Al-i İmran Suresi 92. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ

92.

Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

92- Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda, Oʹnun rızası uğrunda) har­camadıkça, gerçek iyiliğe elbette erişemezsiniz. Her ne harcarsanız, her­halde Allah onu bilir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Muhakkak ki doğruluk gerçek iyiliğe götürür. Gerçek iyilik ise Cen­nete eriştirir. Adam doğru söyleye söyleye Allah katında doğru kişi olarak yazılır. Şüphesiz ki yalan haktan sapıp ayrılmaya götürür. Haktan sapmak ise ateşe iletir. Adam yalan söyleye söyleye Allah katında yalancı yazı­lır. » (Buharî Müslim: Abdullah bin Mes’ud (R. A. )den)

Ashabdan Sem’an oğlu Nevas (R. A. ) diyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimizden gerçek iyilik ve bir de günahtan sordum. Buyurdu ki:

«Gerçek iyilik, güzel ahlâktır; günah ise göğsün (vicdanın) gıcık duy­masıdır ve insanların o şeyi öğrenmesini hoş karşılamadığın şeydir. » (Sahih-i Müslim)

Bir adam Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek sordu:

- Hangi sadaka daha üstündür?

Resûlüllâh (A. S. ) ona:

- «Sıhhatli, mala karşı istekli, fakirlikten korkup zenginliği umdu­ğun halde can boğaza gelip şu kadarı falâna, şu kadarı filâna diyeceğin vakte kadar geciktirmeyip verdiğin sadaka daha üstündür. Can boğaza gelip şu kadar falânın, şu kadar filânın olsun, desen de demesen de on­ların olacaktır. » diye cevap verdi. (Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

SEVGİDE KISTAS

«Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça, gerçek iyiliğe elbette erişemezsiniz. »

İslâm, gerçek imânı; imân da Allah sevgisini gerektirir. İmânsız İslâm olmayacağı gibi, sevgisiz de imân olmaz. Ama bunun ölçüsü nedir? Kur’ân sık sık konuya dikkatleri çeker, İslâm olmanın kıstasını verirken, hakiki imânın da ölçüsünü belirleyip ortaya koyar. Evet, bu ölçü, Allah yolunda seve seve b i r r = gerçek iyilikte bulunmaktır.

Diyebiliriz ki, Kur’ân burada bir bakıma TAHKİKÎ İMÂN ile TAKLÎDÎ İMÂN’ı birbirinden ayırmakta ve insanların bunu dış görünümüyle anla­yabileceği bir sınır koymaktadır. Sonra da Kur’ân bu beyânıyla materya­lizme ağır bir şamar indirmektedir. Çünkü hayatla ölümün durmadan bir­birine dönüştüğünü iddia eden ve: «Her şey daima kendi zıddına dönü­şür, » formülünü yol gösterici bir kanun olarak kabul edenler vardır. Ma­teryalist felsefeye bağlı kalanlara göre önümüzde umut veren hiçbir ışık yoktur. Ölen bir bedenin bir daha dirilmesi söz konusu değildir. Ancak ele­manları değişir, gübre olur, toprağı verimli kılar ve başka canlıların mey­dana gelmesini sağlar, hepsi bu kadar.

Hayat ve ölümü bu kadar basit, gayr-i İlmî ve gayr-i dinî ölçülere ir­ca edip her şeyin tesadüflerin zamanla oluşturduğuna inanarak insanı sa­dece bir makina ve öldükten sonra bir gübre yığını kabul edenler için gerçek imân, Allah’a bağlılık, O’nun yolunda harcamak, insanlıktan yana gönül hoşnudluğuyla hizmet etmek anlamsız ve amaçsızdır. Hayat bir ek­mek, diğer bir deyimle boğaz kavgasından başkası değildir. O halde bu kavgayı başka bir kavgayla durdurmak gerek. Özel mülkiyete son verip her şeyi devletleştirerek insanları hakiki hürriyetten uzak birer ırgat ola­rak boğaz tokluğuna çalıştırmak tek çıkar yoldur. Bunun ismi de proleterya düzenidir. Çünkü ölümden sonra tekrar dirilmek, hesap vermek di­ye bir şey yoktur. Her şey insan için mubahtır. İşte anarşizmin ve bir sürü felâketin kaynağı budur, bu felsefedir.

İslâm ise insanı bu kadar hakîr gören ve hayvani bir hayattan başka ona bir ölçü ve anlam tanımıyan, yakıştırmıyan materyalistlerin gelişen biyolojiye, sağlam ve sıhhatli akla, sağlıklı vicdana ve peygamberlerin ge­tirdiği binlerce hakikate ters düşen iddialarını varlık âlemindeki mutlak düzenle kökünden yıkmaktadır. Kur’ân insan unsurunu sadece maddî ya­pısıyla değil, ruhuyla ve ruhun ortaya koyduğu hafıza, akıl, zekâ gibi İlâ­hî kudreti yansıtan yetenekleriyle ele alır. Kör ve sağır, aynı zamanda sö­zü edilen ruhtan ve yeteneklerden mahrum maddenin böylesine mükem­mel bir varlığı yaratmasının mümkün olmadığını kalblere ve kafalara işler.

Onların diğer bir iddiasına göre, madde düşünceyi doğuruyor. Peki yok olan bir şeyi doğurmak mümkün olmadığına göre, düşüncenin varlığı­nı kabul etmek zorundayız. Madde bir an kabul edelim ki, mevcut olan dü­şüncenin kapısını aralıyor. Ama onu ilk meydana getiren kudret nedir? Neden bu düşünce insanda var da başka maddelerde yoktur? Eğer mad­de mutlak surette düşünceyi doğuruyorsa, varlık âlemi düşüncelerin kay­naştığı yer olmalı ve her varlığın en az insan kadar düşünmesi gerektiğini söylemeliyiz.

Hiç okumamış, İlâhî vahye ermemiş dağdaki bir çobanın atomu bulup imal etmesi, füzeler icad edip fırlatması ne kadar mantıksız ve gülünç ise, maddecilerin madde ile insan arasındaki kurmaya çalıştıkları ilgi de o nisbette mantıksız ve gülünçtür.

Acaba madde hiç durmadan muʹcizeler mi yaratıyor? Böyle bir güç varsa maddede, herhalde yarattığı mu’cizelerin çok üstünde bir güce, yeteneğe, akıl ve irâdeye sâhip olması gerekir.

Madde mu’cize yaratamıyorsa -ki yaratması mümkün değildir- insan denilen ve her organı çok ince bir plâna ve üstün bir kanuna göre düzen­lenen, üstelik hafıza, akıl ve benzeri yeteneklerle donatılan varlık kendi­liğinden nasıl oluşup bu kadar mükemmel ölçüde ortaya çıkabilmiştir? Darwin’in çürütülüp yıkılan yutturmacası mı bunu cevaplandırarak açık­lar? Ne garip şey!

Kur’ân insanı, bedeniyle, ruhuyla ve bütün yetenekleriyle ele alıp onun asıl mahiyetini belirler. Başlanılan bir hayatın herhalde devam edeceğini, ancak şartları dünyadaki şartlardan ayrı olan âhiret hayatına adım atar­ken -tıpkı buğdayın yeşerebilmesi için toprağa atıldığı gibi- ora şartlarına uygun bir bedene sâhip olabilmesinin ve ölüp toprağa girmesinin gereği­ni haber verir. Bununla hem hakikatin penceresini açar, hem insana bü­yük bir ümit vererek yaşama sevgi ve gücünü enjekte eder. Sonra da İn­sanın Allah ile olan ilişkilerinin ölçü ve anlamını sergiler. Allah sevgisinin yüksek bir gaye olduğunu, imânın böylesine feyizli bir sevginin ürünü bu­lunduğunu haber verir.

İşte insanı insan yapan bu inanç ve bu sevgidir. İnsanlıktan yana gö­nül rızasıyla hizmete insanı iten güç te budur. Buna TAHKİKÎ İMÂN de­nir. Bu düzeye gelen müminin kalbi Allah sevgisiyle dolup taşar. İnsanları sevmek onun için ayrı bir zevk, insanlıktan yana hizmet onun için bir baş­ka amaçtır. Topluma huzur verir. Sosyal yapıyı dengeli biçimde ayakta tutmaya yardımcı ve destek olur.

Özlenen insan bu değil midir?

ÖRNEKLER VE MODELLER

1. Medine’de Mescid-i Saadetin önünde BÎRAHA (Beyraha şeklinde rivâyet edenler de olmuştur) adında güzel bir bahçesi ve içinde tatlı suyu bulunan Ebû Talha (R. A. ) bu âyet inince kalkıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­mize geldi ve:

- Ey Allah’ın Peygamberi! Allah «Sevdiğiniz şeylerden harcamadık­ça gerçek iyiliğe elbette erişemezsiniz. » buyuruyor. Bana en sevgili malım BÎRAHA adındaki bahçemdir; onu Allah yolunda sadaka ediyor ve karşı­lığını sadece Rabbimden umuyorum, dedi.

Resûlüllâh (A. S. ) memnun kaldı ve:

- Oh!. Oh!. kârlı bir amel. Onu yakın akrabandan ihtiyaç sâhiplerine vermeni uygun görüyorum, buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Talha adı geçen bahçeyi gönül hoşnutluğu içinde akrabasına bağışladı. (Buharî - Müslim)

2. Irak dolaylarında Sa’d bin Ebî Vakkas (R. A. ) kumandası altında sa­vaşan İslâm Ordusunda yeralan Ebû Musa El-Aşʹarî, bu arada tavsiye üzerine Hz. Ömer için çok güzel bir câriye satın almıştı. Cariye Medineʹye getirildiğinde Ömer (R. A.) onu çok beğendi ve hemen yukarıdaki âyeti ha­tırlayıp okuyarak onu hürriyetine kavuşturdu. (Kurtubî - Lübabüʹt-Teʹvîl / Alaeddin Ali - İbn Cerîr)

3. Bu âyet indiğinde Hârîse oğlu Zeydʹin çok güzel bir atı bulunuyor­du; en çok sevdiği malı bu idi. Vakit kaybetmeden Resûlüllahʹa getirip Allah yolunda sadaka edilmesini istedi. Resûlüllâh (A. S. ) onun bu davra­nışına memnun oldu ve atı alıp Usâmeʹye verdi. (Lübabü’t-Te’vîl / Alaeddin Ali)

4. Emevî halîfelerinden II. Ömer olarak ün yapan Ömer b. Abdülaziz bol miktarda şeker alıp muhtaçlara dağıttırdı. Sebebi sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: «Çünkü şekeri çok severim. Allah da sevdiğiniz şeyler­den harcamadıkça gerçek iyiliğe erişemezsiniz, buyurmuştur. » (Kurtubî Tefsiri)

Müminlerin Allah’a bağlılığı ve belirtilen bu güzel halleri Kur’ânʹda çok anlamlı bir cümleyle şöyle açıklanmaktadır:

«Onlara verilen şeylerden dolayı kalblerinde bir ihtiyaç duymazlar; ihtiyaçları olsa bile onları kendilerine tercih ederler. » (Haşr sûresi âyet: 9)

YORUMLAR - RİVÂYETLER

B i r r:

1. Cennet ve ondaki yüce ni’metler. Gerçek iyiliğe, yani Cennet sevâbına, demektir.

2. Güzel amel, iyi iş, yararlı hizmet,

3. İbâdet ve taat,

4. Allah korkusu, kötülüklerden kaçınmak, takvâ,

5. Farz olan zekât,

6. Geniş hayır ve çokça iyilik gibi manalara gelir.

Kur’ân, hadîs ve fıkıhta bu deyim hukuk ve hıns. karşılığında da kullanılmıştır. (Kurtubî - İbn Cerîr - Mefatihü’l-gayb)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetle, gerçek iyiliğe erişmenin Allah yolunda harcama oldu­ğu belirtildi. Aşağıdaki âyetlerle helâlından kazanıp yararlı yollarda har­camanın önemine işâret ediliyor; yiyecek maddelerinin Allah yolunda har­camada çok önemli bir yer tuttuğuna ve bunları helâl ve haram kılma yet­kisinin sadece Allah’a ait bulunduğuna dikkatler çekiliyor. Bu arada Ya­hudilerin sırf İslâm’a karşı çıkmak için Tevratʹtaki helâl ve haramla ilgili belgeleri yanlış aksettirdikleri açıklanıyor.

Böylece Kur’ân hem hakikatı yansıtıyor, hem kutsal kitaplarda mey­dana getirilen değişiklikleri tashih ediyor, hem de onu yanlış yorumlamak isteyen maksatlı kişileri uyarıyor.