MEÂLİ:
9- Hani Rabbinizden yalvarıp yardım bekliyordunuz; O da, ben sizi ardarda bin melekle destekleyip yardım edeceğim, diye bildirmişti.
10- Allah bu yardımı sırf müjde olması ve onunla kalblerinizin iyice yatışması için yapmıştı. Yardım ancak Allahʹtandır. Çünkü Allah gerçekten çok güçlüdür, çok üstündür; yegâne hikmet sâhibidir.
11- Hani kendi katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırmıştı ve sizi temizlemek, sizden şeytanın murdarlığını gidermek; kalblerinizi iyice (Hakkʹa) bağlayıp sağlamlaştırmak ve ayaklarınızı kaydırmayıp sağlam tutmak için gökten üzerinize su indirmişti.
12- Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben sizinle beraberim; imân edenlerin (moral vererek) sebâtlarını sağlayın, diye vahyetmişti. İnkâr edip duranların kalblerine korku ve dehşet salacağım. Artık (ey müʹminler, ) vurun onların boyunlarına, vurun onların her bir parmağına!
13- Bu da onların Allahʹa ve Peygamberine karşı gelmelerindendir. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı gelirse, şüphesiz ki Allah’ın cezâsı çok şiddetlidir.
14- İşte bunu (bugünkü azâbımızı) tadın. Doğrusu kâfirlere bir de (Cehennem) ateşi azâbı vardır.
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, duâ ve niyazda bulunduktan sonra bir ara kendinden geçer gibi oldu, uyanınca şöyle buyurdu: «Ya Ebâ Bekir! Allah’ın yardımı sana geldi. İşte Cebrâîl, atının dizginini tutarak ardından çekip getiriyor. » (Lübabüʹt-Teʹvîl - Ahmed: 1/30, 32)
İbn Abbas (R. A. )dan yapılan sahîh rivâyete göre, Bedir savaşında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir ara şöyle buyurdu: «İşte Cibrîl, atının başını tutup çekiyor, üzerinde de savaş aletleri bulunuyor! » (Sahîh-i Buharî/mağazî: 11)
MELEKLERİN YARDIMCI OLARAK GÖNDERİLMESİ
«Hani Rabbınızdan yalvarıp yardım bekliyordunuz; O da, ben sizi ardarda bin melekle destekleyip yardım edeceğim, diye bildirmişti. »
İslâm henüz şehir devleti kurma arifesinde bulunuyordu. Ne hazır bir askeri, ne vücut bulmuş bir mâliyesi, ne de savaşacak malzemesi vardı. Mekkeliler ise, gelecek günleri hesaba katarak İslâm aleyhine büyük çapta ekonomik güç de hazırlamak amacıyla, bir bakıma anonim şirket ölçüsünde ortaklaşa büyük bir ticarî kervan oluşturmuşlardı. Savaş taktiğini ve Kureyş kabilesinin amacını çok iyi bilen Peygamber (A. S. ), sözünü ettiğimiz ekonomik gücü kırıp Mekkeli’leri maddi destekten yoksun bırakmayı plânladı ve ona göre bütün tedbirleri alarak kervanın önünü kesmeyi kararlaştırdı. Ne var ki, evdeki hesap çarşıdakine uymadı. Durumu zamanında haber alan Ebû Süfyân, hem Medine sınırlarından süratle uzaklaşmaya çalıştı, hem de muhtemel bir saldırıyı durdurmak veya cevap vermek için çok acele kaydıyla Mekkeʹden yardım istedi. Çok geçmeden yaklaşık bin kişilik iyi teçhiz edilmiş bir kuvvet Bedir yöresine yaklaşmış oldu. Savaş artık kaçınılmazdı. Müslümanlar 313 veya 310 kişiydi. Ne yeterince silâh, ne de gıda maddesi bulunuyordu. Alınacak başka bir önlem de söz konusu değildi. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, mevcut imkânları ne varsa hepsini harekete geçirmiş ve kendileriyle Allah arasındaki imkân ve irâde çizgisine gelip dayanmışlardı. O bakımdan Allahʹtan yardım ve inâyet, nusrat ve zafer beklemek gerekiyordu; zira o çizgiye gelinmeden İlâhî nusratın tecellisi pek beklenemezdi. Allah Resûlü (A. S. ) nemli gözlerini, duâ kıblesi olan göğe çevirerek ellerini kaldırdı ve Allahʹtan yardım diledi. Böylece, Cenâb-ı Hak, her türlü imkân ve irâdesini kullanan müʹminleri mânevî bir orduyla destekledi. Cebrâîl ve Mikâilʹin eşliğinde 1000 melek indi. Onlar müʹminlerin azmini, cesaretini, imân ve irfanını artırıp moral vermek; kâfirlerin içine korku salıp morallerini bozmakla görevlendirilmişlerdi. Sahîh tesbitlere göre, beyaz atlar üzerinde, beyaz üstlük ve sarıklar giyinerek tatlı, fakat heybetli bir görünüm vererek inmişlerdir.
MELEKLER ADAM ÖLDÜRMEZLER
«Allah bu yardımı sırf müjde olması ve onunla kalblerinizin iyice yatışması için yapmıştı. »
İnen melekler belirtildiği gibi, belli bir görevle gönderilmişlerdi. Düşman askerini öldürüp yok etmek için değil, cesaretlerini kırıp morallerini bozmak göreviyle hareket etmişlerdir. Zira, savaşlarda düşman askerini meleklerle öldürme hususunda Allah’ın câri bir sünneti yoktur. Nitekim hem Âl-i İmranʹda, hem de Enfâl sûrelerinde bu inceliğe işâret edilmekte ve gereken bilgi verilmektedir. Öyle bir kanun veya sünnetullah olsaydı, birçok sakıncalar ortaya çıkardı. Onları birkaç madde halinde özetliyecek olursak, daha iyi anlatma ve anlaşılma imkânı sağlamış oluruz:
a) En büyük, aynı zamanda çok güçlü bir orduyu imha etmek için 1000 tane meleğe ihtiyaç yoktur; bir melek -Allahʹın izniyle- bu işi bir anda yerine getirme kudretine sâhiptir. Nitekim Lût kavmini iki meleğin yok ettiğini yine Kur’ân bize haber vermektedir.
b) Din düşmanlarıyla Allah savaşsaydı, yani Allah’ın böyle bir cari kanunu olsaydı, insan irâdesinin ve çalışmasının değeri kalmaz ve Allahʹa dosdoğru imân edenler atâlete, hareketsizliğe itilmiş olurlardı. Bu da insanın hilkat kanunundaki plân ve proğramına ters düşerdi.
c) Allah’ın meleklerden oluşan ordusuyla çarpışmayı, savaşıp vuruşmayı aklı başında hiçbir düşman göze alamaz; zulüm ve azgınlığı devam ettirmenin aptallık olduğunu anlar da ister istemez bu büyük muʹcize karşısında baş eğip imân ederdi. Böylece ne savaşan, ne savaşılan; ne de inkâr eden kalırdı. Sonuç olarak atâlet, uyuşukluk, hareketsizlik bütün insanları sarar, yeryüzünde medeniyet olmazdı. Oysa insan tam bir mücadeleci, durmadan harekette bulunucu, üstünlük sağlama aşkıyla çalışıp dünyayı bayındır hale getirici olarak yaratılmıştır.
d) Peygamber ve kitap göndermeye gerek kalmaz, bütün meseleler melekler vasıtasıyla çözülürdü. O takdirde de insan araştırma, ilim yapma, okuma ve okutma duygu ve düşüncesine sâhip olmaz, bir bakıma sırf ibâdetle meşgul olmak için yaratıldığı sonucu ortaya çıkardı. Halbuki sırf ibâdet etmek ve İlâhî emirleri kusursuz yerine getirmek için melekler yaratılmıştır. Çünkü onlarda hem hayvanî ruh ve nefis yoktur, hem de hayatı sürdürme kaygısı mevcut değildir.
Kur’ân’da bütün bu incelikler iki cümleyle özetlenip meleklerin indirilmesindeki amaç, açık şekilde belirtilmektedir: «Allah bu yardımı sırf müjde olması ve onunla kalblerinizin iyice yatışması için yapmıştır. »
YARDIM ANCAK ALLAHʹTANDIR
«Yardım ancak Allahʹtandır. »
Âyetin sonunda bu sözün yer alması çok anlamlıdır. İmân ve anlayışları zayıf olanların ileride kuvvet ve kudreti bütünüyle meleklere izafe edip onları ilâhlaştırmalarını önlemek; kuvvet ve kudretin, yardım ve inayetin İlâhî irâde ile tecelli ettiğini, meleklerin sadece buna vasıta edildiklerini bildirmek için, «yardım ancak Allahʹtandır» buyurulmuştur.
Âl-i İmrân sûresinin 124, 125. âyetleriyle de Allahʹın bu yoldaki yardımı, meded-u inâyeti söz konusu edilmiştir. Ayrıca aynı sûrede meleklerin nişanlı, yani üzerlerinde belli alâmet (üniforma) taşıdıkları belirtilmektedir. Bu, müslüman askerlerin savaşlarda düşmana korku ve dehşet vermelerine, birbirlerini daha iyi tanımalarına yardımcı olmaya ve disiplinli bir ordu meydana getirmelerini gerçekleştirmeye yönelik bir tedbir ve taktiktir.
HAFİF BİR UYKU
«Hani kendi katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırmıştı.. »
Bedir savaşında düşmanın çokluğunu, savaş yerinin Müslümanlar aleyhine olduğunu gören İslâm mücahitlerinin sinirlen iyice gerilmiş, az da olsa korku ve endişeye kapılmışlardı. Çünkü Medine’den çıkışları savaşmak için değil, İslâm aleyhine kullanılacak bir kervanı ele geçirmekti. O bakımdan savaş çoğu için beklenmedik bir olaydı. İşte böyle bir ortam gelişirken Cenâb-ı Hak kendi katından bir güven olsun diye mü’minlere hafif bir uyku vermek suretiyle sinirlerini yatıştırmayı, korku ve endişelerini gidermeyi murat etmiştir.
Bilindiği gibi, uyku sırasında kaslar gevşer, sinir sistemi yatışır, tansiyon düşer, kalbin atışı yavaşlar. Böylece uyuyan kimse hem dinlenir, hem toparlanır, hem de yeni bir enerji kazanır. Kurʹân bu hususları «güven» tabiriyle özetlemiştir.
Nitekim Beyhakî Delâil adlı eserinde Hz. Aliʹnin (R. A. ) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
«Bedir günü aramızda tek süvari Mikdad idi. O gün Peygamber hâriç hepimiz hafif bir uyku geçirdik. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise, bir ağacın altında namaz kılıyordu. »
GÖKTEN SU İNDİRİLMESİ
«Ve sizi temizlemek, sizden şeytanın murdarlığını gidermek; kalblerinizi iyice (Hakk’a) bağlayıp sağlamlaştırmak ve ayaklarınızı kaydırmayıp sağlam tutmak için gökten üzerinize su indirmiştir. »
Allah, sünneti gereği, düşman kuvvetlerine oranla az ve silahsız sayılan İslâm mücahitlerinin bir diğer sıkıntısını gidermek için yağmur yağdırmıştır. İbn Münzirʹin İbn Cerîr tankıyla İbn Abbasʹdan (R. A. ) yaptığı rivâyete göre, Bedir gününde müşrikler erken davranıp kuyuyu ele geçirmişlerdi. O nedenle Müslümanlar arasında susuzluk başlamış, ne içecek, ne de abdest alacak su kalmıştı. Bulundukları yer de iyice kumsal bir araziydi. Gece hoş bir yağmur yağdı, herkes kaplarını iyice doldurdu, susuzluğunu giderdi, kumlar iyice basıldı ve büyük bir moral içinde sabahladılar. Böylece savaşmak hususunda artık pek endişeleri kalmamıştı. İşte Allahʹın onlara olan bu tür yardımı ve geniş inâyeti ardarda tecelli etmiştir.
Kurʹânʹda, yağan yağmurun o günkü yararları şöyle sıralanarak bizlere ana fikirler veriliyor:
1- Maddî ve mânevî temizliğin sağlanması,
2- Şeytanın durmadan moral bozar anlamda verdiği sinyallerin kalblerde bıraktığı tesirin giderilmesi,
3- Allahʹın yardımlarının peşpeşe indiğine şâhit olup kalblerinin kuvvet kazanması,
4- Arazinin rahat hareket edilir duruma getirilmesi, kumlara batıp istenilen çevik harekette bulunamamanın önlenmesi gibi, en olumlu sonuçları doğurmuştur.
5- Ayrıca sıcak ve susuzluğun çevrenin süratle kirlenmesine yol açması, o yüzden hastalık saçan mikropların üremesine en uygun vasatın doğması önlenmiştir.
ALLAH’A VE RESULÜNE KARŞI GELENLER
«Kim Allahʹa ve Peygamberine karşı gelirse, şüphesiz ki Allahʹın cezası çok şiddetlidir. »
Allahʹa karşı gelmek, derin bir gafletin, karanlık bir cehaletin, katı bir inançsızlığın ürünüdür. Hem O’nun mülkünde yaşamak, hem Oʹnun nîmetini yiyip beslenmek, hem Oʹnun verdiği güç ve kudretle ayakta durmak, hem de kalkıp ona baş kaldırmak, ne ile yorumlanabilir?
Oysa insana, yaratanını bilip anlama yeteneği verilmiş ve üstelik peygamber ve kitap da gönderilmiştir. Bütün bu doğruya eriştirici, Hakkʹın sesini duyurucu, gerçeği telkîn edici vasıtaları bir tarafa itip hayat yularını nefis ve İblîsʹin eline vermek haksızlığın en kötüsü, nankörlüğün en berbatı değil midir?
Cenâb-ı Hak ise, haksız ve nankör insanlara iki ayrı azâp hazırlamıştır: Birincisi, dünyada, İkincisi âhirette gerçekleşir. Dünyada, Allahʹa dosdoğru inanıp kendi aralarında birlik ve dirlik kurduktan sonra imkân ve irâde çizgisine gelmeyi başaran müminlerin, o nankör zâlimlere karşı sağlayacağı kahredici zaferdir. Âhiretteki azâp ise, daha beterdir.
Azgın kâfirleri kahredecek bir imân ordusu yoksa veya yetersizse, Cenâb-ı Hak denge kanununu harekete geçirerek kâfiri kâfirle karşılaştırmak suretiyle haksızlık ve nankörlüğü cezalandırır. Çünkü Allah, hükmünde yegâne gâlip ve üstündür; her şeyi yerli yerince düzenleyip denge kuran yegâne Hakîm’dir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, her türlü imkânını seferber edip düşmana karşı sadık bir niyetle çıkan mü’minlere Allahʹın geniş yardımından söz edilerek Allahʹın ne zaman, kime yardımda bulunacağı hakkında en sağlam bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, belirtilen İlâhi kıstası unutarak düşmana sırt çevirmek sûretiyle kaçan mü’minlere Allahʹın gazabının ineceği haber veriliyor.