Nahl Suresi 97-100. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُمْ بِهِ مُشْرِكُونَ

98.

Erkek veya kadın, kim mü'min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükafatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.

Diyanet İşleri

98.

Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.

99.

Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti yoktur.

100.

Şeytanın hakimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

97- Erkek veya kadınlardan kim -müʹmin olduğu halde- güzel yarar­lı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız ve mükâfat­larını da işlediklerinin daha güzeliyle karşılayıp değerlendiririz.

98- Kur’ân okuduğun zaman, koğulup lânetlenen şeytandan Allahʹa sığın.

99- Şüphesiz ki şeytanın, imân edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultası yoktur.

100- Onun sultası ancak, onu kendine dost ve yâr edinenler ve bir de Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.

İLGİLİ HADÎSLER

«İslâmʹa girip yeterince rızka erişen ve Allah’ın kendisine verdiğiyle kanaat eden kimse, korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşmuştur. » (Müslim/zekât: 125- Tirmizî/zühd: 35- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/168, 173)

«İslâmʹa (girip) doğru yolu bulan, geçimi de yeterli olan ve mevcuda kanaat eden kimse kurtuluşa ermiştir. » (Müslim/zekât: 125- Tirmizî/zühd: 35- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/168, 173)

«Cenâb-ı Hak, dünyada verdiği ve karşılığında âhirette mükâfatlandı­racağı bir iyilikten dolayı müʹmine haksızlık etmez. Kâfire gelince, dün­yadaki iyiliklerini tüketir de âhirete intikal edince kendisine o iyiliklerin karşılığında verilecek hiçbir hayır ve iyilik bulunmaz. » (Müslim/münaflkun: 56- Ahmed: 3/123, 125, 283)

«Cübeyr b. Mutʹimʹin babasından yaptığı rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz namaza başlarken şu sözlerle Allahʹa sığınırdı: «Allahım! doğrusu ben şeytandan, onun dürtmesinden, fısıltısından ve ağzından çı­kıp vesvese veren sözünden sana sığınırım. » (Ebû Dâvud/salât: 119, 120 - Tirmizî/mevakiyt: 65- İbn Mâce/ikamet: 2- Dâremî/salât: 33- Ahmed: 1/403, 404- 3/50 -5/253- 6/156)

BAZI KONULARDA ERKEK VE KADIN EŞİTLİĞİ

«Erkek ve ka­dınlardan kim -müʹmin olduğu halde- güzel, yararlı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız. »

İslâm’da gerek toplum bünyesinde yer alan fertler arasında, gerekse kadın erkek arasında mutlak eşitlik düşünülemez. Çünkü yetenekler, be­ceriler, başarılar, eğilimler, zekâ ve karakterler, verimlilikler ve hizmetler çok farklıdırlar. O kadar ki, bu hususların hepsinde birleşip eşitlik sağla­yan iki kişiye rastlamak bile mümkün değildir.

Ancak bazı konularda, örneğin, ilim, ahlâk, sorumluluk, ibâdet, uhre­vî cezâ ve mükâfatta eşitlik söz konusu olabilir. Nitekim konumuzu oluş­turan âyet-i kerîmeyle imân, sâlih âmel ve bunlara karşılık olarak bilhassa âhirette verilecek hoş ve tatlı bir hayat gibi meselelerde erkek ile kadın arasında bir fark gözetilmemiş ve aynı emirlerle muhatap tutuldukları, aynı tekliflerle yükümlü bulundukları, aynı ibâdetleri yerine getirmelerinin iki cinse birden farz kılındığı ve dünyada işledikleri iyi amellerine karşılık âhi­rette niyetlerine göre hoş ve mutlu bir hayatla taltîf edilecekleri bu cüm­ledendir.

İMAN VE SÂLİH AMEL

«Erkek veya kadınlardan kim -müʹmin olduğu halde- güzel, yararlı amelde bulunursa.. »

Allah katında âhiret sevabına ve saadetine neden olan iyi amel için imân mutlaka şarttır. Zira ilgili âyette «mü’min olduğu halde» ifadesine yer verilmiştir. O halde biri sağlam imâna dayalı, diğeri inkâr ve küfre dayalı iki ayrı güzel amel düşünelim. Birincisi, dünyadaki karşılığından ziyade âhiret sevap ve mükâfatına yöneliktir. Çünkü o amelin sâhibi halkın takdi­rini kazanmak için değil, Hakkʹın rızasına erişmek için düşünüp hareket etmiştir. İkincisi ise, sadece dünyada karşılığını görüp almak için faydalı hizmetlerde bulunmuştur. Çünkü hem Allah’a, hem de âhirete inanmamak­ta ve her şeyin dünyada yapılıp karşılık göreceğine inanmaktadır.

O halde Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan bir kişinin dünyada iş­lediği güzel ve yararlı işlerin temelinde imân bulunmadığı ve sahibi böyle bir niyet ve uhrevî karşılık beklemediği için, onun karşılığı olarak kimleri düşünüp, neleri umut ederek yaptıysa, onları görür. Böylece insanların teb­rik ve takdirleri, sitayiş ve övgüyle ondan söz etmeleri, kişinin niyet ve amacına uygun bir mükâfat olur.

Bunun dışında kendi basit mantığımızı kullanıp o kişiye âhirette Cen­neti mükâfat olarak vermeğe hakkımız ve yetkimiz var mıdır? Kendisinin hiçbir zaman inanmadığı, kabul etmediği, yaptığı işle böyle bir amacı ol­madığı, aksine dinden nefret ettiği, âhireti hayal sayıp gülerek geçtiği bir şeyi ona lâyık görmemiz, hem Allahʹa karşı küstahlık, hem de o adama karşı haksızlık olmaz mı? Kaldı ki, uhrevî mükâfatı takdir edip vermek ve­ya vermemek bizim elimizde değildir. Allah’ın beşer hayatını tanzime yö­nelik buyruklarını incelemeden, neler buyurduğunu dikkate almadan kal­kıp O’nun adına -kendi ölçü ve sınırımızı aşarak- birtakım hükümler koya­bilir miyiz? Böyle bir davranış ve düşünce herşeyden önce İlâhî hakka te­cavüz sayılmaz mı?

İşte bunun için Cenâb-ı Hak ilgili âyetle bize bir ölçü ve değişmeyen kıstas, aynı zamanda İlâhî sünnetinden bir mesaj veriyor: «Erkek veya kadınlardan kim -mü’min olduğu halde- güzel, yararlı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız.. »

SÂLİH AMEL İMANLA BİRLEŞİNCE GÜZEL BİR HAYAT YAŞATMAYA SEBEP OLUR

Güzel ve hoş bir hayatın, birisi dünyevî ve ruhanî, diğeri uhrevî ve ebedî olmak üzere iki anlam taşıdığını söyleyebiliriz. Dünyada dosdoğru Allah’a imân edip İslâmî ölçülere göre güzel amellerde bulunan mü’minler şu anlamda tatlı ve hoş bir hayat sürmeğe hak kazanırlar:

a) Ezelî kalemle içine yazılıp enjekte edilen ihtiras meşru sınırlar içi­ne alınıp gönül huzuruna, ruh sofasına kavuşur. Çalışıp kazanmayı amaç değil, hakiki amaca erişmek için araç olarak kullanır.

b) Elde ettiğine razı olup, her lokmanın ve sağlık içinde geçirdiği her saniyenin şükrünü yerine getirememenin burukluğu içinde Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ve sınırsız rahmet ve gufranına umut bağlayarak gönül yatışkan­lığına erişir.

c) Gözünü başkalarının makam ve servetinden çekip, şükrü yerine getirilen az bir malın, küçük bir makamın, şükrü yerine getirilmeyen çok servetten, yüksek makamlardan çok daha hayırlı olduğunu kabul ederek huzura kavuşur.

d) Böylece kalbi kanaatle dolup taşar, dünya nîmetlerine karşı içinde doyumluluk hisseder ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasını umar.

e) Kesinlikle inandığı için geleceğe, âhirete büyük bir ümitle bakar ve bu ona derin huzur, sağlam bir güven verir.

f) Ölümü bütünüyle yok olup silinmek veya parazitlere dönüşüp kay­bolmak şeklinde değil, bir evden daha geniş bir eve göç kabul eder.

g) Hayatı boyunca Allahʹı ve çevresindeki insanları memnun etme gayretiyle çalışmanın zevkini yudum yudum tadar.

Şüphesiz bütün bu iyiliklerin, fazîletlerin temelinde imân, mayasında ise iyi niyete dayalı salih amel vardır.

Âhiretteki hoş ve ebedî hayat ise, İlâhî rahmetin aralıksız tecelli yeri olan ve sonsuz nîmeti simgeliyen Cennetʹe girmek ve orada İlâhî hoşnut­luğa erişmektir.

Bunun için ilim adamlarımız Kurʹânʹda geçen «hayat-i tayyibe»yi şöy­le yorumlamışlardır:

a) Saîd b. Cübeyrʹe göre, helâl rızıktır. Atâʹ da aynı görüştedir.

b) Mukatilʹe göre, ibâdet ve taatte çok tatlı dönemlerdir. Yani ibâdet ve taatın verdiği derunî zevki dem be-dem tatmaktır.

c) el-Hasan’a göre, mevcuda kanaat etmek, elindekiyle yetinip baş­kasının malına göz dikmemektir.

d) Mücahidʹe göre, her yeni günde yeni yeni helâl rızıklar edinmektir.

e) Müfessir Süddîʹye göre, kabirdeki huzur ve sükûndür. Çünkü müʹmin ölünce, dünyanın ezici, üzücü, yorucu ve oyalayıcı havasından kurtu­lur da Berzah âleminin ferahlatıcı ve dinlendirici havasına girmiş olur.

f) İkrimeʹye göre Cennetʹe kavuşup ebediyet zevkini bütün açıklığıyla yudum yudum tatmak ve dünyanın bütün yorgunluklarını atmaktır. Çünkü Cennet ölümsüz bir hayat, fakirlikten uzak bir devlet, hastalıktan beri bir sıhhat, tükenmek bilmeyen bir mülk, yıpranmayan, yaşlanmayan bir beden, umutsuzluktan, bedbahtlıktan arınmış sonsuz saadet yurdudur.

KURʹÂN OKUMAYA BAŞLARKEN EÛZÜ ÇEKMEK

«Kur’ân okuduğun zaman, koğulup lanetlenen şeytandan Allahʹa sığın! »

Varlığını, müʹminlere olan kin ve düşmanlığını ve yaratılmasındaki hik­meti bildiğimiz, ama gözlerimizle göremediğimiz şeytandan nasıl koruna­biliriz? Elbette ki bizi de, onu da yaratan ve her şey üzerinde mutlak hâ­kim olup, kudreti geçerli bulunan Allahʹa sığınırız. İlgili âyetle bize bu ko­nuda yol gösteriliyor: Mülkün asıl sahibine yönelip sığınmamız emrediliyor. Özellikle Allah sözü olan Kurʹânʹı okumaya başlayacağımız zaman..

Bunun sebep ve hikmeti açıktır. Şöyle ki:

1- Meşru işlerimizde, günlük ibâdet ve taatimizde Allah’ı anıp Oʹna yöneldiğimizde, Allahʹın lânetine uğrayan bir varlıktan yine Allah’a sığın­mak kadar tabii ne olabilir? Zira onu lanetleyip rahmetinden kovarken, ondan sakınma yolunu da göstermiş bulunuyor. Bu, ezelî plânın gereği, İlâhî rahmetin bir diğer tezahürüdür.

2- Allah sözünü okuyup lâhutî halâvetini alabilmek için kalp huzu­ru, gönül safası, dikkat bütünlüğü söz konusudur. Şeytan ise, hilkatinin özelliği gereği peşpeşe gönderdiği şüphe ve vesvese sinyalleriyle bu hu­zur ve safayı bulandırmak ister. Ondan kurtulmak için, her şeyi kudret kabzasında tutan Cenâb-ı Hakk’a sığınmak gerekir.

3- Kur’ân her yönüyle ruhu cilâlar, okuyanla İblîs arasında mânevî bir sütre oluşturur. O bakımdan Kur’ân okumaya başlarken, önce kendi­mizi vesvese sinyallerinden güvene almamıza ve öylece Kur’ân’ı mânevî bir sütre kılmamıza ihtiyaç vardır. Çünkü İblîs’in, dosdoğru imân edenler ve Rablarına her vesileyle güvenip dayananlar üzerinde hiçbir sultası yok­tur. Onun sultası ancak, onu kendine dost ve yâr seçenler üzerinde ge­çerlidir.

Açıklama:

Bilindiği gibi, her meşru işe Besmele ile başlamak sünnettir. O bakım­dan Besmele ile başlanmayan her iş kısır ve bereketsiz olur. Kur’ân oku­maya hazırlanırken önce, ilgili âyette belirtildiği gibi, «Eûzü bi’llahi mineʹş- şeytani’r-recîm» denilir ve arkasından, -hadîslerde açıklandığı üzere- «Bismiʹllahi’r-Rahmâni’r-Rahîm» denilir.

ŞEYTANIN ALLAH’A ORTAK KOŞANLAR ÜZERİNDE SULTASI VARDIR

«Onun sultası an­cak, onu kendine dost ve yar edinenler ve bir de Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. »

Âyetin bu bölümü çok anlamlıdır. O bakımdan üzerinde dikkatle dur­mamıza lüzum vardır. Şeytanın sultası, bir de Allah’a ortak koşan müşrik­ler üzerinde tesirli ve geçerlidir.

Müşrikler, yani Allah’a ortak koşanlar kimlerdir? Şüphesiz ortak koş­mak çok yönlü bir kavramdır. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:

a) Allah’ın varlığına inanıp, putları veya diğer bir eşyayı da ilâh sa­yıp ona tapanlara, bu inanç ve davranışlarından dolayı «müşrikler» de­nilir.

b) Allahʹa inanırlar, ama mallarını, makam ve şöhretlerini Allahʹtan daha çok severler; o kadar ki, ibâdette bile kalplerini o tür meşguliyetten boşaltıp kurtaramazlar. Böylelerinin ortak koşması «gizli şirk» şeklinde sayılır.

c) Nefsine, midesine ve şehvetine aşırı bağlı oldukları kadar Allahʹa bağlı olmayanlar ve bu düzeyde ömürlerini ve servetlerini Allah için değil, nefislerinden yana harcayanlar da gizli bir şirk içinde bulunuyorlar de­mektir.

d) Yaptığı iş ve ibâdette, keşfettiği hizmetlerde; işlediği hayır ve ha­senatta Allahʹın değil, insanların övgüsünü kazanmayı düşünenler de ni­yetleri itibariyle gizli şirk koşmaktadırlar.

O halde şeytanın tesir ve sultası sadece putperestler ve diğer inkâr­cılar üzerinde değil, sözünü ettiğimiz kimseler üzerinde de bir dereceye kadar geçerlidir.

Kur’ân hem sözünü ettiğimiz gizli şirkten, hem de İblîsʹin sultasından kurtulmak için ortaya üç prensip koymuştur:

1- Allah’a dosdoğru imân etmek. Şüphesiz bu, inanılması gereken, imânın diğer bütün şartlarını da kapsar. Öyle ki, temelinde ne riyâ, ne şeh­vet, ne de mal vardır. Niyet katıksız olarak Allahʹa yöneliktir.

2- Her işte ve durumda Allah’a güvenip dayanmak. Kur’ân buna «te­vekkül» der. Bu, imân düzeyinde Allah’a hatırlayıp gereken tedbirleri al­dıktan sonra şüpheden uzak bir inançla yüce kudrete güvenip dayanmayı telkin eder. O bakımdan hayatın her safha ve döneminde, her saat ve anında yalnız Allah’ı hatırlamak, yalnız O’nu övüp hamd ve şükürde bu­lunmak ve ancak Oʹnun rızasını arzulamak tevekkülün en tabii ürünleri, di­ğer bir tabirle onun açık belirtileridir.

3- Özellikle Kur’ân okumaya başlarken «eûzü» çekmek suretiyle şeytandan Allah’a sığınmak. Bu, geriye kalan nefsanî bağları kesip atar, o sebeple İblîs’in telhisine açık kapı kalmaz hikmetine yönelik bir diğer prensiptir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, ibâdet, sevâp ve mükâfatta kadın ile erkeğin eşit olduğu belirtilerek imân ve amel-i sâlihten söz edildi. Sonra da imân ve sâlih amelin her türlü şüphe ve vesveseden uzak tutulması için, özel­likle Kur’ân okumaya başlanırken koğulmuş şeytandan Allahʹa sığınma­mız tavsiye edildi. Şeytanın gerçek mü’minler üzerinde bir sultası olamıyacağına dikkatler çekilerek, imânın ne kadar koruyucu bir kale olduğuna işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, inen bazı hükümlerin, değişen şartlara göre ye­ni hükümlerle değiştirildiği konu ediliyor. Bu olayın hikmetini iyi düşünme­miz ilhâm edilerek şüpheye düşmememiz isteniliyor. Aksi halde İblîsʹe fır­sat verebileceğimize dikkatler çekiliyor. Kur’ân’ın insan kafasının ürünü olmadığı, Melek Cebrail vasıtasıyla indirildiği hatırlatılarak, bunun aksini iddia edenlerin dalâlette kaldıkları belirtilerek Kurʹânʹın her âyetinin İlâhî olduğuna yine Kur’ânʹın kendisi şehadet ettiğine atıf yapılıyor.