Asr Suresi 1-3. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

1-2.

(1-2) Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.

Diyanet İşleri

3.

Ancak, iman edip de salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

ASR SÛRESİ

Cumhura göre, Mekke’de; Katade’ye göre, Medineʹde inmiştir. İbn Merduye’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: «Asr Sûresi Mekke’de inmiştir. »

Taberânî’nin el-Evsafʹta, Beyhakîʹnin eş-Sa’b’da Ebû Müzeyne ed- Dâremî’den yaptıkları rivâyette deniliyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin ashabından iki adam karşılaşınca (biraraya gelince), onlardan biri diğeri­ne Asr Sûresiʹni okumadan ayrılmazdı. Sonra biri diğerine selâm verip öy­le ayrılırlardı. » (Şevkani/Fethülkadîr: 5/491)

Allâme Zemahşerî’ye göre: Bu sûre, İnşirah sûresinden sonra inmiş­tir. » (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/793)

Birinci âyetinde «asr»a yemîn edilerek başlanmış ve bu kelime aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı: 3

Kelime »: 14

Harf »: 68 (Nisâbûrî/Tefsîrü Garâibi’l-Kur’ân: 30/158)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Asr’a yemîn edilerek bu kavrama dikkat çekiliyor. Aynı zamanda insanın zararda kaldığı konu edilerek mü’minlerin aklına sesleniliyor.

2- İmân edip sâlih amellerde bulunanların kendilerini zarar uçuru­mundan uzak tutabilecekleri bildiriliyor ve arkasından bunların iki güzel vasıf ve özelliği üzerinde duruluyor.

MEÂLİ:

1- Asra yemin olsun,

2- İnsan gerçekten zarardadır.

3- Ancak imân edip iyi-yararlı âmellerde bulunanlar, birbirine hakkı tavsiye edenler, birbirine sabrı tavsiye edenler müstesnâ..

İLGİLİ RİVÂYET

Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz risâletle gönderildikten bir süre son­ra henüz İslâm’a girmemiş olan Amr b. Âs (R. A. ), peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan yalancı Müseyleme’ye uğramıştı. Aralarında şu konuşmanın geçtiği nakledilmektedir:

- Ya Amr! Şu son günlerde Mekkeli hemşehrimiz (Muhammed)e ne­ler indirildi?

- Ona vecîz ve belîğ bir sûre indirildiğini duydum.

- O sûre nasıldır, söyler misin?

- Asr Sûresiʹdir ve metni şöyledir:

Bunun üzerine Müseyleme kısa bir sûre (! ) uydurmak için bir süre düşündükten sonra şöyle diyor:

- Ona indiğini iddia ettiğin sûrenin (vecizlikte) bir benzeri bana da indirildi.

- Sana indirilen o sûre nedir ve nasıldır?

Müseyleme, uydurduğu sûreyi okudu:

Türkçesi:

«Ey adatavşanı, ey adatavşanı! Sen ancak iki kulak, bir göğüsten ibaretsin. Sende geriye kalanı ise, oyulmuş küçük bir çukurdur. »

Müseyleme bu derme-çatma sözleri okuduktan sonra Amr’a sordu:

- Ya Amr! Bunu nasıl görüyorsun? Amr şu cevabı verdi:

- Ya Müseyleme! And olsun ki senin yalancı olduğunu bildiğimi sen de çok iyi bilmektesin. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/547)

Amr b. Âs (R. A. ), şüphesiz ki duhat-i Araptan biridir. Seyyal bir zekâ­ya sahip bulunuyordu. Asr Sûresi ile, Adatavşanını tarif eden sözleri bir­birinden ayırd edecek bir bilgiye sahipti. O bakımdan Müseylemeʹnin yü­züne karşı yalancı olduğunu ve bu gibi saçma sözlerin İlâhî olamıyacağını söylemiş; Asr Sûresi’yle bu sözler arasında kıyas yapmanın bile doğru olmayacağına işârette bulunmuştur.

İLGİLİ HADÎS

«Âdemoğlu dehre söverek bana eziyet ediyor. Oysa ben dehrim (onu düzenleyip varlık alanına getiren benim). » (Buharî/tefsîr: 45, tevhîd: 35- Ebû Dâvud/edeb: 169- Ahmed: 2/238, 272 Müslim/elfaz: 2, 3)

ASRA YEMİN EDİLİYOR

Asr: Zaman, yıl, yüzyıl ve sonsuza dek gibi mânalara delâlet eder ve «dehr» ile eşanlamlı olduğu söylenir. Aynı zamanda gece-gündüz, akşam- sabah, zeval ile gurup arası ve günün son saati gibi mânalarda da kulla­nıldığı görülmektedir.

Belirtilen zaman parçaları içinde birçok olaylar meydana geldiği; ta­sarruf ve değişiklikler vuku’ bulduğu için Cenâb-ı Hak, her zaman parça ve diliminde ortaya çıkan değişme, başkalaşma ve uygulanan İlâhî proğramdan her birinin rububiyet kudretine ve sanatına delâlet eden bir belge ve delil olduğuna işâretle «asr»a and içmekte ve böylece insanlardan kim­lerin kendilerine takdîr edilen ömür süresini zarar ve hüsranla noktalaya­cağını, kimlerin de bunu İlâhî sisteme göre değerlendirmek suretiyle kâr­lı bir noktaya getireceğini ve o sebeple ebediyen mutlu olacağını en ve­ciz, en toplayıcı ve en kapsamlı birkaç cümleyle özetlemektedir. Nitekim İmam Şâfiî’nin şöyle dediği rivâyet edilerek sûrenin bir bakıma Kur’ân’ın özeti olduğuna işârette bulunduğu görülmektedir:

«Eğer insanlar bu sûre üzerinde derinden derine düşünecek olurlar­sa, onlar için bu, hem dünyalarını, hem de âhiretlerini huzur, güven ve is­tikrara kavuşturmaya yeter. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/547)

Ayrıca «asr»dan maksadın ikindi namazı olduğu söylenir. Zira dinde ikindi namazının çok önemli bir yeri ve anlamı vardır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: «İkindi namazını kaçıran kim­se, çoluk çocuğunun ve malının bir kısmını kaybetmiş gibi sayılır. » (Buharî/mevakiyt: 14- Müslim/mesacid: 200, 201- Nesâî/salât: 17- İbn Mâce/salât: 6- Ebû Dâvud/salât: 5- Tirmizî/mevakiyt: 14- Dâremî/salât: 27- Taberânî/vukut: 21- Ahmed: 2/18, 27, 28, 54, 64, 75- 5/429)

Asr’ın Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in yaşadığı çağa veya zaman par­çasına işaret olduğu da ayrı bir yorum olarak ortaya konmuştur. Şöyle ki, Resûlüllah’ın (A. S. ) doğup büyüdüğü beldeye yemin edildiği gibi, O’nun doğduğu asra da yemîn edilmiş bulunuyor. Böylece bu son yorumdan Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in gerek doğduğu mukaddes belde, gerekse Onun yaşadığı çağda insanlığa yansıttığı İlâhî mesajın her yanıyla birliğin, dir­liğin, güven ve huzurun, kurtuluş ve selâmetin, adâlet ve hakkaniyetin kay­nağı, Cenâb-ı Hakkʹın inâyet ve rahmetinin en çok tecelli dönemi olduğu neticesi çıkıyor.

İNSAN ZARAR İÇİNDEDİR

«Asra yemin olsun, insan gerçekten zarar­dadır.. »

Âyette yer alan «el-insan»ın başındaki «elif-lâm» cins ve istiğraka delâlet etmektedir. Konuya bu açıdan bakınca, Cenâb-ı Hakkʹın bütün in­sanları kasdettiği rahatlıkla anlaşılır. Aynı zamanda bu, bir çağın insanları­na değil, kıyâmete kadar her çağda yaşayacak olan fert, aile, toplum, kavim, kabile, aşîret ve milletleri kapsamaktadır.

Böylece âyetin delâletinden dört vasıftan yoksun bulunan her insa­nın hüsranda, yani ziyanda olduğu kesin bir beyân olarak önümüzde bulu­nuyor. Ancak «hüsrân» çok yönlü bir kavramsa da bütün delâletiyle ve kullanıldığı yer ve konuya göre aldığı az farklı manâlarıyla tek noktada birleşmektedir; o da noksanlık, zarar ve kötü bir hayat atmosferinde bo­calamaktır.

Şüphesiz bu noksanlık, zarar ve kötülükler, biri dünyada, diğeri âhi­rette olmak üzere iki yerde tezahür eder. Dünyada ölümle silinip büsbü­tün yok olma endişesiyle tedirgin olup nefsi her bakımdan tatmin etme arzusu belirir ve bu sebeple kişisel çıkar ön plâna alınarak kalp katılığı, bencillik, ihtiras, haklara tecavüz, harama el uzatma ve tek kelimeyle dünyalığı tek amaç ve hedef seçme baş gösterir. O yüzden kişinin iç âleminde manevî boşluktan kaynaklanan fırtınalar kopar. Aile ve toplumda gerçek anlamda huzur ve güven kalmaz. Küfür; ahlâksızlık, adâletsizlik, haksızlık ile bütünleşip belli çizgiye gelince Cenâb-ı Hakk’ın -sünnetullah gereği- hükmü iner ve işte o zaman hüsrân grafiği en yüksek noktasına ulaşmış olur.

Âhirette ise, bu insanlar her türlü mânevî destek ve yardımdan mah­rûm kalıp amellerine uygun elîm bir azaba uğratılırlar ki, bu daha büyük ve en açık hüsrân olarak vasıflandırılır.

Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresi 119. âyetle bu elîm sonucu şöyle beyân bu­yurmaktadır:

«Artık kim Allahʹı bırakır da şeytanı dost ve arkadaş edinirse, ger­çekten o açık bir ziyâna uğramıştır. »

En’âm Sûresi 31. âyette ise, Allah’a imândan ve ibâdetten kopuk bir hayatın hüsrân ile noktalanacağı şöyle ifade edilmektedir:

«Allahʹa kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyânda kaldılar; tâ ki kıyâmetin kopuşu ansızın kendilerine gelince, günah ve veballerinin ağır­lıklarını sırtlarına yüklendikleri halde «dünyadaki noksanlık ve kusurları­mızdan dolayı vah yazıklar olsun bize! » diyecekler. Ne kötüdür o yüklen­dikleri şey! »

Hac Sûresi 11. âyette ise, tahkikî imân sâhibi olmayıp şüphe uçuru­munun kenarında kararsız duranların hem dünyada, hem de âhirette hüs­râna uğratılma ihtimallerinin çok büyük olduğu şöyle tasvîr edilmektedir:

«İnsanlardan kimi de Allahʹa kıyıdan (şüphe üzere) ibâdet eder. Ken­disine bir iyilik erişirse onunla gönlü yatışır; bir sıkıntı, dert ve belâ donursa yüzüstü döner de hem dünyada, hem de âhirette zarara uğramış olur. Bu da çok açık bir ziyândır. »

Burada sünnetullahın değişmeyen hükmü açıklanıyor ve bu hükmün artık işlemezliğinin aslâ söz konusu olamıyacağı dolaylı şekilde kalp ve kafalara işleniyor.

Güneş nasıl ısı ve enerji veriyor, ateş yakıyor, zehir öldürüyorsa, âyette açıklanan dört vasıftan uzak kalmak da öylece hüsrânla sonuç­lanıyor. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kaf Suresi 29. âyetle bu sünneti şöyle açık­lamaktadır: «Benim yanımda söz değişmez ve ben kullarıma zulmedici de değilim. »

Evet söz ve hüküm O’nun yanında değişmez. Kurduğu düzen ve den­geyi, belirlediği takdîr ve tesbiti kimse için değiştirmez. Ezelde hazırladığı plân ve proğramı aksatmadan hedefine doğru götürür.

KURTARICI DÖRT ANA VASIF

«Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar, birbirine hakkı tavsiye edenler, bir­birine sabrı tavsiye edenler müstesnâ.. »

Cenâb-ı Hak, hayatı İlâhî murada göre değerlendirip saadet basamak­larında yükselen şuurlu kullarının dört ana vasfını belirtmektedir:

1- İmân,

2- Sâlih amel,

3- Hakk’ı tavsiye,

4- Sabrı tavsiye..

Bu dört sıfatın belli şahıslarla ilgili olduğu mevkuf bir rivâyetle nak­ledilmişse de, gerçekte insan cinsinden istisnâ edilip bu dört vasfı taşı­yan herkes söz konusudur.

Belli şahıslarla ilgili olduğunu Ubey b. Kâb (R. A. ) şöyle anlatıyor:

«Asr Sûresini Resûlüllahʹın (A. S. ) huzurunda okudum ve sonra da Ona: «Ya Resûlellah! (A. S. ) bunun tefsîri nedir ve nasıldır? » diye sordum. Cevap olarak buyurdu ki: «Ve’l-asr, Allahʹtan bir yemindir ki bununla gü­nün son bölümüne yemin etmiştir. İnsanʹdan maksat, Ebû Cehlʹdir. İmân edenden maksat, Ebû Bekir Sıddîkʹdır. Sâlih amel işleyenlerden maksat, Ömerʹdir. Hakkʹı tavsiye edenden maksat, Osmanʹdır. Sabrı tavsiye eden­den maksat, Ali’dir. »

Nitekim İbn Abbas (R. A. ) da minber üzerinde hutbe irâd ederken bu anlamda bir tefsîrde bulunmuştur. (Bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/180)

Bu rivâyetler pek sahîh olmamakla beraber sözü edilen beş şahıs bu konuda birer misal ve sembol gösterilebilir.

İmân:

İmân, bütün güzel, iyi, yararlı ve hayırlı vasıfların özü ve temelidir. O bakımdan Allah yanında bu temel ve mayadan kopuk hiçbir iyiliğin, hay­rın değeri yoktur. Çünkü bu düzeydeki iyilik Allah için değil, dünyevî amaç­lar içindir. Cenâb-ı Hak ise ancak kendi rızası gözetilerek kendisi için iş­lenen iyi amelleri kabul edip mükâfatlandırır. Nitekim bu İlâhî kıstas Kurʹan’ın yaklaşık onbeş yerinde anılarak mü’minlere sağlam ölçü; inkârcı ve münafıklara uyarı sinyali verilmektedir. Biz teberrüken iki âyetin meâlini nakletmekle yetiniyoruz:

«Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar var ya, onların amel­leri boşa gitmiştir. Onlar ancak amel edegeldiklerinin karşılığıyla cezâlandırılırlar. » (A’raf Sûresi: 147)

«Onlar ki, dünya hayatında inkârlarından dolayı işleri boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel, yararlı iş yaptıklarını sanıyorlar.

Onlardır ki, Rablerinin âyetlerini ve Oʹna kavuşmayı inkâr etmişler­dir. O sebeple amelleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü onlar için bir tartı tut­mayacağız. » (Kehf Sûresi: 104, 105)

Sâlih amel:

Sâlih ameller sağlam imânın en tabii ve en tatlı ürünleridir ki, bunla­rın başında farz ibâdetler gelir. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarını kendi rah­met ve gufranına, inâyet ve nusratına ancak bu ibâdetlerlerle dâvet et­miş ve bunun için işlek bir yol vücuda getirmiştir. Kişinin niyet ve inancı ne kadar doğru olursa olsun başka bir yol seçip Allah’a yaklaşması söz konusu olamaz. Onun için her peygamber istisnasız farz ibâdetleri aynen yerine getirmekle kalmamış, onları kendi ümmetine de teblîğ etmiştir.

Nitekim kutsî hadîste şöyle buyurulmaktadır:

«Kulum en çok kendisine farz kıldığım ibâdetle bana yaklaşır ve o durmadan nâfile ibâdetlerle de bana yakınlığı artırır.. » (Buharî/rikak: 58- Ahmed: 6/256)

O bakımdan kitap ve sünnette nerede imândan söz ediliyorsa, arka­sından sâlih ameller anılıyor.

Hakkı tavsiye:

Hak, burada Kur’ân, onunla amel, imân ve tevhîd olarak yorumlanmış­sa da, kavram olarak sahası hayli geniştir. Ayrıca Allah’ın doksandokuz is­minden biri de «Hak»tır. Çünkü O, her şeyi düzen, denge ve uyum üzere yaratmıştır. Kurduğu sistemde bir düzensizlik, uyumsuzluk ve dengesizlik söz konusu olamaz. Böyle iddia eden biri ortaya çıkarsa, mutlaka onun gö­rüş, tesbit ve takdirinde düzensizlik ve dengesizlik vardır.

Bu mânayla Allah’ın varlığına, birliğine imân ve gereğince amel nasıl «hak» kapsamına giriyorsa, hayatımızı İlâhî statüye göre uygun düzen ve dengeli sürdürmemiz de haktır. Bunu eğitim ve öğretim yoluyla nesilden nesile aktarmamız da hakkın kendisidir. Aksine bir yol ve tutum boş ve anlamsızdır; tek kelimeyle bâtıldır.

Sabrı tavsiye:

Sabr, sözlük olarak «cebr» kalıbında olup bir kimseyi bir söz veya iş­ten alıkoymak manâsına delâlet eder. Aynı zamanda sıkıntıda, darlıkta tutmak mânasında da kullanıldığı vakidir. Meselâ, «Sabertüʹd-dâbbete» denilince, «hayvanı bir süre yemsiz hapsettim» anlaşılır.

Bunun dışında «sabr», farklı olaylara göre farklı mânaya delâlet eden bir kelimedir. Meselâ bir musîbet karşısında kişi feryat etmekten ve ıstı­rap duymaktan kendini alıkoyuyorsa, ona «sabretti» deniliyor. Bu durum savaşta cereyan ederse, ona «şecaat» denilir. Bir şahsı «sabırla öldürdü­ler» denilince, çeşitli aletlerle yavaş yavaş vurarak, yara açarak öldürdü­ler mânası anlaşılır. (Geniş bilgi için bak. Kamus Tercümesi: sabr maddesi)

Sonuç olarak sabr: Bir kimsenin başına bir musîbet, belâ veya felâ­ket geldiğinde bağırıp çağırmaktan, feryad-u fiğân etmekten kendini alı­koyup dayanma gücünü ortaya koyması ve o musîbet veya belânın kalk­masını beklemesidir.

Böylece «sabr», yer aldığı konu ve cümleye göre «dayanma gücünü ortaya koyma» temasını taşıdığı halde az farklı mânalara delâlet eden bir kavramdır. Âyette «sabr»ı belirtilen manâlar doğrultusunda dikkate aldı­ğımızda, farzları edada, İlâhî emirleri yerine getirmede, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu helâl-haram sınırlarına bağlı kalmada başarılı olabilmek için da­yanma gücünü ortaya koymaktan, irâde hâkimiyetini sağlamaktan ve bu durumda nefsin isteksizliğini yenmekten, birtakım aşırılıklarını durdurmak­tan ibarettir. Aynı zamanda cihada hazırlanmada, fiilen cihada katılmada, mücahidleri desteklemede adım adım azimle ilerleme gücünü tazelemek ve böyle anlarda ve dönemlerde ortaya çıkan şiddete karşı takat nisbetinde göğüs germek de «sabr»ın kapsamına girmektedir.

O bakımdan amel-i Sâlih’in iki önemli bölümü olan «hakkı ve sabrı tavsiye»ye özel yer verilmiş; tamîmden sonra tahsîse gidilmiştir.

İki sûre arasındaki münasebet:

Asr Sûresiyle, insanoğlunun hüsrândan kurtulmasının dört ana esas ve prensibi belirtilerek ömrü en ciddi, en yararlı ve hikmetine uygun şekil­de değerlendirmenin yol ve yöntemi açıklandı.

Hümeze Sûresiyle, ömrünü bu esas ve prensiplerin hilâfına bir yolda harcayıp dünya malını kurtarıcı tek kaynak ve dayanak seçenlerin son­larının mutlak tehlike ile noktalanacağı bildiriliyor. Böylece inkârcı mad­deciler uyarılarak, ölmeden önce o tehlikeli yolu bırakmaları hatırlatılıyor.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar; imân ve sâlih ameli bize sevdiren ve günlük hayatındaki söz ve davranışlarıyla bunun en güzel misalini veren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.