Mü'minun Suresi 93-104. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ حَتّٰٓى اِذَا جَاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلِّي اَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ

95.

(93-94) De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma."

Diyanet İşleri

95.

Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter.

96.

Kötülüğü, en güzel olan şeyle uzaklaştır. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri daha iyi biliriz.

97.

De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım."

98.

"Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım."

99-100.

(99-100) Nihayet onlardan birine ölüm gelince, "Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

101.

Sur'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.

102.

Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

103.

Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır.

104.

Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

93- De ki: «Rabbim! inkârcıların vaʹdolundukları azâbı bana elbet­te göstereceksen,

94- Rabbim! beni o zâlim topluluk arasında bulundurma. »

95- Şüphesiz ki (Peygamberim! ) onlara vaʹdettiğimiz azâbı sana göstermeye kudretimiz yeter.

96- Sen o kötülüğü en güzeli ile savıp karşılık ver. Biz onların vasfettiklerini daha iyi biliriz.

97- De ki: «Rabbim! şeytanların vesvese ile dürtüşlerinden sana sığınırım.

98- Ve onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. »

99- 100- Sonunda onlardan her birine ölüm gelince, (çâresiz kalıp Allahʹı hatırlar ve) «Rabbim! beni geri çevirin de ola ki terkettiğime karşı­lık, onu (telâfi için) iyi, yararlı amelde bulunurum» der. Hayır, bu bir söz­dür ki (temenni anlamında) söyler. Dirilip (hesap gününe) kaldırılıncaya kadar önlerine bir Berzah (dönmelerine bir engel) vardır.

101- Sûrʹa üfürülünce, o gün artık aralarında soy bağları kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) soramazlar.

102-103- Artık kimin terazide tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtu­luşa erenlerin kendileridir. Kimin de terazide tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerine zarar verenlerdir; Cehennemʹde devamlı kalıcılardır.

104- Ateş yüzlerini yakar da dudakları kasılarak dişleri sırıtıp ka­lır.

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Ömer (R. A. ) diyor ki:

- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz namaz kılıyordu; ancak hangi namaz olduğunu bilmiyorum. Üç defa «Allahu ekber kebîren», üç defa «Ve’l-hamdu lillahi kesîren», üç defa da «Ve sübhaneʹllahi bükreten ve asîlen» dedi ve arkasından şunu ilâve etti: «Ve euzü billahi mine’ş-şeytani min nefhini ve nefesihi ve hemezihi.. » (Ebû Dâvud/salât: 119)

«Allahım! fazla yaşlanmaktan, yıkıntı altında kalmaktan, boğulmak­tan, sana sığınırım. Ölüm anında şeytanın beni kapmasından da sana sığı­nırım. » (Ebû Dâvud/vitir: 32- Nesâî/istiâze: 61- Ahmed: 2/171- 3/427- 4/204)

Ashab-ı Kirâmʹdan birkaç zat şöyle demişlerdir:

- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz uyurken ve korkulu anlarda şu sözleri söylememizi bize öğretti: «Allahın ismiyle, Allahʹın gazabından, cezasın­dan, kullarının şerrinden, şeytanların vesvese ve dürtüşlerinden, Oʹnun tastamam sözlerine sığınırım. » (Müsned-i Ahmed)

«Fatıma benden bir parçadır. Onu sıkıp öfkelendiren kimse, beni de sıkıp öfkelendirir; onu neşelendiren beni de neşelendirmiş olur. Kıyâmet günü soy-sop bağları kopar, ancak benim soyum, sebepliğim ve hısımlı­ğım kopmaz. » (Buharî/fezâil: 12, 16, 29, nikâh: 109- Müslim/fezâil: 93, 94- Ebû Dâvud/ nikâh: 12- Tirmizî/menakıb: 60- İbn Mâce/nikâh: 56- Ahmed: 4/5, 326)

VAʹDEDİLEN AZAP

«De ki: Rabbim! inkârcıların vaʹdolundukları azâbı bana elbette göstereceksen, Rabbim! beni o zâlim topluluk arasında bulundurma. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e karşı gelip küfür ve, azgınlıkta ısrar eden kavim ve milletlerin eninde-sonunda büyük bir azâba uğratılmaları sünnetullah gereğidir. Mekkeli putperestler hakka karşı gelmekte her tür­lü ölçüyü aşmışlardı. Başlarına mutlaka bir azabın ineceği beklenmektey­di. Cenâb-ı Hak, böyle bir azap inince, Peygambere, onların arasında bu­lunmaması hususunda duâ tavsiye etmektedir. Çünkü Enfal Sûresi 32. âyette açıklandığı gibi, «Sen aralarında bulunduğun halde Allah onlara azap edecek değildir. » şeklinde Allah’ın Peygamberine verdiği bir söz var­dır. Böylece Enfal Sûresi’ndeki bu âyet, konumuzu oluşturan âyeti açık­lamakta ve neticeyi açık biçimde belirtmektedir.

Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin on üç yıllık Mekke döneminde her şeye rağmen tam uslandırıcı mahiyette bir azâp o belde halkına inme­miştir. Bir ara hüküm süren kıtlık ise, Resûlüllah’ın (A. S. ) duâsı bereke­tiyle kaldırılmıştır. Medine’ye hicret ettikten sonra ise, Bedir Savaşı’nda müşriklerin liderlerinden çoğunun öldürülmesi, sözü edilen azâbın ilk be­lirtisi ve sonra da Mekkeʹnin fethedilmesiyle o azâbın tamamlanması ger­çekleşmiştir.

O bakımdan Mekkeʹde son yıllarda saldırı ve hezeyandan bunalan mü’minlerin biraz daha dişlerini sıkmaları ve kötülüğe iyilikle karşılık ver­meleri tavsiye edilmiştir. Şüphesiz ki bu tavsiye geçici anlamda düşünül­memelidir. Zira İslâm’ın dâvet, irşat ve teblîğ metodu bunun böyle olma­sını gerektirmektedir. Ancak şiddete başvurup haksız yere kan akıtmak isteyen düşmana karşı, şartlar ve imkânlar elverdiği takdirde şiddet kul­lanmak farzdır; yani böyle durumlarda cihâd gereklidir.

KÖTÜLÜĞE İYİLİKLE KARŞILIK

«Sen o kötülüğü en güzeli ile savıp karşılık ver. Biz onların vasfettiklerini daha iyi biliriz. »

Peygamber’in (A. S. ) ahlâkı, İslâm ahlâkının değişmeyen model ve ör­neğidir. Kötülüğü önce iyilikle karşılamak, şüphesiz ki onun azgınlığa dö­nüşmesini, daha tehlikeli çizgiye gelmesini önlemeğe, aynı zamanda kalp­lerdeki kin ve düşmanlığı hafifletmeye yönelik bir metottur. O bakımdan İslâm Hukukunda «Zarar kendi misliyle giderilmez», «İki şerden en hafif olanı seçilir», «İslâmʹda ne zarar vermek vardır, ne de zarara karşılık za­rar vermek vardır» gibi genel hükümler yer almıştır.

Ancak kötülüğe iyilikle karşılık, hiçbir yarar sağlamaz da karşısında­kinin büsbütün şımarmasına, daha da azgınlaşmasına sebep olursa, o tak­dirde iki yol vardır: Şartlar ve imkânlar elverdiği takdirde şerri def’etmek için kuvvete başvurulur. Değilse sabredilir ve böylece Allah’ın takdîr ve hükmü beklenilir. Nitekim Mekke devrinde Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in, azgınlığa dönüşen şer ve tuğyanı durdurmak için kuvvete başvuracak im­kânı yoktu. O bakımdan ilâhî takdîri sabırla bekleyip teblîğ görevini sür­dürmeye devam etti. Medine döneminde, onu kuvvetle savma imkânları doğunca, iyilik ve sabır netice vermeyince, savaş zarurî olmuştur.

ŞEYTANIN VESVESE VE DÜRTÜŞLERİ

«De ki: Rab­bim! şeytanların vesvese ile dürtüşlerinden sana sığınırım. Ve onların ya­nımda bulunmalarından da sana sığınırım. »

Bu, hem cinlerden, hem de insanlardan olan şeytanlar ile yorumlan­mıştır. Her iki ayrı cinsin de kalp ve kafalara fısıldadıkları vesvese ve yap­tıkları dürtüşlerden Allah’a sığınmamız emredilmiştir. Zira her ne kadar âyette hitap Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e yapılmışsa da, emir umumidir.

Böyle durumlarda Allahʹa sığınmanın iki ayrı yararı söz konusudur. Biri, yegâne kudret sâhibi Allah’a yönelmek suretiyle O’nun tecelli edecek yardımına mazhar olmaktır. Diğeri ise, bu gibi kötü telkin ve fısıldama­lara karşı hep uyanık bulunmaktır.

Şeytanın vesvese ve dürtüşleri, zıtların sürtüşmesini hızlandırmaya, hayata canlılık vermeye ve insanlara bir bakıma hareket kazandır­maya yönelik bir hikmeti beraberinde taşımaktadır. Ancak bu hikmeti dik­kate almadan aralıksız gelen vesvese sinyallerinin tesir alanına girip, kar­şıt güç olan imân, ahlâk ve fazîlet duygularını aklın desteğinde harekete geçirmeyi düşünmemek veya ihmal etmek, dengeyi bir anda bozar. Böy­lece insanın kötülük tarafı ağır basmaya başlar. İşte konumuzu oluşturan âyetle, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere mü’minlere istiâzenin tavsiye edilmesi, içimizdeki dengenin bozulup dışımızdaki kötülüklere yol açmaması içindir. Nitekim bu inceliğe Nahl Sûresiʹnde açıklık getiri­lerek şöyle buyurulmaktadır: «Şüphesiz ki şeytanın, imân edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultası yoktur. » (Geniş bilgi için bak: Hicir Sûresi: 42, Nahl Sûresi: 99, İsrâ Sûresi: 65. âyetlerin tefsiri)

ÖLDÜKTEN SONRAKİ PİŞMANLIK VE BERZAH ÂLEMİ

«Sonunda onlardan her birine ölüm gelince, (çaresiz kalıp Allah’ı hatırlar ve) «Rab­bim! beni geri çevir de ola ki terkettiğime karşılık onu (telâfi için) iyi-yararlı amelde bulunurum» der. »

Ruh, süresi dolunca bedeni ve bedendeki nefis havasını terkedip ser­best kalır ve Berzah Âlemiʹnde gerçeği bütün açıklığıyla anlamaya başlar. Orada artık şeytanın vesvese ve dürtüşleri yoktur. O nedenle İlâhî kud­retin yüceliğini daha iyi görüp kavrama imkânına erişir. Derin bir pişman­lık içinde, imân doğrultusunda iyi-yararlı amellerde bulunmak üzere dün­yaya geri döndürülmeyi temenni eder. Ne var ki, İlâhî kanun gereği bu mümkün olmaz ve o bakımdan dilek ve temenniler de olumlu hiçbir sonuç vermez. Zira arada bir engel vardır. Ona «Berzah» denilir.

Tasavvuf ehli, keşif ve müşahede yoluyla Berzah’ın dünya İle âhiret arasında, ruhların kıyâmete kadar eyleştiği ayrı bir âlem olduğunu ve ye­di tabakadan oluşup ruhların derecelerine göre yer aldığını belirtirler.

Berzah, sözlük olarak: «engel» ve «perde» demektir. Bu engel, Tabiîn’den Dahhak ve Mücahid’e göre, ölümle yeniden dirilip kalkma arasın­dadır. İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, Dünya ile Âhiret arasındadır. Nitekim İmam Şa’bî’nin yanında birisi, «falân adam öldü, artık âhiret ehlinden oldu» de­yince, Şa’bî’nin ona: «Hayır, henüz âhiret ehlinden olmadı, Berzah ehlinden oldu» diyerek uyarıda bulunduğu rivâyet edilmektedir. (Tefsîr-i Kurtubî: 12/150)

SOY-SOP BAĞININ KOPMASI

«Sûr’a üfürülünce, o gün artık aralarında soy bağları kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) sora­mazlar. »

Sûrʹa birinci defa üfürülünce, varlık âleminde canlı adına bir şey kal­maz, hepsi ölür, ancak Allahʹın diledikleri müstesnâ.. İkinci defa üfürülün­ce Berzah âleminde beklemekte olan ruhlar, hazırlanan bedenlerine gelip yerleşirler ve öylece ikinci hayata kalkış başlamış olur. Artık o âlemde soy-sop bağları kopar; anne öz evlâdından, kardeş kardeşten, dostlar bir­birlerinden uzaklaşırlar, aralarındaki akrabalık bağları çözülür. Öylece her­kes kendi amel ve niyetiyle başbaşa kalır. Biri diğerine, «sen kimsin? », «sen dostum değil miydin? » diye sormaz.

Bunun sebebi açıktır:

Hısımlık bağları merhamet ve şefkatle birleşerek dünya hayatında in­sanın içine yerleştirilmiş fıtrî bir duygudur ki, neslin devamını sağlar. Âhi­rette ise, nesli devam ettirme kanunu yoktur; o sebeple hısımlar arasın­daki ilgi ve irtibat da kendiliğinden kalkmış olur. Nitekim Abese Sûresi’nin 34. âyetinde bu konuya şöyle açıklık getirilmiştir: «O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. Onlardan her kişinin (o gün) kendine yetecek derdi ve meşguliyeti vardır. » (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 254. âyetin tefsiri)

Saffat Sûresi 27-30 âyette: «Toplayıp sürün mahşer yerine o zulme­denleri, eşlerini, benzerlerini, yandaşlarını ve Allahʹtan başka taptıklarını, hepsini Cehennemʹin yoluna koyun. Ve onları (belli bir noktada durdurup alıkoyun), çünkü onlar mutlaka sorguya çekileceklerdir. Ve onlara «size ne oldu da birbirinize yardım edemiyorsunuz? » (denilir. ) Hayır, onlar bu­gün (ister istemez) teslimiyet içindedirler. Birbirlerine yönelip soruşturma­ya başlarlar: Siz bize sağ taraftan (dinî açıdan) geliyordunuz derler. (Di­ğerleri), yok sizler aslında inanmamıştınız. Bizim sizin üzerinizde bir sul­tamız olmadı, ama siz azıp sapıtan bir millettiniz derler. » şeklindeki sorma ve konuşmalar, kabirden kalkıldığı anın verdiği şaşkınlığın ilk belirtile­rinden biridir. Ondan sonra ancak Allahʹın karşılaştırıp konuşturacağı kim­seler dışında kimse kimseden bir şey sormaya pek fırsat bulamayacak, her kişi kendi nefsiyle meşgul olacaktır.

TARTILARI AĞIR GELENLER

«Artık kimin terazide tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.. »

Kıyâmet günü, İlâhî adâlet bütün haşmetiyle tecelli edecek, kılı kırk yararcasına haklar tesbit edilecek, amellerin karşılığı belirlenecektir.

Adâlet Terazisi’nin mahiyeti bizce bilinmemektedir. Kur’ân ve hadîs­teki anlatım bizim anlayış ve kavrayışımızı kolaylaştırmaya yöneliktir. O güne ve İlâhî azamete has bir tartı gerçekleşecek, ama keyfiyeti nasıl ola­cak bilemeyiz. O halde «mü’min olarak amellerin terazide tartılacağına inanırız, ama keyfiyetini bilemeyiz» der ve başka yorumda bulunmayız.

Şüphesiz Cenâb-ı Hak, mutlak âdildir, hiç kimseye zulmetmez. O zul­mü hem kendine, hem bizim aramızda haram kılmıştır. Artık terazide iyi­likleri ağır gelenler kurtuluşa ve saadete erişecek; kötülükleri ağır gelen­ler ise, Kurʹânʹın tabiriyle «kendilerine zarar verenlerdir, Cehennemʹde de­vamlı kalıcılardır. »

Böylece gerçekler ortaya çıkacak, haklı-haksız birbirinden ayırtedilecek; hiçbir şey gizli, kapalı kalmayacaktır.

«İyiliği ağır gelenler» tabiri bize şu inceliği öğretmektedir: Peygamberler dışında diğer bütün insanlar tamamıyla kötülük ve günahtan kur­tulamazlar; herkesin kendine göre birtakım iyilik ve kötülükleri, sevap ve günahları olabilir. Çünkü insanın hilkati, bütünüyle günah ve kötülükten sıyrılmaya müsait bir özellikte değildir. Nefis ve şeytan kötülüğe itici kuv­vetler olarak durmadan faaliyet halindedirler. Akılla birleşen imân, melek­lerin de ilham desteğiyle bunlarla devamlı mücadele durumunda bulunu­yor. O bakımdan insan için en başarılı nokta, kötülüğü imkân nisbetinde azaltmak, iyiliği ve sevabı çoğaltmaktır. Kıyâmet gününde de kurtuluşa erenler, kendilerini bu noktaya getirmesini bilip becerenlerdir.

CEZA AMELİN CİNSİNDENDİR

«Ateş yüzlerini yakar da du­dakları kasılarak dişleri sırıtıp kalır. »

Bilindiği gibi, insanı en çok günaha sürükleyen organ, dilimizdir. Ona hâkim olduğumuz, irâdemizi kullanarak onu iyi ve yararlı yönde kullan­dığımız nisbette mutlu oluruz. Küfür ve kinlerini bazan içlerinde tutup giz­leyenler; bazan da tutamıyarak dillerine dökenler, her iki âlemde de ken­dilerine yazık ederler. Kalbini küfür, kin, haset ve düşmanlıktan temizle­yip dilini imân ve aklının emrine verenler ise, kurtuluşa erenlerdir.

İlgili âyetle, birinci şıkka temas ediliyor: Dünyada diline hâkim ol­mayıp onu inkâra, kine, azgınlığa, kötülüğe ve hasede alet edenlerin göre­ceği azâbın şekli belirleniyor. Böylece cezanın amelin cinsinden olduğu bir defa daha anlaşılmış oluyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İslâmiyetin toplum yapısında kötülere karşı na­sıl bir metot uygulayacağı, kötülükleri iyilikle karşılayıp onları azgınlığa ve şiddete dönüştürmeye fırsat vermeyeceği belirtildi.

Bu konuda da şeytanın vesvesesinden, dürtüşlerinden Allah’a sığı­nılması tavsiye edilerek asıl amaç ve hedef belirlendi. İnkârcıların öldük­ten sonra gerçeği anlayacakları ve o yüzden dünyaya geri dönmek iste­yecekleri konu edilerek, ölmeden önce dönüş yapmanın gereği üzerinde duruldu. Sonra da Âhiret âleminde soy bağının kopacağı ve herkesin ken­di amel ve niyetiyle başbaşa kalacağı hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların âhiret âleminde karşılaşacak ları ibretli bir tablo gözler önüne konuluyor. İnkârcıların şirretliklerine kar­şı sabreden mü’minlere verilecek mükâfatların o nisbette yüz güldürücü olacağına işâret ediliyor. Sonra da insanların amaçsız, hikmetsiz yaratıl­madığı ifade edilerek hilkatin hikmetini düşünüp anlamamız isteniliyor. Ve Tevhîd İnancı’nın zedelenmemesi için, Allahʹın ortağı bulunmadığı hatır­latılarak, Oʹndan başkasına tapanların hesabının Allah yanında tutuldu­ğuna dikkatler çekiliyor ve sûre Allahʹın gufran ve rahmeti talep edilerek noktalanıyor.