MEÂLİ:
94- (Ey Şanlı Peygamber! ) Artık sen ne ile emrolunuyorsan (onu hak ile bâtılın arasını) ayıracak şekilde ortaya koy. Allahʹa ortak koşanlardan yüzçevir (de aldırış etme onlara).
95-96- Şüphen olmasın ki, Allah ile beraber başka ilâh tanıyan o alaycı gruba karşı biz sana yeteriz. İleride (ne olacağını) bilecekler.
97- Şanıma yemin olsun ki, biz onların dediklerinden dolayı senin göğsünün daraldığını biliyoruz.
98- Sen Rabbine hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol!
99- Sana yakîn (hak ile ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!
ALLAHʹIN EMİRLERİNİ AÇIKÇA TEBLÎĞ ETME DÖNEMİ
«(Ey şanlı Peygamber! ) Artık sen ne ile emrolunuyorsan (onu, hak ile bâtılı birbirinden ayıracak) şekilde ortaya koy. Allahʹa ortak koşanlardan yüzçevir de (aldırış etme onlara). »
Bu âyet inmeden önce, Kur’ân-ı Kerîm daha çok gizli okunuyor, ibâdet de gizli yapılıyor; müşriklerin saldırısı dikkate alınarak çok temkinli ve tedbirli davranılıyordu. Aynı zamanda inen âyetler müşriklere teblîğ edilemiyor, sadece imân edenlere ulaştırılıyor ve onlar da fırsat ve ortamı uygun gördükleri zaman kendi yakınlarına tebliğe çalışıyorlardı.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in çevresinde kırk, elli kişi toplanıp az-çok bir güç oluşturma imkânı sağlanınca artık Kur’ânʹın sesli okunması, ibâdetin de açıkça yapılması ve inen âyetlerin imkân nisbetinde insanlara ulaştırılması emredildi.
Bu, İslâm’ın ileride büyük bir devlet olacağının ilk işareti idi. Başarıya ulaşacağına açık delil sayılarak, böylece mü’minlerin güven ve ümidi bir kat daha artmış oluyordu.
Zira azgın inkârcıların ağızlarına geleni söylemeleri, Mekke’ye gelen hacı namzetlerine Hz. Peygamberʹi (A. S. ) sihirbaz, büyücü, şair ve masalcı diye tanıtmaya çalışmaları, ister istemez onu üzüyor, canını sıkıyordu. Bozan müşrikler öylesine bardağı taşırıyorlardı ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in hak adına göğsü daralıyordu. Zira ondaki rahmet ve sıcak ilgi grafiği, insanların Hakk’a inanması hususunda son derece yüksek ve duyarlı idi.
Allah, peygamberine büyük bir ümit ve müjde kapısı açarak, İslâm’ın mutlaka başarıya erişip duruma hâkim olacağını bildiriyor ve Allah’a ortak koşanlardan yüzçevirmesini emredip sıkıntılı günlerin yakında sona ereceğini ilham ediyordu. «Şüphen olmasın ki, Allah ile beraber başka ilâhı tanıyan o alaycı gruba karşı biz sana yeteriz. İleride (ne olacağını) bilecekler. » Meâlindeki âyet ile de küfrün başaşağı gelme günlerinin pek uzak olmadığına atıf yapılarak büyük bir tesellide bulunuyordu. Nitekim öyle oldu.
O DÖNEMDE GELİŞEN OLAYIN İÇYÜZÜ
Siyerci İbn İshâk’ın tesbitine göre: Mekke’nin ileri gelenlerinden Velîd b. Muğîre, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib b. Esed, Esved b. Abdiyağus ve Hâris b. Tûlâtile biraraya gelerek Kur’ân ve Peygamberle alay etmeye başladılar ve bunu bir âdet haline getirip sürdürdüler. Allah onların bir bir cezasını dünyada da verdi. Şöyle ki: Esved b. Muttalibʹin kısa zamanda gözleri kör olup mahalle çocuklarının eğlencesi haline geldi. Esved b. Abdiyağusʹun karnı şişti, birkaç ay inilti, ıstırap ve uykusuzluk içinde kıvranıp kaldı ve çok geçmeden o da öldü. Velid b. Muğîre ise, ayağında bir yara çıktı, tedavisi mümkün olmayacak şekilde müzminleşti, yıllarca onun ıstırabını çekip başka konularla meşgul olacak bir sağlık bulamadı. Âs b. Vâil’in ayağına batan diken, yılan zehiri gibi, bacağının şişmesine ve iniltiler içinde kıvranmasına, sonra da ölümüne sebep oldu. Hâris b. Tûlâtileʹnin ise, başında bir çiban çıktı. Çok geçmeden aklî dengesi bozularak pislik içinde can verdi.
Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile alay edip Kur’ânʹı küçümseyenler bir bir Allahʹın hışmına uğrayıp ıstırap ve rezillik içinde cehennemi boyladılar. Âhirette verilecek ceza ise, daha elim ve daha şiddetlidir.
Bazı müfessirlerin rivâyetine göre, sözünü ettiğimiz o beş kişide meydana gelen sakatlık ve ölüm, Melek Cebrâilʹin işaretiyle gerçekleşmiştir. Allah daha iyisini bilir.
KULUN İKİ HALİ VARDIR
Kulun Allah ile iki hali vardır. Biri, diğerini tamamlar ve kemâle erdirir. Kur’ân bu iki hali en açık ve duyarlı bir anlatımla belirterek sûreyi noktalıyor:
1- İman ve İslâm nîmetine şükredip kalbi Allahʹa hamd etme duygusuyla, dili Oʹnu tesbîh ve tenzîh zevkiyle dolup taşarsa, Allah ile aralarındaki engeller kalkar ve Allahʹa yakın olma idrâk ve zevki uyanmış olur. Namaz ve içindeki secde bu yakınlığı, kulun irfan ve takvâ derecesine göre doruğuna doğru yükseltir.
İşte Allah kelâmı olan Kur’ân’ın tamamı, bu hakikati insan kalbine işlemek, kafasını aydınlatmak için indirilmiştir.
2- Allah ile beraber olma mutluluğuna erişebilmek için -ki bu mutlulukların en yücesi, gayelerin gayesidir- ibâdeti vaktinde ve bilincinde yerine getirip, bıkkınlık duymadan, gevşeklik izhar etmeden tam zevkine ererek ölünceye kadar sürdürmek gerekir.
İnsan olarak yaratılmanın ve dünya uğrağına sevkedilmenin amacı, işte bu ibâdettir. Böyle bir ibâdete yönelmenin yolu ise, Allahʹı bilmek ve O’na şüpheden uzak bir gönülle inanmaktır.
İlgili son âyette ölüme «yakîn» denilmesi, her canlı için mukadder olduğuna ve bunda hiç şüphe bulunmadığına, aynı zamanda hiçbir fani hakkında şaşmadan hükmünü yürüteceğine işârettir.
İNSAN HAYATINI NURA GARKEDEN ÜÇ EMİR
Hicir sûresi noktalanırken Cenâb-ı Hak, başta Hz. Peygamber (A. S. ) olmak üzere, bütün mü’minlere bir bir seslenerek üç emir vermiştir
a) Allahʹı hamd ile tesbîh etmek,
b) Namaz kılıp Hakk’a secde edenlerle birlikte secde etmek,
c) Çocukluk dönemi dışında hayatın her gününde emredildiği şekilde ibâdete devam etmek, ölüm gelinceye kadar ibâdetten ayrılmamak..
Birinci emir şu hususu bize öğretiyor: Allah’ı dosdoğru bilip imân edenler ancak O’na hamdederler; O’nu en güzel övgülerle yâd ederler. Çünkü insan iyice tanımadığı, büyüklüğüne ve yüceliğine inanmadığı bir varlığı övmez, takdir duygularını dile getirmez. Allah’ın yegâne yaratan, denge ve düzende tutan, mutlak anlamda tasarrufu elinde bulunduran öncesiz ve sonrasız olduğunu akıl ve imân yoluyla anlayıp tasdîk eden kimse, bu irfan ve inanç aydınlığı içinde Allah’ın kudret damgasını görmeğe başlar; her şeyin hareket halinde olduğunu, hilkat kanununa bağlı kalarak belli bir plân ve proğrama göre hizmetini sürdürdüğünü akıl ve ilim yoluyla tesbit edip Cenâb-ı Hakk’ı her türlü beşerî sıfatlardan, noksanlıklardan tenzîh eder ve böylece Oʹnu tesbîh etme irfanına kavuşur.
İkinci emir, birinci emrin ruhları aydınlatmasıyla gerçekleşir. Şöyle ki: Allah’ın kudret damgasını eşyanın her parçasında gören bir mü’min, vakit kaybetmeden o yüce kudretin karşısında secdeye kapanarak O’nun uluhiyetini, kendi ubudiyetini kalpten dile, dilden diğer azaya getirerek itiraf eder. Böylece cami ve cemaat onun gönül dostlarıyla buluştuğu cennet bahçelerinden biri durumuna gelir. Allah’ın rahmet ve inâyetinin cemaat üzerine tecelli ettiğinin zevkine varıp hayatının her bölümünü cami irfan ve kültürüyle değerlendirerek dünya ile âhiret arasında hem köprü, hem de denge kurmuş olur.
Üçüncü emir, birinci ve ikinci emirleri tamamlar ve bütünleştirir. Öyle ki, Hakkʹı bilip O’nun eşya üzerindeki uluhiyet damgasını, kudret remzini gören ve O’na gönülden hamd edip tesbîhte bulunan, sonra da namaz kılıp secde etmek sûretiyle Cenâb-ı Hakk’a yakın olma zevkine erişen müʹminler, ölünceye kadar bu zevki yudum yudum tatmak isterler; onun için de ölüm gelinceye kadar başta namaz olmak üzere ibâdete zevk ve heyecanla devam ederler.
Bizi bu sûrenin tefsîrini tamamlamamızda başarılı kılan Allahʹa hamd olsun. Feyizli hayatı, rahmet saçan sünneti, yüksek ahlâkı ve gönüllere şifa veren irfanıyla bize manevî destek olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe ve O’na dosdoğru uyan mü’minlere salât-ü selâmlar olsun.
Cenâb-ı Hak’tan ilk ve son dileğimiz odur ki: Bizi hamd ile tesbîh, namaz ile secde, ibâdet ile yakınlık sağlayan bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn.