkardıkla­rını, neler işlediklerini bilmezsin! » buyurur. » (Buharî/fiten: 1, rikak: 53- Müslim/taharet: 39, fezâil: 25, 26, 31, 32, 44, 45- Nesâî/taharet: 109- İbn Mâce/fiten: 5, zühd: 36- Ahmed: 1/257, 384, 402, 407, 425, 435)

Kevser ile ilgili birçok sahîh hadîslerden biz sadece birkaç tanesini naklettik. Hadîslerin sıhhat derecesini dikkate alan Şeyh Mahyiddin Nevevî, Kadı lyaz, hüküm olarak şu sonucu çıkarmışlardır: «Havuzla ilgili hadîsler sahîhtir. Ona imân farzdır ve onu tasdîk imândandır. Sonra da bu hadîslerin hepsi Ehl-i Sünnet’e göre zâhiri üzeredir, te’vîl edilemezler. Hem hadîsler mütevatir derecesine varacak şekilde nakledilmişlerdir. » (Alâeddin Ali/Lübabu’t-te’vîl: 4/415)

KEVSER VE İÇERDİĞİ NÎMETLER

«Kevser», «fev’âl» kalıbında «kesret»ten türetilmiştir. Tıpkı «nevfel»in «nefel»den türetilmesi gibi.

Araplar genellikle sayı, miktar ve ölçü bakımından çok olan her şeye «kevser» derler. Nitekim oğlu seferden dönen yaşlı anneye: «Oğlunuz ne­lerle döndü? » diye sorulduğunda, o: «Kevser ile döndü» diye cevap verir. İşte çokluk ifade eden «kevser»in bu anlamda kullanılması çok yay­gındır. Şüphesiz kadının bundan kasdettiği mâna «çok mal»dır.

Bazan «kevser», hayrı, iyiliği çok olan adama sıfat olarak getirilir. Aynı zamanda arkadaş, dost ve aşîretin çokluğu da bu kelime ile ifade edilir.

Bunları özetliyecek olursak, şu mâna ortaya çıkar: Kevser, çok ha­yır, çok iyilik, feyiz ve bereket anlamına geldiği gibi, kıyâmet gününde mü’minlerin susuzluğunu giderme konusunda Resûlüllah’ın (A. S. ) havu­zuna ve onun çokça hayır olarak hizmete sevkedileceğine de delâlet et­mektedir.

RESÛLÜLLAHʹA (A. S. ) VERİLEN KEVSER

Âyette ifadesini bulduğu şekilde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e veri­len Kevser, kaç mânaya veya kaç farklı nîmete delâlet etmektedir? Gerçi sahîh hadîslerde bunun âhiret gününde Hz. Muhammed’e (A. S. ) mahsus hazırlanmış büyük bir havuz, bir ırmak olduğu açıklanmıştır. Şüphesiz bu kelimenin en çarpıcı anlamı da budur. Ancak Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e bundan başka birçok büyük hayırlar, çokça iyilikler de verildiğini ve ve­rileceğini dikkate alan ilim adamları bu ismi 16 şekilde yorumlamışlardır. Şöyle ki:

1- Cennet’te bir ırmaktır.

Nitekim Buharî ile Tirmizî, Hz. Enes (R. A. )den bu anlamda sahîh ha­dîs nakletmiş bulunuyorlar.

2- Mahşer ehlinin hesap vermek üzere bekletildikleri «Mevkıf»de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e tahsîs olunan bir havuzdur.

Nitekim bu anlamda Müslim’in Hz. Enes (R. A. )den naklettiği sahîh bir hadîs bulunuyor.

3- Peygamberlik ve Kitap’tır.

Nitekim Tabiînʹden İkrime bu yorumu tercîh etmiştir.

4- Kur’ân’dır.

Bu, Tabiînden el-Hasan’ın yorumudur.

5- İslâmiyettir. Çünkü o her yanı ve yönüyle çokça hayır ve rahmettir.

Bu yorum, el-Muğîre’den rivâyet edilmiştir.

6- Kur’ânʹın her bakımdan kolaylaştırılması ve şer’i hükümlerin ha­fif tutulmasıdır. Bu yorum, Hasan b. Fazlʹden rivâyet edilmiştir.

7- Arkadaş, dost, yandaş ve aşiretin çokluğudur. Bu, Ebû Bekir b. lyaş’ın yorumudur.

8- En iyi ve en güzel olanı, en kalıcı ve rahmet saçanı seçip be­ğenmektir.

Bu, İbn Keysan’ın yorumudur.

9- Nam ve şöhretin çoğalıp yaygınlaşması ve kalıcı bir iz bırakma­sıdır.

Bu, Mâverdîʹnin yorumudur.

10- Peygamberʹin (A. S. ) kalbinde bir nurdur ki, bu onu Cenâb-ı Hakk’a (muttasıl) yaklaştırır.

11- Şefaat makamı ve yetkisidir.

12- İnsanlardan icabet ehlinin Resûlüllah’ın (A. S. ) dâvetine olumlu ce­vap vermeleri için Allah’ın tecelli ettirdiği mu’cizelerdir.

Bu, yorum Şa’bî’den rivâyet edilmiştir.

13- «Lâ İlâhe İllallah, Muhammedʹün Resûlüllâh» sözüdür.

14- Dinde çokça bilgili ve anlayışlı olmaktır.

15- Beş vakit namazdır.

16- Çok önemli ve başarı dolu olaylardır.

Bu yorum ve görüşlerin en sahîh ve en muteber olanı, birinci ile ikinci yorumdur.

Böylece Kevser, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den yana dünya ve âhi­ret hayırlarına delâlet eden geniş kapsamlı bir kavramdır. Resûlüllah’ın (A. S. ) nurlu yolunda yürüyen müʹminlerin de hem dünyada, hem âhirette Kevser’in feyiz ve bereketine erişmeleri umulur. Aynı zamanda mahşer alanında Resûlüllah’ın havuzuna kavuşmaları ve susuzluklarını giderme­leri verilen müjdeler arasında bulunuyor.

RABBİN İÇİN NAMAZ KIL

«Artık Rabbin için namaz kılmaya devam et ve nahr yap.. »

Âyette «namaz» mutlak olarak anılmıştır. Sûrenin Mekke’de nazil ol­duğuna bakılırsa, o dönemde Arap Yarımadası’nda putlara tapılıp onlar adına kurbanlar kesilirken, bu bâtıl ve çirkin âdeti ve çarpık inancı kaldırmaya yönelen İslâm Peygamberi’nin Allah’a ibâdet için namaz kılması ve yalnız O’nun adına kurban kesmesi son derece anlamlıdır.

Sûre’nin Medenî olduğunu, yani Medine’de indiğini söylersek, bu na­mazın sabah ve bayram namazı olduğu; «nahr»ın da kurban bayramına mahsus kurbana işâret bulunduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu iki yorum, âyetin delâlet ve işâretine ağırlık kazandırdığından ilim adamları “fe salli li rabbike” âyetini beş ayrı şekilde yorumlamışlardır. Şöyle ki:

1- İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Üzerine farz olan namazı kıl.

Tabiîn’den Dahhak de aynı yorumu benimsemiştir.

2- Katade, Atâ’ ve İkrime’ye göre: Kurban Bayramı namazını kıl.

Nitekim Enes (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz önce kur­banlık hayvanı keser, sonra namaz kılardı. Bilâhare aldığı işâret üzerine, ümmetine önce namaz kılmayı, arkasından kurban kesmeyi emretti. » (el-Câmi’u Li Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/218)

Tabiînden Saîd b. Cübeyr bu konuyu biraz daha açıklayarak şöyle tefsîrde bulunmuştur: «Rabbin için farz olan sabah namazını Müzdelife’de kıl ve Minâʹda kurban kes! »

Saîd b. Cübeyr ayrı bir yorum olarak da şöyle demiştir: «Bu âyet Hudeybiye’de inmiştir ki, o günlerde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mek­ke’ye girmekten ve Beytullahʹı tavaf etmekten alıkonmuştu. Bunun üze­rine Cenâb-ı Hak Ona namaz kılmasını, kurbanlık develeri kesmesini ve öylece Medine’ye dönmesini emretti. O da Hudeybiye’de bu emri aynen yerine getirdikten sonra Medineʹye döndü.

İbnü’l-Arabî diyor ki:

«Namaz kıl»dan maksat, beş vakit namazsa, şüphesiz bu namaz ibâdetlerin rüknü, İslâm’ın kaidesi ve dinin en büyük ana direklerinden biri­dir. O bakımdan bu çok önemli ibâdete devam edilmesi te’kiden bildiril­miştir.

Ama bu namaz, Müzdelife’de kılınacak sabah namazı ise, şüphesiz bu, kurbana eşlik eden bir namazdır, yani sabah namazından sonra Minâʹya gidilip orada kurban kesilir. Çünkü Minâ’da kurbandan önce sa­bah namazından başka namaz yoktur.

Bu namazın Kurban Bayramı namazı olduğunu söyleyenlere göre, şüp­hesiz bu, Mekke’de değil, Medine’de cereyan etmiştir.. Zira Bayram Na­mazı, bilicmâ’ Mekkeʹde değil, Medine’de kılınmıştır. »

3- Hz. Aliʹye (R. A. ) göre: “fe salli li rabbike”den maksat, «Namazda sağ elini sol elinin üzerine koy» demektir. (Darekutnî/salât: 5)

Ayrıca ellerin göğüs hizasında belirtilen şekilde tutulması söz konu­sudur. Zira «nahr» bu mânaya da delâlet etmektedir.

4- «İftitah, rükûʹ ve secde tekbîrlerinde elleri göğüs seviyesine ka­dar kaldır» demektir.

Hz. Ali (R. A. )den yapılan zayıf bir rivayete göre ise, «Bu âyet inince Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Melek Cebrâil’e: «Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği nahîre nedir? » diye sordu. O da: «Bu, ayın son gecesi manâsına değildir. Cenâb-ı Hakk’ın sana, namaz için tekbîr getirdiğinde ellerini kaldırmanı emretmesidir. Rükûʹdan başını kaldırdığın zaman ve secdeye eğildiğinde de böyle yaparsın. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/219)

5- Ferra’, Kelbî ve Ebûlahves’e göre: Namazda göğsü kıbleye mü­teveccih bulundurmak anlamınadır.

Müfessir Alâeddin Ali ise kendi tefsîrinde bu âyetle ilgili yorumları az değişik şekilde şöyle özetlemiştir:

a- İnsanlardan önemli bir kısmı Allah’tan başkasına ibâdet ediyor­du: Oʹndan başkası adına kurban kesiyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Peygamberine: «Allah için namaz kıl ve Oʹna yakın olman için kurban kes» diye emretti.

b- Bayram günü Rabbin için bayram namazını kıl ve nüsük olarak kurban kes.

c- Farz namazı cemʹu takdîm ve cemʹu teʹhîr şeklinde kıl; Mina’da kurbanını kes.

d- Namazda sağ elini son elinin üzerine koy ve göğüs seviyesinde tut.

e- Tekbîr getirirken ellerini göğüs hizasına kadar kaldır. Yani na­maz içinde iftitah ve diğer tekbirleri getirirken göğüs seviyesine kadar kaldır. (Lübabu’t-te’vîl: 4/416)

FIKHÎ YÖNÜ

Bayram Namazı ve Kurban farz mıdır, vâcip midir, yoksa sünnet mi­dir? Kevser Sûresin’de «Namaz kıl» emri, sabah namazına mi işârettir, yoksa bayram namazı mı kasdediliyor? Az yukarıda belirttiğimiz gibi, ilim adamlarının bu husustaki yorumu farklı olmuştur: Kimine göre, sabah namazına, kimine göre bayram namazına işârettir. O halde emir sarih olarak bayram namazına delâlet etmediğinden, «Bayram namazı farzdır» diyemeyiz. Zira bir emrin farziyeti hem sübut, hem de delâlet yoluyla katʹi olmalıdır. Burada katiyet söz konusu değildir. Namaz ile ilgili olan emrin sübutu kat’i ise de, bayram namazına delâleti zannîdir. O bakımdan rey tarafdarlarına göre, bayram namazı vâciptir. Başta İmam Şâfiî olmak üze­re müctehidlerden bir kısmına göre, sünnettir. Çünkü âyetteki emir bu namaza delâlet etmemektedir; o, Resûlüllah’ın (A. S. ) fiiliyle sabit olan bir sünnettir.

Nahr emri, kurban kesmeye mi, yoksa namazda sağ eli sol el üze­rine koyup göğüs hizasında tutmaya mı veya iftitah tekbiri başta olmak üzere tekbirlerde elleri göğüs hizasına kadar kaldırmaya mı delâlet et­mektedir? Bu hususta hem ashab ve tabiînin, hem de onlardan sonra gelen müctehid imamların görüş, tesbit, İstidlâl ve istinbatları farklıdır:

a) Darekutnî’nin Humeyd tarikiyle Enes (R. A. )den yaptığı rivâyette, adı geçen şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz namaza giriş ya­pınca ve rükû’a eğilince, rükû’dan başını kaldırınca ve bir de secdeye gi­dince (tekbirlerde) ellerini (göğüs hizasına kadar) kaldırırdı. »

Ancak bunu Humeydʹden yalnız Abdülvehhab es-Sekafî merfuân ri­vâyet etmiştir. O bakımdan sözü edilen yerlerde ellerin kaldırılması Enes’in fiili olabilir diyenler olmuşsa da İbn Ömer (R. A. )dan yapılan sahîh rivâyet, bunun fiil-i Resûlüllâh olduğunu kesin şekilde ortaya koymaktadır. Sahi­hayn’in tesbitine göre, İbn Ömer (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi, namaza kalktığında ellerini omuzları hizasına kadar kaldırdığını ve öylece tekbîr getirdiğini ve bunu, rükûʹ için tekbir getirdiğinde, başını rükûʹdan kaldırdığında, Semiallahu limen hamidehü dediğinde yaptığını gördüm. Başını secdeden kaldırdığında böy­le yaptığını görmedim.. » (Buharî/el-amelü fissalât: 3, 16, salât: 21, 25, 55, 102, 103- Müslim/salât: 119)

Nitekim İmam Şâfiî, İmam Ahmed b. Hanbel, İshak, Leys b. Sa’d ve Ebû Sevr bu hadîsle İstidlâl ve ihticacda bulunmuşlardır.

Diğer bir grup müctehit ise, bu rivâyetlerin «haber-i ahad» olduğunu dikkate alarak ihticace sâlih görmemişler ve o bakımdan namazda sadece iftitah tekbirinde ellerin kaldırılacağını hükme bağlamışlardır. Nitekim İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının, rey tarafdarlarının, ve Süfyân es-Sevrî’nin içtihadı bu doğrultudadır. İmam Mâlik’in de mezhebi böyledir.

Bunların dayandığı rivâyet ise şöyledir: Alkameʹnin Abdullah (R. A. ) dan yaptığı rivâyete göre, adı geçenin şöyle dediği tesbit edilmiştir: «Pey­gamber (A. S. ), Ebû Bekir (R. A. ) ve Ömer (R. A. ) ile beraber bir namaz kıldım, onlardan hiçbiri İftitah Tekbirinden başka tekbîrlerde ellerini kal­dırmıyorlardı. »

Bu hadîsi rivâyet eden Dârekutnî diyor ki: «Hadîsi rivâyette Muham­med b. Câbir teferrüd etmiştir ki bu zat zayıftır.

Ancak bu rivâyeti kuvvetlendiren bir diğer rivâyet söz konusudur: Yezîd b. Ebî Ziyad’ın Abdurrahman b. Ebî Leylâʹdan, onun da Berâ’ (R. A. ) dan yaptığı rivayete göre, Hz. Berâʹ Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi sadece if­titah tekbirinde el kaldırırken görmüş, diğer tekbirlerde kaldırmadığına şâ­hit olmuştur.

İmam Mâlik de bu rivâyetlerle ihticacde bulunup, «Namazda hiç bir tekbîrde eller kaldırılmaz» demiştir. Nitekim İbn Kasım diyor ki: «Ben, İmam Mâlik’in İftitah Tekbîrinde de ellerini kaldırdığını görmedim.» O ba­kımdan ellerin kaldırılmamasını ben de hep arzu etmekteyim. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/220)

Ancak ünlü fakîh Sahnûn’un tesbiti buna pek uymamaktadır. Şöyle ki, Sahnûn bu konuda diyor ki: «İmam Mâlik namazda sadece iftitah tek­birinde ellerini hafif kaldırırdı, diğer tekbirlerde kaldırmazdı. Bu hususta kadın da erkek gibi hareket eder.

İbn Kasım diyor ki: «İhram Tekbîrinden başka tekbirlerde elleri kal­dırmak İmam Mâlik’e göre zayıftır... » (Sahnûn/el-Müdevvenetü’l-kübrâ: 1/68)

KURBANʹIN İSLÂMʹDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

İslâm Dini, kurban konusunu en yararlı çizgisine getirip dayamış ve böylece malî ibâdeti, bedenî ve kalbî ibâdetle birleştirerek bütünleştirmiştir.

Allah için, Allah adına, fakirden, komşudan, muhtaçtan yana kurban kesmek ilk insan, ilk peygamber Adem (A. S. ) ile başlar. İki oğlu arasında ortaya çıkan ihtilâfın, Allah adına, en samimi niyetle birer kurban kes­meleri suretiyle çözüme kavuşturulması bir hüküm olarak belirir. Nitekim Mâide Sûresi’nde bu ilk kurbandan şöyle söz edilerek bilgi verilmektedir: «Bir de onlara Ademʹin iki oğlunun haberini (aralarında geçen olayı) ger­çek yönüyle anlat: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanʹı kabul edilmeyen bu du­ruma öfkelenmiş) «And olsun ki seni öldüreceğim» demişti. O da: «Allah ancak muttakîler (Hakkʹa saygılı olup kötülüklerden sakınanlar)dan kabul buyurur».. demişti. » (Mâide Sûresi: 27)

Sonra Kur’ân’da yine bu konuda İbrahim Peygamber (A. S. ) ile oğlu İsmâil arasında cereyan eden olaya temas edilirken, insanın kurban edilemiyeceği vurgulanır ve İbrahim’in (A. S. ) kurban etmek istediği oğluna bedel büyükçe bir koçun kurbanlık olarak gönderildiğine değinilerek, İlâhî beyândan uzak kavim ve milletlerin bakire kızları, genç erkekleri kurban etmelerinin kutsal, feyizli, bereketli ve İnsanî hiçbir yanı bulunmadığına işâret edilir. Şöyle ki:

«Ve İbrahim, şüphesiz ben Rabbıma gidiyorum, O bana doğru yolu gösterir» dedi.

Ey Rabbim! Bana iyi-yararlı kişilerden olacak (bir evlâd) bağışla, de­yip duâ etti. Biz de O’nu çok sabırlı, zarif ve yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik. Çocuk onun yanında yürüyüp konuşabilme çağına gelince, İbrahim ona şöyle dedi: «Oğulcağızım! Doğrusu ben rüyamda seni boğaz­ladığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne? » O da: «Babacığım! Sen emredildiğini yap. Beni -inşallah- sabredenlerden bulacaksın» dedi.

Bunun üzerine her ikisi de (Hakkʹın buyruğuna) teslimiyet gösterdiler ve O, oğlunu alnı üzeri yere yatırdı. Biz de Ona şöyle seslendik: «Ya İbrahim! Rüyayı cidden gerçekleştirdin. Şüphesiz, biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu açık bir imti­han idi. Ve onun yerine fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.. » (Saffat Sûresi: 99-107)

Ayrıca Musa Peygamber (A. S. ) zamanında bir adamın kim tarafından öldürüldüğünü belirlemek ve mu’cize doğrultusunda, öldürülenin haber ver­mesini sağlamak üzere boyunduruk altına sokulmamış, taze, güçlü; aynı zamanda parlak sarı renkli bir sığırın kurban edildiği şöyle anlatılmak­tadır:

«Hatırlayın ki, bir vakit de Musa, milletine: «Allah size bir sığır bo­ğazlamanızı emrediyor» demişti. Onlar (atalarınız): «Bizi alaya mı alıyor­sun? » demişlerdi. O da «Öyle cahillerden olmaktan Allahʹa sığınırım» de­mişti...»

«Sığırın bir kısmını öldürülen adama vurun» demiştik. (Vurulunca da o dirilivermişti). İşte böylece Allah ölüleri diriltir. Aklınızı iyice kullanası­nız diye âyetlerini size gösterir. » (Bakara Sûresi: 67-73)

Mevcut Tevrat nüshalarında da başkası adına kurbandan ve adaktan söz edilerek kurbanın ancak Allah adına kesileceği belirtilir ve bu konuda şöyle bilgi verilir:

«Ancak Rabdan başka bir ilâha kurban kesen helâk edilecektir. » (Tevrat/Çıkış: 22/20)

Levililer Kitabı’nda günah takdimesi koçtan söz edilmekte ve kur­ban edilen koçun günaha keffaret olacağı belirtilmektedir. (Tevrat/Levililer: 19/22)

Anlaşıldığı üzere semavî dinler insanı kurban etmeyi kesinlikle yasak­larken, kul ile Rabbisi arasındaki ilgiyi kuvvetlendiren amellerden biri ola­rak eti yenilen deve ve davarlardan birinin kurban edilmesini emir ve tav­siye etmişlerdir.

Zira eski Mezopotamya, Hind, Yemen, Mısır ve Yunan efsanelerinde ve destanlarında bâkire kızların, gelinlik kadınların ve genç yakışıklı deli­kanlıların kurban edildiğini görmekteyiz. Mısırʹda «Nil Nehri»nin bolluk ve bereket ilâhı sayıldığı da yine Mısır Mitolojisinde geçmektedir. Orada ön sırada bulunan kâhinlerin, Nilʹin coştuğu Nisan ayında ona üç veya yedi bakire kız kurban ettikleri bilinen bir gerçektir.

Son olarak İslâm Dini, her hüküm ve konuyu en mükemmel şekliyle düzenleyip insanlığın hizmetine sunduğu gibi, kurban konusunu da hem Allahʹa yaklaştırıcı bir ibâdet, hem aile ve çevreyi mânen tatmin edip hu­zur ve güvene kavuşturan kutsal bir destek, hem de komşular ve toplum arasında dostluk bağlarını kuvvetlendiren ve sosyal adâletin sağlanmasına yardımcı olan malî bir ibâdet kılarak onu en verimli ve bereketli çizgisi­ne kavuşturmuştur.

Âyette sarih şekilde «kurban kes» denilmeyip «nahr yap» denildiği için, bazı mezheplerde bu ibâdet vâcip, bazısında ise sünnet kabul edil­miştir. Ama ister vâcip olsun, ister sünnet sayılsın konuda hâkim olan İlâhî hikmet ve mantık son derece faydalı sonuçlar doğurmaktadır. Eğer doğrudan farz kılınsaydı, birtakım zorlukların ortaya çıkması söz konusu olabilirdi. Vâcip veya sünnet derecesinde kalması ictihad doğrultusunda mü’minlere rahatlık ve kolaylık getirmiştir.

PEYGAMBERE (A. S. ) KİN BESLEYİP DÜŞMANLIK EDENLER

«Asıl soyu kesilen, ismi unutulan, sana kin besle­yip düşmanlık eden kimsedir. »

Büyük insanın, büyüklüğü ve ortaya attığı fikri, ideâli ve savunduğu davanın büyüklüğü nisbetinde dost ve düşmanı olur. Şüphesiz ki Hz. Mu­hammed (A. S. ), dünya kuruldu kurulalı gelip geçen ünlülerin, büyük lider­lerin, peygamberlerin ve mürşidlerin en büyüğü ve önde gelenidir. Teblîʹğiyle görevlendirildiği İslâm ve Kur’ân da davaların en büyüğü ve en kaIıcısı, en hayırlısıdır.

Davânın azametini, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlara ses­lenişini ve Resûlüllah’ın (A. S. ) yaptığı inkılabın büyüklüğü, devamlılığını; parlak ve kalıcı sonuçlarını, aynı zamanda mutlak anlamda rahmet yan­sıttığını görmeyen, idrâk edemiyen kalp gözleri kör nankörlerin Ona kar­şı düşmanlıkları da o nisbette büyük olmuştur.

O bakımdan bu tiynette olan inkârcılar ortaya çıkan her olayı İslâm aleyhine değerlendirmeyi iş edinirler ve Hz. Muhammedʹi (A. S. ) küçük dü­şürmek için bazı âyet ve hadisleri kendi fâsit düşüncelerine ve çarpık man­tıklarına göre yorumlarlar; sonra da her çareye baş vurmayı kendilerine görev sayarlar. Nitekim Resûlüllahʹın (A. S. ) erkek çocukları birbiri ardınca ölünce, azılı müşrik Âs b. Vâil ve yandaşları bu olayı Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in aleyhine yorumlayıp Ona: «Ebter» diyecek kadar kinlerini açığa vurdular. Cenâb-ı Hak, Resûlünü bu çirkin sözlerden siyânet ederek asıl «Ebter»in onlar yani Peygambere (A. S. ) karşı kin ve düşmanlık bes­leyen o soysuzlar; adı sanı kesilecek ve lânet ile anılacak da ancak onlar olacağına değinerek, İlâhî takdîr ve hükmünün kimin hakkında na­sıl tecelli edeceğine işârette bulunmaktadır.

«Beter» kökünden gelen «ebter», aynı zamanda kısır, başarısızlık, feyizsizlik ve bereketsizlik mânalarına da delâlet eder. Nitekim hadîste bu kelime belirtilen mânâlarda da kullanılmıştır. Şöyle ki:

«Önemli ve anlamlı olan her işe el-hamdulillah ile başlanmazsa, o kısır, başarısız ve bereketsizdir. » (Câmiu’ssağîr: 2/92)

«Önemli ve anlamlı olan her işe Bismillah ile başlanmazsa, o kısır ve bereketsizdir.. » (Câmiu’ssağîr: 2/92 (Hadîs zayıftır.))

Ebter’in bu mânasının, Resûlüllahʹın (A. S. ) düşmanları hakkında ay­nen tecelli ettiğini ve imân etmiyenlerin başarısız, feyizsiz ve bereketsiz bir ömür geçirip nam ve şöhretlerinin sabun köpüğü gibi söndüğünü si­yer kitaplarından okuyor ve yaşadığımız çağda da bunun birtakım misal­lerini görüyoruz. Kıyâmete kadar da bu İlâhî beyân hükmünü yürütecek; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hep minnet, şükran, şan, şeref, saygı ve tâzimle anılacak; neşrine memur olduğu İslâm Dini, milyarların kalbini dol­durup yollarını aydınlatmaya devam edecek; O Yüce Peygambere ve dâ­vasına düşmanlık ve kin besleyenler bereketsizlik ve huzursuzluk içinde ömürlerini tüketecek ve ölüm olayıyla büsbütün silinip belirsiz olacaklar­dır. İnkârcı sapıkların, Hz. Muhammedʹe kin besleyip düşmanlık edenlerin ismini yaşatmaya çalışmaları hiçbir olumlu sonuç vermeyecek, bir süre sonra tarih gerçek hükmünü ortaya koyacaktır.

Şüphesiz bugün hâlâ firʹavnlardan, nemrutlardan, ebûcehillerden ve benzeri zalim inkârcı zorbalardan, diktatörlerden söz ediliyorsa, bu, rah­met ve saygıyla değil, nefret ve lânetledir. Düne kadar Lenin ve Stalin’i göklere çıkaranlar, bugün onları yedi kat yerin dibine batırmakta ve isim­lerinden nefretle söz etmektedirler. Böylece hak eninde-sonunda yerini bulmakta; herkes lâyık olduğu yeri ve sıfatı almaktadır.

Kevser Sûresiyle Kâfirûn Sûresi arasındaki münasebet:

Kevser Sûresiyle, müşrikler, nankörler, sapıklar istemeseler bile Hz. Muhammed e (A. S. ) en büyük ve en kalıcı hayırların verildiği ve Ona kin besleyip düşmanlık güdenlerin hep başarısızlığa uğradığı ve uğrayacağı açıklandı.

Kâfirûn Sûresiyle, inkârcı sapıkların İslâm’a karşı aşırı düşmanlık­larına işâret edilerek onların bu ısrarlı ve inatlı tutumlarına karşı Hz. Mu­hammed’in (A. S. ) tavrının ne olacağı açıklanıyor. Her bakımdan Allah’ın Ona kâfi olacağına işâretle müʹminler teselli ediliyor.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Yüce Rabbımıza sonsuz hamd-u senâlar; kendisine verilen çokça hayır ve âhiretteki Kevser Havu­zuyla mü’minleri yararlandıran ve yararlandıracak olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun..