KUREYŞ SÛRESİ
Cumhura göre, Mekkeʹde; Dahhak ve Kelbîʹye göre, Medine de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/200- Şevkanî/Fethülkadîr: 5/497)
İbn Merduye (veya Merdeveyh)in İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre de sûre Mekkeʹde inmiştir. (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/497) Nitekim Sûre de Beytullah tan söz edilmesi de bu rivâyet ve görüşü kuvvetlendirmektedir.
Birinci âyetinde Kureyş Kabilesiʹnin Kutsal Kâbeʹye ve Emîn Beldeʹye yaptıkları hizmet, diğer kabilelere karşı sıcak ilgi göstererek izhar ettikleri ülfet; ticarî ve dinî amaçla Mekkeʹye gelenlere güven sağlayıp birtakım zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada gösterdikleri başarı konu edilmekte ve aynı zamanda Kureyş kelimesi sûreye isim olmaktadır.
Allâme Zemahşerîʹye göre, bu sûre, Tîn Sûresiʹnden sonra inmiştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/800)
Âyet sayısı: 4
Kelime »: 17
Harf »: 73 (Lübabu’t-te’vîl: 4/410)
Sûrenin kapsadığı konu:
Kureyş Kabilesi’nin Emîn Belde’nin güven ve huzur havasını estirmesi ve Kutsal Kâbeʹyi ziyarete gelenlere gönül hoşluğuyla hizmette bulunması sebebiyle diğer kabilelerle ülfet sağlama imkânına kavuştukları konu edilmekte ve bundan dolayı Beytullahʹın Rabbına ibâdet etmelerinin gereği üzerinde durulmaktadır. Aksine bir tavır takınmalarının onları nankör durumuna düşüreceği ve o yüzden İlâhî azabın çok şiddetli olacağı da dolaylı şekilde hatırlatılmakta; böylece mevcut nîmetin kıymetini şükür havası içinde bilmelerine işârette bulunulmaktadır.
MEÂLİ:
1- Kureyş kabilesi’nin (hem kendi aralarında, hem de çevre kabile ve ülkelerle) anlaşıp bağdaşması (sağlandığı) için,
2- (Evet), yaz ve kış seferlerinde anlaşıp bağdaştıkları için;
3- Şu Beytʹin (Kâbe’nin) Rabbı’na ibâdet etsinler.
4- O Rab ki, onları açlıktan (kurtarıp) doyurdu ve onları korkudan güvene kavuşturdu.
İNİŞ SEBEBİ
Ümmuhâni’ binti Ebî Tâlib (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sûrenin iniş sebebini şöyle açıklamıştır: «Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, Kureyşʹi yedi hasletle üstün kılmıştır ki, onlardan önce o hasletler kimseye verilmemiştir:
1- Hilâfet onlardadır.
2- Hicabet (gelen ziyaretçilere hizmet verip ağırlamak, bir bakıma önlerinde hizmet için beklemek) onlardadır.
3- Sikayet (gelen ziyaretçilere su dağıtmak, zemzem ile ikrâmda bulunmak) da onlardadır.
4- Peygamberlik onlardadır (son peygamber onların arasından çıkmıştır).
5- Fil ordusuna karşı onlar İlâhî nusrata mazhar kılındılar.
6- Yedi yıl Allahʹa ibâdet ettiler ki, onlardan önce başkası Allahʹa ibâdet etmiş değildir. (Kâbe henüz putlarla doldurulmadan, putlara ibâdet edilmeden önceki dönemde Kureyş Kabilesi İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) Hanîf Dinine göre Allah’a ibâdet etmişlerdi).
7- Onlar hakkında bir sûre indi ki, o sûrede onlardan başkasının adı anılmamıştır; o sûre «Li îlâfi Kureyş.. »tir. » (Nisâbûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 306)
İLGİLİ HADÎSLER
Vesîle b. Eska’ (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak İsmâil Oğullarıʹndan Kinaneʹyi seçmiş; Kinâneʹden Kureyşʹi seçmiş; Kureyşʹten Hâşim Oğullarıʹnı seçmiş ve Hâşim Oğulları’ndan da beni seçip ayırmıştır. » (Müslim/fezâil: 1- Tirmizî/menakıb: 1- Müsned-i Ahmed: 4/107)
Câbir (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «İnsanlar hayır ve şerde Kureyşʹe tabi’dir (yani Kureyşliʹler istikamet üzere olurlarsa başkalarına hayırlı misal; yanlış yolda yürürlerse, başkalarına kötü misal olurlar. ) (Müslim/imâret: 1, 3- Müsned-i Ahmed: 1/5, 10- 2/243, 261, 319, 395, 433- 3/331)
Diğer bir rivâyette ise şöyle buyurulmuştur:
«İnsanlar Kureyş’e tabidirler: Müslümanlar onların müslümanlarına, kâfirler onların kâfirlerine (uyar). » (Tirmizî/menakıb: 65- Ahmed: 1/242)
«Allahım! Kureyşʹin evveline azap, şiddet ve meşakkat tattırdın. Onların âhirine ise bağış, hayır ve iyilik tattır. » (Taberânî/el-Evsat- Fethülkadîr: 5/497)
Zübeyir b. Avvam (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Cenâb-ı Hak, Kureyşʹi yedi hasletle üstün kıldı: Onlar Allahʹa on yıl ibâdet ettiler ki başkası (o dönemde) ibâdet etmedi. Müşrik oldukları halde Allah onlara, Fil olayının cereyan ettiği gün yardımda bulundu. Onlar hakkında özel bir sûre indirdi ki, onlardan başka hiç kimseyi o sûreye dahil etmedi. O sûre: Li îlâfi Kureyş.. sûresidir. Onlar arasından peygamberlik (payesine eriştirilen bir zat) çıktı. Hilâfet ve sikayet de onlardadır. » (Taberânî/el-Evsat - İbn Merduye, İbn Asâkir/Fethü’lkadîr: 5/497 İniş sebebinde «yedi yıl», burada ise «on yıl» denilmesi farklı rivâyetten kaynaklanmıştır.)
MEKKE SAKİNLERİ
Mekke, Allah ve Resûlüllâh (A. S. ) tarafından Emîn Belde olarak belirlenmiş ve yeryüzünde Cenâb-ı Hakkʹa ibâdet için ilk mâbed bu şehirde kurulmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak Mekke sakinlerini bu iki büyük nîmetle mutlu kılmakla kalmamış, bir de Son Peygamber Hz. Muhammed’i (A. S. ) bu belde halkından seçip göndermiş ve insanlığa en son ve en kalıcı buyruğu olan Kur’ânʹı da bu beldede indirmiştir. Dil olarak da Arapçayı ve Kureyş lehçesini seçerek rahmetini onlar hakkında tamamlamıştır. Gönül ister ki, Araplar bu rahmetin azametini ve sonsuz mutluluk vaadeden mesajını idrak içinde hayırlı müʹminler olarak Allah’a kullukta diğer bütün müslümanlara örnek bir düzeyde bulunsunlar.
O bakımdan Mekke İslâm’ın merkezi ve odak noktası; Kâbe, imân edenlerin değişmeyen kıblesi ve Mekkeli Kureyşli’ler ise, Allahʹa ibâdet ve kullukta süregelen misal olmuştur. Hadîs-i Şerîfte ifadesini bulduğu üzere Kureyşliʹlerin Hakk’a dosdoğru teslimiyet göstererek Kitap ve Sünnet ile yaşaması, şüphesiz İslâm Âlemi için güzel örnek, başka milletler için izlenecek ölçü ve misal teşkil etmektedir. Zira İslâm hakkında bütün gözler daha çok onun ilk zuhur ettiği Mekke’ye yöneliktir. Psikolojik olarak bu belde halkının iyi veya kötü tesirler ve izler bırakması söz konusudur.
Artık Mekkeli’ler de Allahʹın kendilerine olan bunca lütuf, kerem ve inâyetini unutmamalı ve sünnet adına en güzel söz ve davranışı sergilemelidirler.
MEKKE SAKİNLERİNİN GÜVEN DOĞURAN HİZMETLERİ
Cenâb-ı Hakk «Kureyş Kabilesiʹnin îlâfını», yani hem kendi aralarında, hem de gelen tâcir ve ziyaretçilere sıcak ilgi gösterip hasbî hizmet göstererek Kutsal Kâbe ve Emîn Belde adına ülfet ve dostluk sağlamalarını, insanlarla anlaşıp beşerî münasebetlerde ileri bir adım atmalarını hatırlatarak hem geçmişlerine, hem de geleceklerine değinmektedir.
Nitekim Siyercilerin verdikleri bilgilere göre: Ülfet kurup çevrelerine sıcak ilgi göstererek Emîn Beldeʹnin güven dolu havasını estiren Kureyşli’lerin bu övgü değer davranışlarının başlangıcı dört kardeşin gayret ve basîretine dayanır: Hâşim, Abdüşşems, Muttalib ve Nevfel.. Bunlar Abdümenaf oğullarıdır.
Hâşim daha çok Şam meliki ile ilgi kurup sıcak bir dostluk sağlamış ve böylece Şam’a güven içinde ticarî seferler düzenleme imkânını elde etmiştir.
Abdüşşems, daha çok Habeş meliki ile ülfet kurup dostluk sağlamış ve bundan yararlanarak Habeş ülkesine güven içinde ticarî seferler tertipliyebilmiştir.
Muttalib, daha çok Yemen melikiyle ilgi kurmuş, dostluk sağlamıştı. Böylece o, Yemenʹe uzanan ticarî yolda kervanını emniyetle yürütebilmiştir.
Nevfel ise, daha çok İran ve çevresine yönelip ora hükümdarlarıyla sıcak ilgi kurmasını becermiş ve bu ülkeye ticarî seferler düzenleyerek geniş çapta alım-satım işlerini sürdürmüştür.
Aynı zamanda bu dört kardeş sözü edilen ülkelerden ziyaret ve ticaret amacıyla gelenlere her türlü kolaylığı sağlamayı sikayet ve hicabet doğrultusunda ihmal etmemiş ve her vesileyle gelenlere Kutsal Beldeʹnin güven havasını teneffüs ettirmişlerdir. Tarihte Mekkeʹde cereyan eden «Hilfü’l-füdûl» yani fazılların biraraya gelip Mekkeʹye gelecek olan ziyaretçileri ve tâcirleri her türlü saldırıdan korumak için yeminli karar almaları çok meşhûrdur. O bakımdan çevre kabile ve ülkeler üzerinde olumlu tesir bırakmalarına karşılık ticarî seferlerini tam bir güven içinde yürütme şansına erişmişlerdi. Çünkü o çağda yağmacılık, yol kesicilik, kervanları soyma son derece yaygın idi. Ama Kureyşliʹlerin çevreyle çok iyi ilişki kurduklarından, dostluk ve yakınlık sağladıklarından ve bir de Kutsal Kâbeʹnin hizmetinde bulunmalarından dolayı bir bakıma dokunulmazlıkları vardı.
MEKKELİ’LER İÇİN İBRAHİM PEYGAMBERİN (A. S. ) DUÂSI
Mekke, ziraate elverişli olmayan bir vâdide kurulmuş çok eski bir şehirdir. Tarihi hayli gerilere uzanır. Sahîh rivâyetlere göre, bu vâdiye ilk gelip yerleşen Hacer ile oğlu İsmâil (A. S. ) olmuştur. İbrahim Peygamber (A. S. ) aldığı İlâhî emir üzerine bu eşiyle oğlunu getirip bu kuru vâdiye koymuştu. Zemzem Kuyusu da onlar tarafından bir ilham ve inâyet neticesi keşfedilip mânevî destekle ortaya çıkarılmış ve arkasından Cürhüm Kabilesi gelip bu vâdiye yerleşmiştir. İsmail Peygamber’in (A. S. ) bu kabileden bir kızla evlenerek aile yuvası kurduğu da rivâyetler arasında bulunuyor. Kutsal Kâbeʹnin İbrahim (A. S. ) ile İsmâil (A. S. ) tarafından mı inşa edildiği, yoksa Adem Peygamber (A. S. ) tarafından mı yapılıp ibâdete açıldığı ihtilâf konusudur. Ancak temellerinin İbrahim (A. S. ) ile İsmâil (A. S. ) tarafından yükseltilip mâbed durumuna getirildiği nass-ı Kur’ân ile sabittir. Şöyle ki: «Hani İbrahim ve İsmail, Beyt-i Şerîfʹin temellerini yükseltiyordular da birlikte (şöyle duâ ediyorlardı): «Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur. Şüphesiz ki daima işiten ve hakkıyla bilen Sensin. » (Bakara Sûresi: 127 (Bu konuda bilgi için bak: Tefsirin birinci cilt, 364, 365. sahifeleri))
Eşini ve oğlunu -ilâhî emir üzerine- bu ziraate elverişli olmayan kuru vâdiye yerleştiren İbrahim Peygamber (A. S. ), bu yerin emîn bir belde kılınması ve sakinlerinin çeşitli ürünlerle rızıklandırılması için Cenâb-ı Hakkʹa duâ etmiş bulunuyordu. Kur’ân’da onun duâsı şöyle açıklanmaktadır: «Bir zaman İbrahim demişti ki: «Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) güvenli eyle; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak bulundur. » (İbrahim Sûresi: 35)
«O vakit İbrahim: «Rabbim! Burayı emîn bir belde eyle; burada oturanları, onlardan Allahʹa ve âhiret gününe inananları türlü meyvalarla (ürün ve gıdalarla) rızıklandır» demişti de Allah: «Küfre sapanları da (yaşadıkları) az bir süre yararlandırırım da... buyurmuştu. » (Bakara Sûresi: 126)
İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) belde halkı için bir diğer duâsı:
«Ey Rabbimiz! Onlara kendilerinden bir peygamber gönder ki, üzerlerine Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin; onları (her türlü şirk ve isyandan) temizlesin. Şüphesiz ki Sen çok güçlü ve yegâne hikmet sâhibisin.. » (Bakara Sûresi: 129)
İbrahim Peygamber’in (A. S. ) duâsı İlâhî murada tevafuk etti. Mekkeliʹler için her iki isteği kabul olundu. Cenâb-ı Hak, Abdimenaf oğullarının ticarî konuda basîretlerini açtı; kışın daha çok Yemen ve Habeşistana; yazın da İran ve Şamʹa ticarî kervanlar düzenlediler; o ülkelerin çeşitli ürün ve gıda maddelerini Mekke’ye taşıdılar. Böylece Cenâb-ı Hak Emîn Belde’nin ve Kutsal Kâbeʹnin hürmetine Mekkeliʹlerden inkâra sapıp Tevhîd İnancıʹndan uzaklaşan müşrikleri de rızıklandırdı. Çünkü O, hiç kimsenin rızkını inkâr ve dalâletinden dolayı kesmez. Çünkü O, Rabbüʹl-âlemîn olduğu gibi Rezzakuʹl-âlemîndir de..
Konumuzu oluşturan âyet ile Cenâb-ı Hak, Mekkeliʹleri insaf, izân ve idrâke dâvet ederek, başka nîmetleri bir tarafa, sırf bu iki nîmetinden dolayı Allah’a ibâdet etmelerinin gereğini belirtiyor. Öyle ki, Arap Yarımadasıʹnda ve komşu ülkelerde zulüm, azgınlık, yağmacılık, haklara tecavüz, ticarî kervanları soyma ve hiç uğruna adam öldürme olayı çok yaygın olduğu halde Mekkeli’ler Emîn Belde ve Kutsal Kâbe hürmetine güven içinde ticarî işlerini yürütüyorlardı.
Ne yazık ki Mekkeli’lerin çoğu yıllar sonra bu gerçeği kavrayıp Emîn Belde’nin Hz. Muhammed (A. S. ) tarafından fethedilmesiyle Hakk’a dönebildiler ve İslâmʹın nurlu havasında ibâdetlerini yerine getirmeğe başladılar.
Şüphesiz âyetin iniş sebebi bir özellik arzetse bile, taşıdığı hükümler, mesajlar, uyarı ve tehditler kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlara yöneliktir. O halde Cenâb-ı Hakk’a ibâdet etme emri sadece o dönemle ilgili değildir. Aynı zamanda ibâdet etmek için de sadece Mekke’de güven içinde bulunmak ve çeşitli azıklarla rızıklanmak şart değildir. İbâdetin lüzumu da birkaç nimetle sınırlı olamaz. Cenâb-ı Hak ziraate elverişli olmayan Mekke vâdisinde yaşayan insanların birçok mukaddes nimetlerle taltif edildiklerini, meselâ o şehri son Peygamber’in yurdu, Kur’ân’ın nüzul mahalli ve İlâhî vahyin tecelli odağı kılıp İslâm’ın ilk fışkırdığı yer olarak belirlediğini beyânla ora halkının diğer müslümanlara ve insanlara ibâdet konusunda örnek olmalarını istemektedir. Nitekim bu âyeti kısmen açıklayan ve «ilgili hadîsler» bölümünde nakledilen şu hadîs bu konuda bizi daha iyi aydınlatmakta ve Kureyş Kabilesi’ne ibâdetle emredilmesinin hikmetini yansıtmaktadır: «İnsanlar hayır ve şerde Kureyş’e tabidir (yani Kureyşliler istikamet üzere olurlarsa başkalarına hayırlı misal; yanlış yolda olurlarsa başkalarına kötü misal olurlar. »
Böylece sözü edilen ibâdet emrinin taşıdığı hüküm kıyâmete kadar geçerlidir. Zira Emîn Belde’nin sakinlerinden, Kutsal Kâbe’nin komşularından diğer belde insanlarına taât ve ibâdette, ahlâk ve fazîlette, hayırhahlık ve adâlette, yardımlaşma ve birlikte örnek olmaları her zaman beklenir.
Kureyş Sûresiyle Mâûn Sûresi arasındaki münasebet:
Kureyş Sûresiyle, Mekkeliʹlerin hangi çizgide bulunmaları ve insanlara örnek olma bakımından nasıl bir tavır ortaya koymaları konu edildi ve bunun gereği üzerinde duruldu.
Mâûn Sûresiyle, onların bu çizgiye gelmeleri şöyle dursun, tam aksine bir tutum ve tavırla âhireti, hesabı, ceza ve mükâfatı yalan saydıkları, yetimi itip kaktıkları ve yoksulları yedirmeği teşvîk edici olmadıkları belirtilerek Asr-ı Saadetin ilk döneminde çoğunun o Emîn Belde’ye ve Kutsal Kâbe’ye lâyık bir düzeyde bulunmadıkları haber veriliyor ve böylece Mekkeli’ler uyarılıyor.
Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak kılan Yüce Rabbımıza sonsuz hamd-u senâlar; Emîn Belde’yi ve Kutsal Kâbe’yi Allah’ın izniyle ve yardımıyla gerçek hüviyetine kavuşturup, gaye ve hikmetine uygun bir hava oluşturan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe ve ashabına salât-ü selâmlar olsun.