YÛNUS SÛRESİ
Bu sûre ismini, içinde kıssası geçen Yûnus Peygamberʹden alır.
Tamamı 109 âyet, 1832 kelime ve 9099 harftir. Sûre bütünüyle çok belîğ bir üslûpla İlâhî rahmetin genişliğini yansıtır. Ayrıca değişik yönleriyle Nuh Peygamber ile Musa Peygamberden, risâlet görevini yerine getirirlerken karşılaştıkları önemli safhalardan bahseder.
Kapsadığı başlıca konular ise şöyledir:
a) Tevhît inancının esasları açıklanır.
b) Allah’a ortak koşmanın, insanın hılkatindaki azizlik ve yüceliğe ters düştüğüne atıflar yapılarak küfür ile imân arasındaki önemli farklara yer verilir.
c) Peygamberliğin önemi üzerinde durulur, insan aklına ışık tutar anlamda ana fikirler verilir.
d) Öldükten sonraki ikinci hayatın hikmeti ve bazı önemli safhaları anlatılır ve böylece insan olarak yaratılmamızın hikmetine dikkatler çekilir.
e) Kıyâmet, ceza ve mükâfat gibi, uhrevî konular üzerinde durulur; her insanın anlayabileceği bir anlatımla bu konularla önce duygulara, sonra da akıl ve idrâklere seslenilerek yeterince açıklık getirilir.
f) Tevbe sûresi, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) risâletine yer vererek onun müstesna vasıflarını Sıralayarak noktalanır. Bu sûreye de onun risaletinin bazı özelliklerine temas edilerek başlanır.
g) İnkârcı sapıkların yalan ve iftiralarının nasıl bir vebal ve haksızlık taşıdığına işâretle küfür ve nifakın selîm bir akılla bağdaşamıyacağı kapalı şekilde anlatılır.
Yûnus sûresi, el-Hasan, İkrime, Atâʹ ve Câbirʹe göre Mekkeʹde inmiştir. İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, 94, 95 ve 96. âyetler dışında kalan kısmı Mekke döneminde inmiştir. Mukatil’e göre, 94, 95. âyetler dışında diğer bütün âyetleri Mekke döneminde, o iki âyeti ise Medine döneminde inmiştir. Kelbîʹye göre, 40. âyet dışında tamamı Mekkeʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî - Tefsîr-i Hâzin)
MEÂLİ:
1- Elif -Lâm- Râ. İşte bunlar hikmet ve hüküm dolu kitabın âyetleridir.
2- İnsanları (tuttukları yolun tehlikesine karşı) uyar; iman edenleri Rablarının yanında kendilerine ayrılan KADEM-İ SIDK (güzel sevâp, sâlih amel, ebedî saadet, yüksek makam) ile müjdele diye, içlerinden bir adama vahyetmemiz (Mekkeliʹler için) şaşılacak şey mi ki, o kâfirler, «bu ancak açık bir büyücüdür» dediler.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Allah (c. c. ), Muhammed (A. S. ) Efendimizi peygamber olarak görevlendirip gönderince, Araplar onu inkâr ve ret edip şu ölçüsüz görüşlerini ortaya koyup savundular: Allah, Muhammed gibi bir insanı peygamber olarak göndermekten çok yücedir, onu böyle bir (ölçüsüzlükten) tenzih ederiz! »
O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Tefsîr-i Kurtubî: 8/206 - Tefsîr-i Hâzin: 2/279)
Onlardan bir kısmı da şöyle diyorlardı: «Allah, Ebû Tâlibʹin yetiminden başka gönderecek bir kimse bulamadı mı?!» (Tefsîr-İ Kurtubî: 8/206) Yukarıdaki âyetler onların bu akıl ve din dışı iddialarını reddeder mahiyette indi.
Elif - Lâm - Râ harflerinin sonu harekesiz okunur. Bunlar sûrenin şifresi, İlâhî tecellinin damgası, sûredeki hikmet ve hükümlerin anahtarı sayılırlar. Bundan başka taşıdığı hikmetleri, delâlet ettikleri mana ve hükümleri Allah daha iyi bilir..
HİKMET VE HÜKÜM TAŞIYAN KİTAP
«İşte bunlar hikmet ve hüküm dolu kitabın âyetleridir. »
Bu âyetle Kur’ân’ın iki önemli özelliğine parmak basılıp beşer aklına ışık tutuluyor ve bunlarla o kitabın diğer kitaplardan farklı bulunduğuna işâret ediliyor:
1- Kur’ân bütünüyle Allah sözüdür; içindeki hüküm ve hikmetler O’na aittir ve o bakımdan Allah boş ve anlamsız, fazla ve lüzumsuz söz söylemekten çok yüce ve çok münezzehtir. Bu açıdan da, Kur’ân’ın her âyeti, insan hayatını iyiye, güzele, doğruya ve en yararlı olana çeviren ayrı bir hüküm ve hikmet kaynağıdır.
2- Kur’ân’da dünya ve âhiretle ilgili ve insan için lüzumlu bütün hükümler yer almıştır.
O halde Kur’ân’ın her hükmünde mutlak hikmet; her hikmetinde mutlak ders, öğüt ve ibret vardır. Hükümleri zamanın ve sosyal yapıların değişmesiyle değişmeyen, insan hayatını onun ruhundaki yüceliğe, hılkatındaki hikmete eşdeğerde düzenleyen ölçü ve muhtevadadır.
İlmî araştırmaların, yeni yeni buluşların ilerlemesiyle tazeliğini kaybetmeyen tek kitaptır. Gerçeği bulan ilimle hiçbir zaman ters düşmez. Hikmetindeki derinlik, hükümlerindeki açıklık ve esneklik, akla ve idrâke her zaman kapı açıp seslenecek güçtedir. İnsan aklına, İlmî harekete canlılık sağlamak için yer yer ana fikirler, temel bilgiler verir.
Nitekim Hıristiyan olup 1974 yılında İslâm’a giren ünlü Fransız ilim adamı Prof. Dr. Maurice BUCAILLE, «La Bible, le Coran, et la science» adlı eserinde diyor ki: «Kur’ân ile bilim arasında ortak tarafların bulunması, ilk bakışta insanı hayrette bırakır. Zira bu ikisi arasında uyuşmazlık değil, uyum vardır. »
«Batıʹda İslâm hakkında ortaya çıkan tamamen yanlış değer hükümleri, bazan cehaletten, bazan da kasıtlı bir aleyhtarlıktan ileri gelir. »
İşte Allah kitabının hakîm olmasının bir anlamı da budur. Özetliyecek olursak, Kur’ân’ın hakîm vasfından anlaşılan manaları şöyle maddeleştirebiliriz:
a) Helâl, haram, hudut ve ahkâm ile muhkemdir.
b) Helâl ve haram sınırlarını belirlemede, insanlar arasındaki ihtilâfı çözmede, kardeşlik duygularını geliştirmede, hakkı her zaman ayakta tutmada kusursuz hükümler ihtivâ etmektedir.
c) Allah o kitapta adaletle, iyilikle, yakınları gözetmekle, her türlü hayasızlıktan ve kötülüklerden, haksızlık ve tuğyandan kaçınmakla hükmetmiştir Bu manayla da Kur’ân, hükmolunan hakimdir, yani mahkûm anlamına gelen hakîm sıfatını taşır.
d) İlmî konularda en sağlam ana düşünceyi hikmetle ortaya koyar. Hiçbir devirde ilimle, ama gerçeği bulmuş ilimle uyumsuzluk halinde olmaz.
e) Ferdin iç âleminde, aile ve toplum yapısında fazîlet ışığını yakıp güzel ahlâk doğrultusunda dengeyi sağlar. Hükümleri, Cenâb-ı Hakkʹın Kelâm sıfatının tecellisidir, o bakımdan ebedîdir ve kusursuzdur. İnsan kafasının ürünü olan hükümler ise, zamanla insan gibi eskimeye, yıpranmaya, tazeliğini kaybetmeye mahkûmdur ve insan kadar kusurludur.
UYARICI VE MÜJDECİ
«İnsanları uyar, imân edenleri Rablarının yanında kendilerine ayrılan Kadem-i Sıdk ile müjdele... »
İlgili âyetle Kur’ân, insanlar içinden seçilip yine insanlara peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammedʹin (A. S. ), yüklendiği ağır, fakat çok şerefli ve kutsal görevin daha çok iki ana hedefi bulunduğunu açıklıyor: Hak yoldan sapmışları, tuttukları yanlış yolun sonundaki tehlikeye karşı uyarmak; aklını iyiye, güzele ve hakka çevirip Allah’a imân ederek doğru yolda yürüyenleri sonsuz mutluluklarla müjdelemek..
Aklıyla değil hissiyle; idrâkiyle değil nefsiyle olayları değerlendirmek isteyen Mekkeli putperestler, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) peygamber olarak gönderilmesini bir türlü hazmedemeyip aşırı şaşkınlık gösterdiler. Çünkü onlara göre, gönderilecek peygamberin ya bir melek, ya da en zengin ve nüfuzlu bir adam olması gerekirdi. Şüphesiz ki, uzun yıllar hakkın sesini duymayan o insanların değer ölçüleri çok farklı idi. Onlara göre, büyüklük ve yüceliği ahlâk ve fazilette, asalet ve doğrulukta değil, mal, evlât ve güçlü kabile sahibi olmakta aramak gerekiyordu.
Hz. Muhammed (A. S. ), ilim ve hikmet dolu İlâhî âyetleri getirip teblîğ edince durum derhal değişti. Bazan da akla durgunluk veren muʹcizeler ortaya koyunca putperestlerin şaşkınlıkları bir kat daha arttı. O bakımdan ne diyeceklerini, nasıl bir yakıştırmada bulunacaklarını kestiremediler; sonunda onun için «apaçık bir büyücü, bir sihirbaz» diyecek kadar adileştiler.
Oysa sihirbaz veya büyücü, güzel ahlâkı sağlamak, haksızlıkları gidermek, cihan kardeşliğini getirmek, zulüm ve haksızlığı durdurmak, yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirmek, Yüce Yaratanʹı kemal sıfatlarıyla tanıtmak, Oʹna kulluğun hikmet ve manasını açıklamak, dünya ve âhiret mutluluğuna yol açmak gibi toplum ve milletleri sapasağlam ayakta tutacak konu ve kurallarla, hüküm ve prensiplerle uğraşmazlar; esasen bu gibi önemli meseleleri açıklayacak bilgi ve kültüre, fazîlet ve ahlâka, imân ve irfana sahip değillerdir.
İşte gerek Mekkeli putperestler, gerek her çağda ve dönemde ortaya çıkıp hak dinlerin lüzumsuzluğunu veya dinlerin insanlar tarafından, bazı şeylerden korkup endişelenmeleri sebebiyle ortaya çıkarıldığını iddia eden maddeciler, akıl nîmetini yerinde kullanmadıkları, sadece duygularının öncülüğünde düşünüp hareket ettiklerinden bu farkı anlayamamışlar ve büyük bir şaşkınlık atmosferi içinde inkâr ve inatlarını artırmışlardır.
Sûrenin ilk iki âyetiyle Hz. Peygamberin (A. S. ) asıl görevi açıklanırken müşrikler kınanmakta, doğruyu araştırmadıkları için de inzarla tebşîr üzerinde düşünmeleri telkin edilmektedir.
GÖNDERİLEN HER PEYGAMBER AYNI TEPKİLERLE KARŞILANMIŞTIR
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden önce gelip geçen hemen her peygamber, küfür ve azgınlıkla mücadele etmiş ve aynı tepkilerle, yakışıksız sözlerle, bir sürü yalan ve iftirayla karşılaşmıştır. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 184. âyette bu husus şöyle belirtilmektedir: «Ey Muhammed! Eğer seni(n peygamberliğini) yalan saydılarsa, senden önceki birçok peygamberler de yalanlanmışlardır ki, onlar da açık belgeler, mu’cizeler, irşat dolu sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi. »
İnkârcı azgınların, şaşkın müşriklerin peygamberlere sataşmaları yer yer anlatılarak birtakım ölçüler ortaya konulmuştur. Onlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
«Allah, peygamber olarak bir insan mı gönderdi!? » (İsrâ sûresi: 94)
«De ki: Eğer yeryüzünde eyleşip mutmain ve huzur içinde yürüyen melekler bulunsaydı, elbette üzerlerine gökten peygamber olarak melek gönderirdik. » (İsrâ sûresi: 95)
«Eğer o indireceğimizi melek kılsaydık, yine onu bir adam (şeklinde) yapardık da düştükleri şüpheye tekrar onları düşürmüş olurduk. » (En’am sûresi: 91)
«Hani onlara peygamberler, önlerinden-arkalarından gelmişti de ancak Allahʹa kulluk edin (demişlerdi). Onlar ise, eğer Rabbimiz dileseydi melekleri indirirdi. Bu bakımdan biz elbette sizinle gönderilen şeyi inkâr edenleriz, demişlerdi. » (Fussılet sûresi: 14)
«Ve bir de dediler ki: Bu Kurʹân, şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi? » (Zuhruf sûresi: 31)
Görüldüğü gibi, Hz. Muhammed’e (A. S. ) başka kusurlar bulup yakıştıramadıkları için cahil halkı ondan uzak tutmayı amaçlıyarak zaman zaman yukarıda belirtilen sözleri sarfederek inkârlarında ısrar etmişlerdir. İniş bölümünde naklettiğimiz gibi, «Allah, Ebû Tâlibʹin yetiminden başka peygamber gönderecek bir kimse bulamadı mı?! » demeleri, onların ne ölçüde bir peygamber görmek istediklerinin bir başka belgesidir. Şüphesiz ki, müşriklerin şaşkınlıklarının en gülünç tarafı, büyücüyle peygamberi, sihirle muʹcizeyi, faziletle rezîleti, hakla bâtılı, iyi ile kötüyü ayırt edememeleridir.
Günümüzde de Kur’ân’ı, Peygamberimizin nezîh hayatını, İslâmʹın yüksek amaç ve hikmetini bilimsel açıdan inceleyip araştırma zahmetine katlanmadan Kur’ânʹa «çöl kanunu», Hz. Muhammedʹe (A. S. ) «çok akıllı bir adam», İslâmî esas ve prensiplere «ilkel kanunlar» diyenlerle putperest cahil Araplar arasında temelde bir fark yoktur. Dün, sergilenen şaşkınlık ve inkâr nasıl insanlık adına bir yüz karası ise, bugün de ilim ve medeniyet adına ortaya atılan sözler ve yakıştırmalar da ilim ve medeniyet adına birer yüz karasıdır. Dünkülerin ilmi ve irfanı yoktu, akıllarını da kullanmıyorlar, şartlanmış bir kafayla, kökleşmiş bir önyargı ile hakka karşı çıkıyorlardı. Bugünkülerin ilmi ve kültürü olmakla beraber, ne ilimlerini, ne de akıllarını gerçeği arayıp bulma doğrultusunda kullanıyorlar. Birincilerin cehalet ve taassupları; İkincilerin maddeciliği üstün gelmiştir.
Son yıllarda aklını gerçeği bulmaya çeviren, materyalizmin dondurucu havasından sıyrılıp hakkı bulmaya heveslenen ve Fransa’da sosyalizmin beyni sayılan Roger Garaudy, 180 derecelik bir dönüş yapıp İslâm’ı kendine din olarak seçtikten sonra eline kalemi alıp İslâmʹın Vaʹdettikleri adlı eserinde şöyle diyor:
«İslâm günümüzde, geçmişi içinde donmuş değildir. Çağın yaşayan problemlerini Medine toplumunun anlayış ve duyuşu ile çözebilecek niteliktedir. » (İslâmʹın Va’dettikleri: 39)
«Bin yıla yakın bir zaman içinde Batı kültürüne kaynak sağlayan İslâm medeniyetinin Grotius’ten Michelet Servet’e kadar uluslararası hukuka yaptığı etkileri görmemek için Batıklara, çoğu zaman Müslümanlar konusunda ileri sürüldüğünden fazla «yobazlık» gereklidir.. » (İslâmʹın Va’dettikleri: 87)
«İslâm’da yanlış bir Tanrı bilgisi aşılayacak aracılara, Allah’ın yeryüzünde temsilcisi olduklarını iddia edecek krallara ve prenslere yer yoktur. Allah kendi kanunlarını kendisi iletmiştir.. » (İslâmʹın Va’dettikleri: 35)
Şüphesiz ki gerçeği yansıtan, hakkı itiraftan başka yanı olmayan bu sözler, derin bir araştırmanın, bilimsel gayret ve himmetin, sağduyunun ürünleridir. Allah yanında böyle imân edip gerçeği yansıtanlar için KADEM-İ SIDK mükâfatı söz konusudur. Dünyada adımını doğruya, iyiye ve fazîlete doğru atan bahtiyarlar için, mükâfat olarak hep iyilik ve güzellikler hazırlanmıştır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle inkârcı sapıkların, azgın putperestlerin, son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı menfi tutumları açıklandı. Peygamberin daha çok iki ana görevi yerine getirmek için gönderildiğine temas edilerek Kur’ân’ın bütünüyle, insan hayatını en güzel şekilde düzene sokacak hüküm ve hikmetler hâzinesi olduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle insan aklına sesleniliyor. Kâinattaki mutlak düzen ve dengeye bakmamız ve onlardan birtakım olumlu sonuçlar çıkarmamız isteniliyor. Kâinat plânında yer alan her şeyin ilâhi damgayı taşıdığına işâretle Allahʹın kudret ve azameti anlatılıyor. Böylece önyargıyı bırakıp kafa ve kalbi gerçeği arayıp bulmaya çevirmenin gereği üzerinde duruluyor.