Karia Suresi 1-11. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ وَمَا اَدْرٰيكَ مَا هِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ

1.

Yürekleri hoplatan büyük felaket!

Diyanet İşleri

2.

Nedir o yürekleri hoplatan büyük felaket?

3.

Yürekleri hoplatan büyük felaketin ne olduğunu sen ne bileceksin?

4.

O gün insanlar, her biri bir tarafa uçuşan küçük kelebekler gibi olacaktır.

5.

Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacaktır.

6.

İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse,

7.

Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.

8.

Ama kimin de tartıları hafif gelirse,

9.

İşte onun anası (varacağı yer) Haviye'dir.

10.

Sen Haviye'nin ne olduğunu ne bileceksin?

11.

O, kızgın bir ateştir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

KARİÂ SÛRESİ

Müfessirlerin hemen hepsine göre, sûre Mekke’de inmiştir. Nitekim İbn Merduye (veya Merdeveyh)in İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete gö­re de Mekke’de indiği belirtilmiştir. (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/485 - Tefsîr-i Kurtubî: 20/164)

Birinci âyetiyle kıyâmet olayının tüyler ürpertici bir, iki safhası konu edilmekte ve buna delâlet eden «Kariâ» sûreye isim olmaktadır.

Allâme Zemahşerî’ye göre: Bu sûre, Kureyş Sûresi’nden sonra in­miştir. (Tefsirü’l-Keşşaf: 4/789)

Âyet sayısı: 11

Kelime »: 30

Harf »: 52 (Lübabu’t-te’vîl: 4/402)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Kıyâmetin iki müthiş ve korkunç safhası konu ediliyor.

2- Âhiret gününde iyilik ve sevapları ağır gelenlerin mutlu bir ha­yat süreceği; hafif gelenlerin ise yerlerinin Hâviye, yani iyice kızdırılmış ateş olacağı bildiriliyor.

MEÂLİ:

1- El-Kariâ: Kalplere korku salan o müthiş gürültü!.

2- Kariâ nedir?

3- Kariâ’nın ne olduğunu bilir misin?

4- O gün insanlar (ateşin çevresinde) dağılıp dökülen pervane gibi olacak.

5- Dağlar da atılmış renk renk yüne benzeyecek.

6- Artık kimin tartıları ağır basarsa,

7- O, memnun olacağı bir hayattadır.

8- Kimin de tartıları hafif gelirse,

9- Onun yeri Hâviyeʹdir.

10- Hâviyeʹnin ne olduğunu bilir misin?

11- İyice kızışmış bir ateştir.

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Hüreyre (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz şöyle buyurmuştur:

«Ademoğlunun yakıp tutuşturduğu ateş, Cehennem ateşinin yetmiş cüz’ünden bir cüz’dür, (ısı derecesi ondan yetmiş derece azdır). » (Taberânî/cehennem: 1- Müsned-i Ahmed: 2/476)

«Şüphesiz sizin bu ateşiniz Cehennem ateşinin yetmiş cüzʹünden bir cüz’dür ki, (sizin ateşiniz) iki defa denize vurulup sokulmuştur. Eğer böyle olmasaydı Allah ondan hiç kimseye hiçbir menfaat meydana getirmemiş olurdu. » (Buharî/bed’i-halk: 10- Tirmizî/cehennem: 7- İbn Mâce/zühd: 38- Dâ­remî/rikak: 120 Taberânî/cehennem: 1, 2)

«Sizin bu ateşinizin, Cehennem ateşine nisbetle misali nedir bilir mi­siniz? Cehennem ateşi sizin ateşinizin dumanından yetmiş kat daha si­yahtır. » (Taberânî/cehennem: 2, 3)

«Cehennem ateşi bin yıl yakıldı da kırmızı oldu. Sonra bin yıl daha yakıldı beyazlaştı ve sonra bin yıl daha yakıldı simsiyah oldu. » (İbn Mâce/zühd: 38- Tirmizî/cehennem: 8)

GÖRÜNTÜ VE ÖZELLİĞİNE GÖRE KIYÂMET, BİRTAKIM İSİMLERLE ANILMIŞTIR

«El-Kariâ: Kalplere korku salan o müthiş gürültü!. Kariâ nedir? Kariâ’nın ne olduğunu bilir misin?.. »

Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmet olayı, sergileyeceği görüntülere ve taşıya­cağı özelliklerine göre isimlendirilmiştir: Hakka, Tamme, Sahha, Gâşiye, Kariâ bu cümledendir.

Burada kıyâmetin korkunç ve tüyler ürpertici bir şiddetle ses çıkar­tıp tepeden yıldırım hızından, gök gürlemesinden çok farklı bir gürültüy­le ineceği tasvîr edilirken «kariâ» kelimesi kullanılmıştır. İki veya daha faz­la sert cismin şiddetle çarpışması sonucu çıkan korkunç ses ve gürültü anlamına delâlet eder. Aynı zamanda bir kavmin veya ülkenin başına inen şiddetli felâket de konu edilirken bu isme yer verilir. Nitekim Araplar bir kavmin başına çok korkunç, çok şiddetli bir felâket, bir musîbet gelince: «Karaathümü’l-kariâ ve fekarathümüʹl-fakıre» derler. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 20/164)

Bu manâyla kıyâmete isim olan bu kelimenin delâletinden, kıyâmet olayının bazı safhalarını şöyle anlamaktayız:

a) Mevcut gezegen ve yıldızlar yörüngelerinden çıkıp şiddetle çarpı­şacak.

b) Yürekleri yerinden hoplatacak kadar korkunç bir gürültü kopacak.

c) İnsanların başına çarparcasına tarifi mümkün olmayacak kadar korkunç bir felâket inmiş olacak.

d) Yerküre üzerindeki dağlar birbirine çarpılıp tuz-buz olacak ve bir­kaç dakika veya saniye içinde her şey bitmiş olacak; canlı adına bir şey kalmayacak.

Cenâb-ı Hak bu müthiş olaya dikkatleri çekmek, gaflet içinde İnsanî hüviyetini kaybedenleri uyarmak; imân edenlerin her an bu olaya hazır­lıklı olmalarını ilhâm etmek için İlâhî uslûbu gereği, önce onu «kariâ» is­miyle anmakta, arkasından «kariâ»nın ne olduğunu sormakta ve sonra da bu olayın muhatabı tarafından bilinemiyeceğine atıfta bulunarak müs­tesnâ bir anlatım tarzıyla kalp ve kafaları kıyâmete çekmekte ve hemen arkasından gereken açıklamayı yapmaktadır.

KIYÂMETİN İKİ KORKUNÇ SAFHASI

«O gün insanlar (ateşin çevresinde) dağılıp dökülen pervane gibi olacak. Dağlar da atılmış renk renk yüne benzeyecek. »

Işığa ve ateşe doğru uçuşup dönen pervanelerin, o ışık veya ateşin bir anda sönüvermesi veya patlamasıyla dağılarak etrafa yayılması, dü­zensiz şekilde kaçışması misal verilerek, kıyâmet olayıyla birlikte insan­ların şuursuzca sağa-sola dağılacakları ve düzensiz hareket edecekleri haber verilmektedir.

Bununla kıyâmetin beklenmedik bir anda kopmasıyla diğer canlıların büyük bir korku ve dehşete kapılacağı gibi, insanların da neye uğradık­larını henüz anlayamadan büyük bir şaşkınlık göstererek etrafa kaçışacakları tasvîr ediliyor ve olayın ne zaman meydana geleceği bilinmediğine göre, herkesin ona göre sağlam ve tahkîk derecesinde bir imân atmos­feri içinde sâlih amellerle günlerini değerlendirmeleri isteniliyor.

Zira Cenâb-ı Hakk’a göre, bir olayın meydana geleceği takdîr edil­mişse, artık o meydana gelmiş gibi kabul ve tasvîr edilerek inananların ona göre İlâhî nizam düzeyinde bir hayat sürüp gaflet etmemeleri, nefis­lerine mağlûp olmamaları iş’âr ediliyor ve esasen konumuzu oluşturan sû­rede bu işʹarın ana teması işleniyor.

Dağların kendi renk ve özelliklerine göre kıyâmet olayından mütees­sir olarak atılmış renk renk yün misali toz-duman olacağı ve korkunç, fa­kat dikkat çekici bir manzara arzedeceği ve arkasından belirsiz hale ge­leceği en anlamlı bir anlatımla haber veriliyor. Böylece kıyâmet olayının ilk safhasının apayrı bir manzara oluşturacağına işârette bulunuluyor.

Şüphesiz bu safhada yerkürenin alacağı durum söz konusudur ki bu, az farklı anlatımlarla Kurʹân’ın onüç yerinde anılmakta ve özellikle bu âyeti açıklar anlamda dağların değişik renklerde yaratıldığı şöyle bildirilmekte­dir:

«Dağlardan da kimi beyaz, kimi kırmızı, muhtelif renklerde ve siyahım­sı görünümde çeşitli yollar meydana getirdik.. » (Fâtır Sûresi: 27)

Sonra da dağların kum yığıntıları haline geleceği, yerlebir olup özel­liğini kaybedeceği tasvîr edilirken ayrıntılı bilgiler verilmektedir. (Bilgi için bak: Kehf Sûresi: 47, Tâhâ Sûresi: 105, Tûr Sûresi: 10, Vâkıa Sûresi: 5, Hakka Sûresi: 14, Meâric Sûresi: 9, Müzzemmil Sûresi: 14, Murselât Sûresi: 10, Nebe’ Sûresi: 20, Tekvîr Sûresi: 3. âyetin tefsîri)

KIYÂMETİN BİR DİĞER SAFHASI

«Artık kimin tartıları ağır basarsa, o, memnun olacağı bir hayattadır.. »

Âhiret gününde terazi veya tartının ağır gelmesi, birkaç yorumu ge­rektirecek kadar esneklik arzetmektedir:

a) İmân temeli üzerinde işlenilen salih amellerin, yani Hak rızasına yönelik yapılan iyilik ve ibâdetlerin çokluk arzedip ağır gelmesi,

b) Dünyaʹda işlenilen iyilik ve kötülüklerin tartılacağı terazide, yani bizce mahiyeti bilinmeyen mânevî bir değerlendirmede iyiliklerin ağır gel­mesi,

c) Dünya’da iken Hakkʹa inanıp O’nun son dinine bağlı kalan mü minlerden yana âhiret gününde terazide hakkın ağır gelmesi, bâtılın ise hafif kalması..

Bu üçünden birinci ve ikinci yorumun daha sıhhatli olduğu söylene­bilir. Zira âyetin açık delâletinden, âhiret gününde iyilik ve kötülükleri tartılıp değerlendirilecek olanların sadece müʹminler olduğu anlaşılıyor. İyiliği kötülüğüne ağır gelenlerin mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşacak­ları; kötülükleri ağır gelenlerin ise, günahları nisbetinde azap görecek­leri açıklanıyor.

Kâfirlere gelince, bu sıfatı hangi inanç ve davranışlarından dolayı almış olurlarsa olsunlar, İslâm’a göre «Küfür tek millettir» kuralınca hepsi aynı kefeye konulmakta ve Cenâb-ı Hak onların âhiret gününde amel­lerin tartıldığı dönemde durumlarını şöyle beyân buyurmaktadır:

«Onlar ki, dünya hayatında inkârlarından dolayı işleri boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel, yararlı iş yaptıklarını sanırlar. Onlar ki, Rablerinin âyet­lerini ve Oʹna kavuşmayı inkâr etmişlerdir. O sebeple amelleri boşa git­miştir. Kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. » (Kehf Sûresi: 105)

Böylece küfür üzere ölenler için âhiret gününde iyilik ve kötülüklerin tartılması diye bir fasıl olmayacaktır. Zira onların kendi anlayış ve iddiaları doğrultusunda işledikleri iyilikler bütünüyle boşa gitmiştir. Öyle ki, onlar bunun karşılığını dünyada elde etmişlerdir. Âhirete yönelik bir niyet ta­şımadıkları ve Hakkʹın hoşnutluğunu amaç seçmedikleri için âhiret günün­de onların bu iyilikleri karşılıksız kalacaktır. Geriye yalnız inkâr, tuğyan, haklara tecavüz ve benzeri kötülükler kalmaktadır ki, tartılmaya değer bir anlam ve hüküm söz konusu değildir.

O halde konumuzu oluşturan âyetin kapsamına sadece mü’minler ve onların iyi ve kötü amelleri girmektedir. Gerçek bu olunca, imân nîmet ve devletine erişenler ölmeden önce kötülüklerini asgariye düşürmeli ve salih amellerine ağırlık kazandırmak suretiyle ikinci hayata huzur ve gü­ven içinde göç etmelidirler. Cenâb-ı Hakkʹın muradı da bu doğrultudadır.

KÖTÜLÜKLERİ AĞIR BASANLARIN YERİ «HÂVİYE»DİR

«Kimin de tartıları hafif gelirse, onun ye­ri Hâviyeʹdir.. »

Cennet, nasıl sâlih amelleri ağır gelenlerin ana yurdu ve ana kucağı ise, Cehennem de kötülükleri ağır gelenlerin ana kucağı mesabesindedir. Nitekim Arap edebiyatında, üzerinde doğup ölündüğü için toprağa «ana» denilmiştir. İbn Cerîr Taberî’nin İbn Abdila’lâ tarikiyle el-Eş’âs’den yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle demiştir:

«Mü’min ölünce onun ruhu alınıp mü’minlerin ruhlarının yanına götü­rülür ve onlar şöyle derler: «Kardeşinizi rahat ve huzura kavuşturun. Çün­kü o, dünyadan kaynaklanan gam ve üzüntü içinde bulunuyor. » Sonra da ondan: «Falân adam ne yaptı? » diye sorarlar. O da: «O öldü, size gel­medi mi? » der. Onlar: «Hayır, onu alıp anası sayılan Hâviyeʹye götürdü­ler» diye haber verirler. » (Câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/182 (Hadîsin mevkuf veya münkati’ olduğu anlaşılıyor).)

Amelleri ağır gelenlerle hafif gelenler hakkında (men) kelimesi kul­lanılmıştır. Bu, genellikle akıl sâhiplerine yönelik bir anlam taşır. Böylece Cenâb-ı Hak, âhiret günündeki tartı safhasını konu edinirken akıl sahiple­rine seslenmekte ve ölmeden önce akıllarını iyice kullanmalarını dolaylı şekilde istemektedir.

GÜNAHLARDAN TAMAMIYLA KURTULMAK MÜMKÜN MÜ?

Kariâ Sûresiʹnin son 6-11. âyetlerin delâletiyle çok önemli bir konu­ya ışık tutulmaktadır. Şöyle ki: Âhiret gününde ameller ve niyetler ortaya dökülünce, peygamberler dışında hiç kimsenin bütünüyle günahsız olduğu söylenemez. İmân eden her kişinin az-çok birtakım günahlarının bulunaca­ğı anlaşılıyor. Gerçek bu olunca, İlâhî takdîr ve hüküm eksere göre tecelli eder: Kimin imân doğrultusunda sâlih amelleri ağır gelirse, o, mutlu ve hoşnut olacağı bir hayata lâyık görülür. Kimin de sâlih amelleri hafif ge­lir de kötülük ve günahları ağır basarsa, o da azâba lâyık görülür.

O halde dünya hayatında günah ve kötülük işlemekten tamamıyla uzak kalıp melek misali bir ömür geçirmek, hilkatimizin özelliği gereği he­men hemen mümkün değildir. Bu durumda aklı imânla birleştirip iyilik­lere, yani sâlih amellere ağırlık kazandırmak ve imkânların, ortam ve şart­ların elverdiği kadar günahlardan kaçınmak ve azaltmaya çalışmak her mü’min için azmedilmeğe değer şerefli bir hayat düzeni ve devamlı izle­necek emîn bir yoldur.

Zira Cenâb-ı Hak, hikmeti gereği ancak peygamberlere «ismet sıfa­tı»nı verip onları günahlardan korumuş; diğer insanlara bu sıfatı verme­miş, ancak korunmaları için kitap indirmiş ve peygamber göndermiştir.

Bunun içindir ki, konumuzu oluşturan sûrede «Kimin tartıları ağır ba­sarsa.. » buyurulmuş; «Kimin amel ve niyeti bütünüyle iyilik ve hayır olur­sa» denilmemiştir.

Şüphesiz bu bizim âyetten anlayabildiğimiz bir yorumdur. Daha doğ­rusunu ve iyisini Allah bilir.

Açıklama:

Âyette tartısı hafif gelenlerden söz edilirken önce «hâviye» kelimesi kullanılmış ve arkasından bunun ne demek olduğu «nârün hâmiye» ile açıklanmış; böylece önce icmal, sonra tafsîl kuralı uygulanmıştır. Şüphe­siz bu da, uslûb-i İlâhî düzeyinde, önce mânası hemen bilinmeyen bir ke­lime ve isme dikkatleri toplamaya ve sonra da ona açıklık getirip hafı­zalarda iz bırakmaya yönelik bir anlatım tarzıdır ki son derece faydalıdır.

Kariâ Sûresi ile Tekâsür Sûresi arasında münasebet:

Kariâ Sûresine, kıyâmetin o çarpıcı, şaşkına çevirici, korku ve deh­şet uyandırıcı safhası konu edilerek başlandı ve âhiret gününde iyi-kötü amellerin çokluğuna ve azlığına göre İlâhî hüküm ve adâletin tecelli ede­ceği açıklanarak sûre noktalandı.

Tekâsür Sûresinde, âhiret gününde Cehennemʹin ayan-beyân görüle­ceği ve her kişiden dünyada kendisine verilen her nîmetten mutlaka sorulacağı bildirilerek tamamlayıcı ve açıklayıcı bilgiler veriliyor.

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Selât-ü selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe olsun.