MÂÛN SÛRESİ
Ata’ ve Câbir, İbn Abbas (R. A. )dan da yapılan bir rivâyete göre: Mekke’de; Katade’ye ve diğer bir rivâyette İbn Abbas’a göre: Medine’de inmiştir. (Tefsîr-İ Kurtubî : 20/210- Şevkanî/Fethülkadîr: 5/499)
Ancak sûrede gösteriş için namaz kılan ikiyüzlü dönek münafıklardan söz edildiğine bakılınca, sûrenin Medenî olduğu; âhiret, hesap ve cezayı yalanlayanların daha çok Mekke döneminde oradaki müşrikler arasında yaygın olduğuna bakınca, sûrenin Mekkî olduğu anlaşılıyor.
Böylece sûrenin yarısının Mekke’de, yarısının da Medine’de indiği söylenebilir. Nitekim Müfessir Alâeddin Ali bu inceliği naklederek diyor ki: «Bazısına göre sûrenin yarısı Mekke’de Âs b. Vâil hakkında ve diğer yarısı Medine’de Abdullah b. Ubey b. Selûl hakkında inmiştir. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/412)
Allâme Zemahşerîʹye göre, sûre, Tekâsür Sûresi’nden sonra inmiştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/803)
Âyet sayısı: 7
Kelime »: 25
Harf »: 115 (Nizamuddin Nisabûrî/Tefsîrü Garâibi’l-Kur’ân: 30/171)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Âhireti, ikinci hayatı ve orada cereyan edecek hesap, ceza ve mükâfatı yalanlayan müşrikler konu ediliyor.
2- Âhiret inancından yoksun olanların kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyecekleri, fakirle ilgilenmiyecekleri, yetimi himaye etmiyecekleri, yoksulun karnını doyurmayacakları belirtiliyor.
3- Namazı ihmal edenler ve zevahiri korumak için onu kılanlar üzerinde durularak gereken uyarı yapılıyor. Gösteriş için namaz kılanlar, ibâdet edenler âhiret azabıyla tehdît edilerek dindarlığın samimiyet, iyi niyet ve kalp yatışkanlığı istediğine işârette bulunuluyor.
MEÂLİ:
1- Dini (veya cezâ ve hesap gününü) yalanlıyanı gördün mü?
2-3- İşte odur yetimi itip kakan, yoksulu yedirmeyi teşvîk etmeyen.
4- Vay hâline o namaz kılanların ki,
5- Namazlarından gaflet içindedirler!.
6- Durmadan gösteriş yaparlar.
7- Zekâtı da, eğreti âlet-edavatı da vermezler (yardımda bulunmaktan hiç hoşlanmazlar).
İNİŞ SEBEBİ
Mukatil ve Kelbîʹye göre: Bu sûrenin bir bölümü, ünlü müşrik ve İslâmʹın baş düşmanı Âs b. Vâil es-Sehmî hakkında inmiştir. İbn Cüreyc’e göre: Ebû Süfyân b. Harb her hafta iki semiz koyun keserdi. Bu sırada bir yetim ona gelip biraz et istedi. O ise elindeki değnekle onu itip kaktı. O sebeple ilgili âyetler indi. (Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 306)
Süyûtî’nin tesbitine göre: Müʹminlere gösteriş olsun diye namaza duran ve mü’minlerden uzak kalınca da namazı terkeden münafıklar hakkında inmiştir. (Süyûtî/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122)
İLGİLİ HADÎSLER
«Allah’ın farz kıldığı ibâdetlerde belirsizlik, kapalılık yoktur. » (Bu hadisin isnadında Câbir el-Cu’fî bulunuyor ki, bu zat zayıftır.) Çünkü farzlar her bakımdan İslâm’ın belirtisi ve şiârıdır.
Nitekim Zemahşerî diyor ki: «Kişi farz olan sâlih ameli aşikâr olarak yerine getirmesinden dolayı riyakâr sayılmaz. Çünkü farz ibâdetlerin hakkı ilân ve teşhirdir. » (Tefsirü’l-Keşşaf: 4/805)
Ancak farz ibâdeti mü’minler hazır olunca kılan, yalnız kalınca terkeden kişi münafıktır ve müraidir. Şüphesiz böylesine çarpık bir düşünce ve tutum gafletin en koyusu, nifakın en tehlikelisidir.
İbn Cerîr Taberî’nin Ebû Küreyb tarikiyle Ebû Berzete el-Eslemîʹden yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:
«Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarından gaflet içindedirler! » âyetini okuyunca şöyle buyurmuştur: «Allahu Ekber! Sizden her birinize dünyanın tamamının bir benzeri verilmektense, (Allah’ın bu uyarısı, veya İhlâs üzere kılınan namaz) daha hayırlıdır. Namazdan gaflet eden o kimsedir ki, namaz kılsa namazının hayrını ummaz, onu terketse Rabbından korkmaz.. » (Cami’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/202)
Yine İbn Cerîr’in, Zekeriya b. Ebban el-Mısrî tarikiyle yaptığı rivâyette, Sa’d b. Vakkasʹın (R. A. ) şöyle haber verdiği belirtilmiştir:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize «Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarından gaflet içindedirler» âyetini sordum. Buyurdu ki: «Namazı geciktirip vaktinin dışına çıkaranlardır. » (İbn Cerîr/câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/203)
İbn Ebî Nüceyh’in Mücâhidʹden yaptığı rivâyete göre, Hz. Ali (R. A. ), âyette geçen «yürâune»den maksadın, namazıyla riyâkârlık eden kimse olduğunu belirtmiştir. (Fethülkadîr: 5/501)
Riyânın gerçek anlamı:
Riyânın gerçek anlamı, yapılan ibâdetle dünyalığı istemek ve insanların kalbinde anılmaya değer bir yer tutmaktır.
Riyânın birkaç derecesi vardır:
a) Güzel bir görünüm sağlamaya yönelerek bununla insanlar üzerinde kendi lehine bir tesir uyandırmayı düşünmek,
b) Yıkanıp aklaştırılmış bezden ve bir de kalınca sert yünden elbise giymek ve böylece dünyaya karşı ilgisiz bulunduğunu göstermeğe çalışmak, iyi bir zühd sâhibi olduğu imajını vermek,
c) Dil ile riyâda bulunmaya özenmek, dünya ehline karşı buğz ettiğini sözleriyle izhar etmek; aynı zamanda vaaz-u nasihatte bulunurken, sık sık kaçırdığı hayır ve taâte hayıflanarak derin bir pişmanlık duyduğunu tekrarlamak,
d) Namaz, zekât, sadaka ve benzeri ibâdetleri insanlar görsün de takdîr etsin diye aleni olarak yerine getirmek ve cemaat arasında iken namazı itinayle kılmak, yalnız başına kalınca ya terketmek, ya da laübali bir tavırla kılmak bu derecelerden birkaçıdır.
Sonuç olarak konuyu şöyle özetliyebiliriz:
Yapılan her ibâdet ve her hayır ve iyilik ile insanların övgü ve takdirini kazanmayı düşünmek riyâdır ve derin gaflettir.
HESAP GÜNÜNÜ İNKÂR EDİP YALANLAMAK
Dini, yani hesap ve ceza gününü red ve inkar edip bu bilgiyi verenleri yalanlayan müşrikler ve münafıklar kınanıyor.
Ancak bu âyeti, birbirine yakın fakat farklı iki şekilde yorumlayanlar olmuştur:
a) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Bundan maksat, Cenâb-ı Hakk’ın hükmünü yalanlayan kimsedir.
b) İbn Cüreyc’e göre: Âhireti ve ondaki hesap ve cezayı yalanlayan kimse söz konusudur.
İmam Kurtubî bu ikinci yorumu tercîh ederek şöyle demiştir: «Âhiret gününü ve o günde cereyan edecek ceza ve hesabı yalanlayan kimse kasdediliyor. » Nitekim Fâtiha Sûresi’nin tefsîrinde bu husus yeterince açıklanmış bulunuyor.
ÂHİRET GÜNÜNE İMÂN, DÜNYA HAYATINA DÜZEN SAĞLAR
Şüphesiz Allah’a ve âhiret gününe dosdoğru imân, hayatımızın denge ve düzenini sağlayan en kuvvetli mânevî müeyyidedir. Ancak bu, kelimenin. dar kalıbında kalan ve sadece kalplere korku salan bir aldatmaca değil, İlâhî düzenleme ve proğramlamanın gereği ve ikinci hayatın mutlâka gerçekleşeceğinin yönlendirici bilgileridir. Zira Cenâb-ı Hak abesle iştiğal etmez, kimseleri kelime oyunuyla aldatmaz ve kuru vaadlerde bulunmaz. O mutlak surette Alîm ve Hakîmdir: Her şeyi en iyi bilen ve her olay ve konuyu hikmetle vücuda getirendir. Söz ve hüküm Oʹnun katında değişmez.
Hem dünya hayatı bizatihi âhiret hayatının lüzumunu ortaya koymakta ve bu iki hayatın birbirini tamamladığı bütün hikmet ve amacıyla kendini göstermektedir. Öyle ki, insanı canlılar arasında, kudretinin harika eseri olarak yaratan ve yerle gökteki nimetleri onun için önceden hazırlayıp istifade edilir duruma getiren Cenâb-ı Hak, onu bu kadar aziz ve değerli yarattıktan sonra yalnız kısacık dünya hayatıyla ona iltifatta bulunmaz; bunu onun olgunlaşmasına, yaşama zevkini ve hikmetini alıp kavramasına, nîmetlerin kıymetini bilmesine ve hepsinin üstünde Yüce Yaratanını bilip ibâdet etmesine vesîle kılıp onu sonsuz, kalıcı bir hayata iletmekle nîmetini tamamlar.
Gerçek bu olunca Cenâb-ı Hak, âhireti ve ondaki hesap ve cezayı yönlendirici müeyyide olarak karşımıza koymakta ve bize tam bir sorumluluk yükleyerek gayesiz, amaçsız, hikmetsiz ve neticesiz yaratılmadığımızı öğretmektedir.
Bu inanç ve sorumluluk duygusundan nasîbini almamış inkârcı maddecilerin tavır ve tutumunu, onlarda yer eden anlayışsızlık ve sorumsuzluk düzeyinde iki olayla açıklamaktadır:
a) Öylesi, yetimi itip kakar,
b) Yoksula yedirmeyi, (onu besleyip eğitmeyi) teşvîk etmez..
Aslında sözü edilen maddeci inkârcıların birçok kötü vasıfları ve sorumsuzlukları vardır; ama toplum ve ülkenin sosyal yanıyla, geleceğiyle yakından ilgili bulunan iki zayıfa karşı onların ilgisizliğini, her bakımdan toplumun ve ülkenin geleceğinden yana en küçük bir sorumluluk duymadıklarını göstermekte ve bir insanı besleyip eğitmenin, öğretip yararlı çizgiye getirmenin ne kadar büyük sevâp ve fazîlet olduğundan gafil bulunduklarını isbatlamaktadır.
NAMAZDAN GAFLET EDENLER
«Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarından gaflet içindedirler.. »
Âyette kelime konumu itibariyle bir incelik söz konusudur: “an salâtihim sahun” denilmiş de “fî salâtihim sahun” denilmemiştir. Yani «salât» kelimesinin başına (ân) edatı konulmuş da (fî) edatı konulmamıştır. Zira (fî) konulmuş olsaydı, daha çok namazlarında yanılan mü’minler kasdedilmiş olurdu ki, o durumda âyet büyük bir korku ve sıkıntı havası estirmiş olurdu. Öyle ki, namazda yanılan, gaflet eden mü’min uhrevî azapla tehdît edilmiş bulunurdu. Oysa başta Hz. Muhammed (A. S. ) ve yakın arkadaşları olmak üzere hemen her mü’minin namazda yanılabileceği söylenebilir ve bu mümkündür. O bakımdan Cenâb-ı Hak bu tarz yanılmayı değil, namazdan gaflet edip onu vaktinde kılmayan, kıldığı zaman da lâübali davranan ve aynı zamanda gösteriş olsun diye kılan gâfillerin bu sakat düşünce ve tutumunu konu edinerek (ân salâtihim.. ) buyurmuştur.
Nitekim İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Eğer (Fî salâtihim) denilseydi, âyet mü’minler hakkında çok korkutucu bir tehdît ifade ederdi. »
Atâ’ da diyor ki: «Allah’a hamd olsun ki (ân salâtihim) buyurmuş da (fî salâtihim) buyurmamıştır. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/212)
O bakımdan namazdan gaflet konusu geniş yorum isteyen bir anlatım tarzı olarak müfessirlerin görüş izhar etmesine sebep olmuştur. Buradaki gafletin, namazda meydana gelecek yanılma olmadığı kesindir. Namazdan gaflet edenler söz konusu olduğuna göre, o gâfiller kimlerdir? Bunu dört şekilde yorumlayanlar şöyle bir sıralamada bulunmuşlardır:
1- Namazı vaktinde kılmayıp onu vaktin dışına çıkaranlar.
2- Mü’minlerin yanında, cemaat arasında namaza özen gösterip yalnız başlarına kalınca kılmayan veya laubali bir davranış içinde kılan münafıklar.
3- Namaza karşı uyuşuk davranıp gönül zevki ve yatışkanlığıyla kılmayanlar.
4- Kılıp kılmamayı eşit sayıp namaza ciddi ilgi duymayanlar. (Fazla bilgi için bak: İbn Cerîr/Câmi’u’l-beyân Fî-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/202)
GAFLET EDENLERİN İKİ DİKKAT ÇEKİCİ VASFI
Şüphesiz namazı gösteriş olsun diye kılıp ibâdetin ve Allah’a kul olmanın zevk ve heyecanından mahrûm olanların birçok kötü yanları ve vasıfları vardır. Cenâb-ı Hak hemen o vasıfların hepsini kapsar anlamda onların daha çok iki dikkat çekici tavrından söz etmektedir:
a) Durmadan gösteriş yaparlar.
b) Zekâtı ve eğreti de olsa alet ve edavatı (komşusuna, muhtaca) vermezler.
Başkaları görüp beğensin, beni takdîr etsin diye yapılan ibâdet münafıklığın ve sahte bir insan olmanın ilk belirtisidir. Aynı zamanda İslâm’ı içinden yıkmaya yönelik düşünce ve niyetin; Müslümanları aldatmanın alâmeti sayılır. Bunun için İslâm Fakîhleri ve Ahlâkçıları ticaretle uğraşan Müslümanların kendi dükkânlarında, iş yerlerinde tesbîh çekmesini, nâfile namaz kılmasını uygun görmemişlerdir. Zira bu gibi davranışlar müşteri çekmeye, onu aldatmaya çok müsaittir. Münafıklar ve büyük şehirlerde yaşayan gayr-i müslimler de bu gibi hareketlerde bulunabilirler. Böylece Müslüman Cemaatin birbirine güveni sarsılabilir.
Günümüzde de belli çevreyi kendine bağlayıp inandırmak, art niyetini gerçekleştirmek için ibâdet edenler, dillerinden din, Allah, Kur’ân, âhiret sözünü düşürmeyenler eksik değildir. Gerçek müʹminlerin böylelerine dikkat etmesi gerekir. Şöyle ki, bu tiplerin sözleriyle günlük yaşayışları arasında ciddi bir bağlantının bulunup bulunmadığını hesaba katmaları, aldatılma payını asgariye düşürebilir.
Tarih boyunca mü’minleri, yani İslâm Cemaatini en çok aldatıp istismar edenler de bu mürâi tiplerdir. O bakımdan Cenâb-ı Hak özellikle onların bu karakteri üzerinde durmaktadır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile ashabının Medineli münafıklardan, mürailerden neler çektiklerini Siyercilerin tesbitlerinden öğrenmekteyiz.
Ayrıca bu mürâi münafıkların ikinci kötü vasfı, zekât ve sadaka vermemeleridir. Çoğu komşuluk vecîbelerini gözetmez. Bir çıkar bekledikleri sürece yapmacık dostluk izhar ederler ve iyi görünmeye çalışırlar. Böyle bir çıkar söz konusu olmadığı zaman komşularına eğreti olarak bir el aleti dahi vermekten kaçınırlar.
Komşuları ve yakınları ikbal basamaklarında yükseldikçe bunlar onların en samimi dostları ve sıcak yakınları gibi davranırlar. Onlar ikbal basamaklarından aşağı inmeğe başlayınca, bunlar artık yüzlerini değil arkalarını onlara döndürürler.
Medineʹde nifakçıların önde geleni Abdullah b. Ubey b. Selûl öyle değil miydi? Müslümanların ileri gelen şahsiyetleriyle karşılaşınca onlara sıcak ilgi gösterip över ve yanlarından ayrılıp kendi yandaşlarıyla buluşunca, «Onları pohpohlayıp aldatmayı beceriyorum, değil mi? » diyerek gülüşürlerdi. Cenâb-ı Hak, Bakara Sûresinde onların bu tavır ve tutumlarını açıklarken şöyle buyurmaktadır:
«İnsanlardan öyleleri de var ki, inanmadıkları halde Allahʹa ve âhiret gününe inandık derler. (Zanlarınca) Allahʹı ve imân edenleri aldatırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azâp vardır... »
«Onlar imân edenlere rastladıkları zaman «inandık» derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman: «Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (o mü’minlerle) alay edicileriz» derler.. » (Bakara Sûresi: 7-13)
Mâûn Sûresiyle Kevser Sûresi arasındaki münasebet:
Cenâb-ı Hak, âhireti inkâr edenlerin ve bir de ikiyüzlü dönek mürâilerin karakterlerine değinip onların başlıca alâmetlerini belirttikten sonra, Kevser Sûresiyle, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize büyük hayır kapılarını açtığını; Onun da, mü’minlerin de dönek ikiyüzlü mürâi kişilere, inkârcı müşriklere ihtiyacı bulunmadığını belirterek: «Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik.. » buyuruyor ve böylece iki sûre arasında tamamlayıcı mâna olarak kopmaz bağın mevcudiyetine işârette bulunuyor.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar; ibâdetle İhlasın yerini bize öğreten ve komşulara, muhtaçlara yardımda bulunmanın ne gibi hayırlara, fazîletlere ve uhrevî mükâfatlara kapı açacağını haber veren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe ve Onun âl ve ashabına salât-ü selâmlar olsun.