MEÂLİ:
6- Allahʹın kendi Peygamberine onlardan (alıp verdiği) ganimete karşı siz ne at sürdünüz, ne de deve yürüttünüz. Ama Allah, Peygamberini dilediği kimselerin üzerine gönderip Oʹna üstünlük sağlar. Allahʹın kudreti her şeye yeter.
7- Allahʹın o (fethedilen) kasabalar halkından Peygamberine ayırdığı ganîmet, Allah içindir, Peygamber içindir, Oʹnun hısımları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin. Peygamber size ne verir (ve ne buyurur)sa onu alın. Sizi neden menʹederse ondan sakının. Allahʹtan korkun. Şüphesiz ki Allahʹın azâbı şiddetlidir.
8- Ganimet malı, bir de fakir muhacirleredir ki onlar yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar; (onlar sadece) Allah’ın geniş lütuf, bol ihsanını ve hoşnutluğunu arzulamaktadırlar. Allahʹa ve Peygamberine yardım ederler. İşte (imânlarında) sâdık olanlar da bunlardır.
9- Bunlardan önce (Medineʹyi) yurt edinip imânı (kalplerine) yerleştirenler ise, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar; ihtiyaçları olsa bile onları kendilerine tercîh ederler. Kim de nefsinin aşırı cimrilik, kıskançlık ve ihtirasından korunursa, işte onlar umduklarına kavuşanlardır.
10- Bunlardan sonra (imânları uğruna hicret edip) gelenler ise, «Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imân eden kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde imân edenlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! şüphesiz ki sen çok şefkatli ve çok merhametlisin» (dediler).
İNİŞ SEBEBİ
Nadîr Oğulları, her üç kişi kendilerine lâzım olan eşyadan seçip bir deveye yüklemek suretiyle geriye kalan mal ve araziyi bırakarak Medine’yi terkedince, «Fey» diye anılan mal ve araziye Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz el koydu ve bunun hemen hepsini çok perişan halde olan Muhacirlere taksim etti. Ansardan da sadece fakir olduklarını beyân eden iki kişiye belirli hisse ayırıp verdi. Münafıklar bu taksimatı gayr-i âdil görüp menfi propaganda yapmaya başladılar. O sebeple ilgili âyetler indi.
Diğer bir rivâyete göre: Nadîr Oğulları Medine’yi terkedince, kalan mal ve arazinin Müslümanlar arasında taksîm edilmesini arzu edenler çoğunluktaydı. Ama Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aldığı İlâhî işâret üzerine o mal ve araziyi çok perişan halde olan Muhacirlere ve bir de Ansar’dan iki veya üç kişiye taksim etti. Bu yüzden üzülenler oldu. O sebeple de ilgili âyetler indi. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/11- Fethü’l-Kadîr/Şevkanî: 5/197- Lübabu’t-te’vîl : 4/247)
İLGİLİ HADÎSLER VE RİVÂYETLER
«Size bir emir verdiğim zaman, gücünüzün yettiğince onu yerine getirin. Sizi neden menʹedersem ondan kaçının. » (Buharî/i’tisam: 6- Müslim/fazâil: 130, hac: 412-İbn Mace/mukaddeme: 1)
Hz. Enes (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllahʹın (A. S. ) yanında oturuyorduk. Bir ara şöyle buyurdu: «Az sonra cennet ehlinden bir adam sizin yanınıza gelecektir! » Çok geçmeden Ansarʹdan olup, aldığı abdestten dolayı sakalından su damlayan ve ayakkabısını sol elinde tutan bir adam çıkageldi. İkinci gün yine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aynı haberi verdi ve çok geçmeden yine o adam bir önceki günde olduğu gibi çıkageldi. Üçüncü gün yine Resûlüllâh (A. S. ) aynı şeyi söyledi ve çok geçmeden o adam aynı vaziyette çıkageldi.
Toplantıdan sonra o adamın amelini merak edip öğrenmek isteyen Abdullah b. Ömer (R. A. ) onu izledi ve yanına yaklaşarak şöyle dedi:
- Babamla tartıştık, ben üç gün onun yanına girmiyeceğime yemin ettim. Uygun görürsen üç gün sizde kalmak istiyorum?
Adam ona:
- Evet, kalabilirsin, dedi. Bunun üzerine Hz. Abdullah (R. A. ) üç gece o adamın evinde kalıyor, fakat hiçbir gece onun kalkıp ibâdet ettiğini göremiyor. Sadece akşam yatağına uzanınca Allahʹı anıyor; tekbîr getirip gözlerini yumuyor ve fecir doğuncaya kadar uyuyordu. Hz. Abdullah (R. A. ) asıl maksadını ona açıklıyor ve fevkalâde bir amelini görmediğini söylüyor. Sonra da ona: «Seni cennet ehlinden kılan amelin nedir? » diye soruyor. O da: «Ya Abdellah! Gördüğün gibi, başka bir amelim yoktur» diyor. Hz. Abdullah (R. A. ) ayrılmak üzere iken adam onu çağırıyor ve şöyle diyor: «Gördüğün gibi, fazla bir amelim yok, ancak Müslümanlardan hiçbirine kin beslemem; hiç kimseyi, Allahʹın verdiği hayırdan dolayı kıskanmam. »
Bunun üzerine Hz. Abdullah (R. A. ) ona: «İşte bu amelindir ki seni yüksek derecelere eriştirmiştir ve bu amelindir ki herkes ona güç getirememektedir» diyor ve ayrılıyor. (Müsned-i Ahmed: Enes (R. A. )den)
Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) servetinin tamamını Allah ve Resûlüllâh yolunda harcayınca, Peygamberimiz (A. S. ) ona: «Geriye çocuklarına ne bıraktın? » diye sordu. O da: «Onlara Allahʹı ve Peygamberini bıraktım» diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) ona: «Allah ve Peygamberi onlara yeter» diye buyurdu. (Nuru’l-Ebsar Fi Menakıb-ı Âl-i beyti’n-Nebiyyi’l-Muhtar)
Yermuk Savaşıʹnda yaralanan ve «su! » diye inleyen Hz. İkrimeʹye su ulaştırılınca, bir başkasının «su! » diye inilti sesi işitildi ve Hz. İkrime getirilen suyu içmeyip o yaralı Müslümana ulaştırılmasını söyledi. Suyu ona götürdüklerinde, tam suyu içmek üzere iken bir başkasının «su! » diye iniltisi işitildi. O ikinci yaralı da suyu içmeyip sesi işitilen yaralı Müslümana ulaştırılmasını söyledi. Derken su o üçüncü kişiye ulaşıncaya kadar öldüğü görüldü. İkinci yaralıya ulaştırılmaya çalışıldı, ama onu da ölmüş bir halde buldular. İlk yaralıya ulaştırmak üzere harekete geçtiler, ne yazık ki o da ölmüş bulunuyordu. Böylece suyu taşıyan adam o suyu hiçbirine içiremeden durup kaldı ve bu manzara karşısında fazlasıyla duygulandı. (İbn Kesîr: 4/335)
«Zulümden sakının; çünkü gerçekten zulüm kıyâmet gününde birtakım karanlıklara dönüşecektir. Aşırı hırs, açgözlülük ve cimrilikten de sakının. Çünkü böylesine açgözlülük ve cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş ve onları birbirlerinin kanını dökmeye, haram kılınan şeyleri helâl saymaya itmiştir. » (Müslim/birr: 56- Ahmed: 2/160, 191, 195, 431- 3/323)
«Aşırı cimrilik, açgözlülük ile imân Müslüman bir adamın kalbinde birleşemez. » (Ahmed: 2/256, 340, 342- Nesâî/cihâd: 8)
«Allah yolunda yükselen toz ile Cehennem dumanı bir kulun içinde ebediyen birleşemez. Aşırı hırs ve cimrilik ile imân da bir kulun kalbinde ebediyen biraraya gelmez. » (Ahmed: 2/256, 340, 342)
FEY’ VE GANİMET
Fey’: Fazla külfete katlanmadan, fazla askerî bir masraf yapmadan; at ve deve kullanmadan yaya gidilip daha çok sulh yoluyla fethedilen yerde elde edilen mal, nakit ve topraktır.
Ganîmet veya nefel: Fey’in aksine fazla külfete katlanıp büyük harcamalar yapılarak, savaşla ilgili imkânları kullanmak suretiyle düşmanı bozguna uğrattıktan veya bir yeri fethettikten sonra elde edilen mal, para ve topraktır. Nitekim Enfal Sûresi’nin baş kısmında bu husus yeterince açıklanmaktadır.
Altıncı âyette konu edilen «feyʹ» ise, Medine’ye iki mil mesafede olan Yahudi Kabilesi Nadîr Oğulları, Hz. Peygamber (A. S. ) tarafından kuşatıldıktan sonra yurtlarını terketmek ve her üç kişinin bir deve yükü mal götürmesi şartıyla yapılan barış neticesi elde edilen mal, para ve toprakla ilgili bulunmaktadır.
Fey’in ganîmetten ayrıldığı başlıca noktalar şunlardır:
1- Ganîmetin beşte biri Hz. Peygamber’e (A. S. ), Onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara verilmek üzere Allah’a aittir. Beşte dördü ise, savaşa katılan mücâhitlere taksim edilir.
Feyʹ ise, bütünüyle Hz. Peygamberʹin (A. S. ) emrine verilir ve O dilediği şekilde, dilediği yere harcamakta serbesttir.
2- Ganîmet, külfetlere katlanılarak elde edilen mal, para ve topraktır.
Fey’, böyle bir külfete girilmeden barış yoluyla elde edilen mal, nakit ve topraktır.
3- Ganimetin taksim şekli Enfal Sûresi 41. âyetle açıklanmıştır.
Fey’ ise, bütünüyle Hz. Peygambere teslim edilir ve O da bunu Allah yolunda ve kendi ihtiyacı uğrunda harcayabildiği gibi, ondan yakınlarına, yani Hâşim ve Abdülmuttalip oğullarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara dağıtabilir.
SOSYAL ADÂLET
Kur’ân ve Sünnet, malî ibâdetin sarfında, onun her çeşidini toplumun zayıf kesimine tahsîs ederken faizsiz borcu, yardımlaşma ve dayanışmayı -din kardeşliği düzeyinde- teşvîk etmekte ve uhrevî mükâfat va’dederek mânevî kazancı ön plânda tutmaktadır. Böylece her şeyin maddeyle ölçülemiyeceğini ve maddî kazancın tek başına istenilen huzur, güven ve kardeşliği sağlayamayacağını vurgulamakta; toplum bünyesinde fakirle zengin arasındaki mesafeyi kapatmayı, hiç değilse kısaltmayı plânlamaktadır. Amaç ise, sosyal hayatı bütünleştirip sağlam temele oturtmak; fertle toplum arasında kopmaz bağın bulunduğunu ve insanın yalnız kendisi için çalışmadığını, topluma vermesi gereken birçok hakların bulunduğunu kalp ve kafalara işlemektir.
Savaşta elde edilen ganimetin beşte birinin Peygamber’e, Ondan sonra ise İslâm halîfesine ayrılması da bu adâleti gerçekleştirmeye yönelik bir uygulamadır. Zira gerek Hz. Peygamber’e, gerekse Ondan sonra İslâm halîfesine ayrılan bu beşte bir hisse, yine toplumun zayıf kesimine harcanmakta ve servetin sınırlı bir kesimin elinde dönüp dolaşmasını önlemektedir.
Anlaşma ve barış yoluyla elde edilen fey’in tamamının Peygamber’in (A. S. ) emrine verilmesi de bu gayeye yönelik bir diğer uygulama olarak belirlenmiştir.
Böylece İslâm, ibâdetiyle, ticaretiyle, savaş ve barışıyla ve her çeşit muamelât ve ukubatıyla sosyal adâleti, güven ve huzuru; toplum yapısında denge ve düzeni kurmanın esas ve prensiplerini kendinde taşıyan Cenâb-ı Hakk’ın son mesajı olarak bulunuyor.
İlgili yedinci âyette, İslâm’ın bu benzersiz ve kusursuz yönü açıklanarak şu aydınlatıcı bilgi hikmetiyle verilmektedir:
«Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin. »
Câhiliyet devrinde ganimet ve yağmalanan malların dörtte biri kabilenin söz sâhibi nüfuzlu kişilerine ayrılır, geriye kalanı savaş ve yağmacılığa katılanlara taksim edilirdi. Böylece savaşamıyanlar, yağmacılık yapmayanlar, dullar, yetimler ve miskinler mahrûm edilirdi.
İslâmiyet diğer kötü âdetleri yıkıp kaldırdığı gibi, bu gayr-i âdil taksimatı da yasakladı ve yukarıda açıklandığı üzere, gerek feyʹ, gerekse ganimetten Allah yolunda hizmet edenlere, Peygamber’in muhtaç yakınlarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara geniş çapta hisse verilip mal ve mülkün sadece zenginler elinde dolaşan bir servet olmasını önleyerek sosyal adâletten yana en köklü hükmü koymuş oldu. Ganîmetin beşte biri bu cihete sarfedilirken, fey’in tamamı tahsîs edilmiştir.
SÜNNETE DAYALI HÜKÜMLER, KUR’ÂN HÜKÜMLERİNİN UZANTISIDIR
«Peygamber size ne verir (ve ne buyurur)sa onu alın. Sizi neden men’ederse ondan sakının. Allahʹtan korkun. Şüphesiz ki Allahʹın azâbı şiddetlidir. »
Necm Sûresiʹnde de belirtildiği gibi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kendi hevesine göre konuşmaz ve hüküm vermezdi. Onun emir ve nehiyleri; tavsiye özelliğindeki bütün sözleri; helâl-haram; mekrûh-müstehab ile ilgili bütün beyânları İlâhî vahye ve işârete dayanırdı.
Fey’ konusuyla ilgili âyet, bu yönüyle özellik arzediyorsa da umum ifâde etmektedir. O nedenle ilim adamlarımız bu âyeti şöyle yorumlamışlardır:
a) Peygamber (A. S. ) size ganimetten ne verirse onu alınız. Sizi neyi almaktan men’ediyorsa ondan kaçının.
b) Size fey’ malından ne verip ayırıyorsa onu alın; vermediğini istemeyin veya hak sâhibi olduğunuzu iddia etmeyin. Çünkü O, sadece İlâhî adâlete göre taksimat yapmaktadır.
c) Peygamber (A. S. ) size, bana ibâdet ve taât hususunda neyi emrederse, onu işleyip yerine getirin. Sizi ne gibi günah ve isyandan men’ederse ondan uzaklaşın.
d) Peygamber (A. S. ) size ne verir, ne emrederse, onu alıp itaât edin. Sizi neden menʹederse ondan kaçının.
Nitekim el-Mehdevî diyor ki: «Bu âyetlerle, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in emrettiği her şeyin Allah’ın emirleri cümlesinden olduğunun gereği ortaya çıkmış oluyor. »
Bu konuda Yezîd b. Rumân ile Katadeʹnin: «Feyʹ âyetinin hükmü Enfal Sûresi’ndeki ganîmet taksimiyle ilgili âyetle kaldırılmıştır» sözü, ilim çevresinde pek itibar görmemiştir.
İmam Şâfiî ise, savaşsız olarak kâfirlerden alınan malın beş sehim olarak belirleneceğini, bundan dört sehmin Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe ayrılacağını; geriye kalan bir sehmin de beş kısma ayrılıp bir sehmi yine Resûlüllah’a tahsis edileceğini, bir sehmi Onun yakın hısımlarına (Hâşim ve Muttalib oğullarına), bir sehmi yetimlere, bir sehmi miskinlere ve bir sehmi de yolda kalmışlara verileceğini söylemiştir.
Yine bu imama göre: Hz. Peygamberʹin vefatından sonra elde edilen fey’den Ona ayrılanı, serhadlarda nöbet tutan mücahitlere dağıtılır. Diğer bir kavline göre ise, Müslümanların mesalihinden yana harcanır. (Geniş bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 18/12, 13)
MUHACİRÎNE YARDIM
İslâmiyeti tek kurtuluş yolu seçip Resûlüllah’ı (A. S. ) gönüller sultanı kabul eden; Allah adına, O’nun rızasına mazhar olma inancıyla o peygamberi kendilerine imam ve rehber seçen; Kur’ân’ı baş tacı edinip ondaki hükümlere kayıtsız, şartsız bağlanan Mekkeli muhacirler, bu uğurda fedakârlığın en büyüğünü, sadakatin en üstününü, teslimiyetin bütün yönlerini gösterip kendilerini her şeyleriyle Allah yoluna adamışlardı. Sonunda Allah ve din uğrunda yurtlarını ve yakınlarını terkedip Medine’ye hicreti cana minnet, kalbe rahmet, ruha gıda saydılar. Ansar, yani Medineli mü’minler ise, ülkelerine hicret edip gelen bu kardeşlerine en sıcak ve anlamlı ilgiyi gösterip zaman zaman onları kendi nefislerine tercîh etme faziletini her vesileyle ortaya koydular.
Çok tehlikeli bir ihanet şebekesi haline gelen yerli Yahudilerden Nadîr Oğulları, Medine dışına çıkartılınca, kalan ganîmet veya fey’ malından Muhacirine verilmesi emrediliyor. Zira bu bir savaş ve büyük çapta bir askerî harekat değildi; külfetsiz bir kuşatma ve sonra da anlaşma ve barış yoluyla sağlanan bir servet idi. Ansar’dan sadece iki veya üç fakire, geriye kalanının tamamı Mekkeli Muhacirîn’e dağıtılmıştır. Böyle bir taksimatı gayr-i âdil görüp İslâmiyeti ve dolayısıyla Hz. Peygamber’i (A. S. ) yıpratmak isteyen münafıklar boş durmayıp Medineli mü’minleri kışkırtmaya çalıştılar. Cenâb-ı Hak ilgili âyeti indirerek onların bu yıpratma gayretlerini te’sirsiz kıldı. Böylece Medineli mü’minler de tam teslimiyet havası içinde Allah ve Peygamberinin taksimatına rıza göstererek münafıkları susturdular.
Kur’ân ilgili âyetle, sözü edilen fey’in Muhacirîn’e, şu beş vasıflardan dolayı verildiğini övgüyle açıklamaktadır:
1- Allah’ın geniş lûtfuna, bol ihsanına ve hoşnutluğuna erişmek uğruna yurtlarından çıkarıldılar.
2- Taşınır, taşınmaz mallarını bu maksatla feda edip her şeylerini bırakarak Medine’ye hicret ettiler.
3-4- Allahʹın dinine yardım ettiler; Hz. Peygamberi (A. S. ) desteklediler.
5- Gerek imânlarında, gerekse hizmet ve yardımlarında Hak rızasını tercihte büyük bir sadakat gösterdiler.
ANSARIN ÖRNEK HAREKETİ
Din ve vicdan hürriyeti uğruna kendi öz yurtları olan Mekkeʹden hicret eden cefakâr muhacirleri -din kardeşliği çerçevesinde- bağrına basıp onları bir bakıma mallarına ortak edecek kadar fedakârlık, cömertlik ve fazîletin en üst derecede grafiğini çizen Medineli mü’minler bu meziyetleri sebebiyle «Ansar» ismine lâyık görülmüşlerdir. Cenâb-ı Hak 9. âyetle bunların o seçkin vasfını ve müstesnâ özelliklerini şöyle açıklamaktadır:
1- Daha önce Medine’yi yurt edinip Hz. Muhammed’in (A. S. ) zuhuruyla imân ve irfanı gönüllerine silinmemesiye nakşetmişlerdir.
2- Yurtlarına hicret eden din kardeşlerini imânlarındaki sadakatin bütün heyecanıyla sevip barındırmışlardır.
3- Kendi ihtiyaçları olsa bile bu din kardeşlerine yardımda bulunmak sûretiyle onları kendi nefislerine tercîh etmişlerdir.
4- Nefislerinin aşırı cimrilik, hırs ve ihtirasını yenip kendilerini imân ve kardeşlik duygularıyla doğruya, iyiye ve güzele yönlendirmişlerdir.
BAŞKASINI KENDİ NEFSİNE TERCÎHİN SEBEP VE ANA KAYNAĞI NE OLABİLİR?
Dünyevî hazlarda ve menfaatlerde başkasını kendine tercihin sebep ve kaynağı, mü’minin dinî hazlara erişip imânın yakîn derecesine yükselmesi; aynı zamanda Allahʹa ve Peygamberine karşı aşırı sevgi beslemesi; meşakkate karşı dayanma gücünü kendi ruhunda bulmasıdır.
İşte Ansar’ın dinî hazlarının ve din kardeşlerini kendi nefislerine tercîh sebebinin kaynağı bu irfana erişmeleridir.
Kendi nefsinin arzularını ön plânda tutup yalnız kendisi için çalışıp kazanan kişilerden böylesine bir fedakârlık ve âlicenaplık elbetteki beklenemez. Zira insanın maddeye aşırı tutkusu onu maddenin kulu ve kölesi haline getirir ve ona ulaşmak için her türlü kuralı çiğnemekte bir sakınca görmez. Allah’a dosdoğru imân ise, insanı bu esaret ve kölelikten kurtarıp insanlığın hizmetine sevkeder ve her türlü fedakârlığı, yardımlaşmayı, zayıfları korumayı ilhâm eder ve toplumun kopmaz bir parçası olduğunu en anlamlı şekilde öğretir.
Tarihî bir misâl:
İkinci halîfe Hz. Ömer (R. A. ), Resûlüllah’ın (A. S. ) vefatından sonra ashab-ı kirâmın ileri gelenlerinin dünyaya karşı eğilimlerini, fakirlere karşı ilgi seviyelerini ölçmek için 400 dînarı bir keseye koyup hizmetçisine verdi ve şöyle talimatta bulundu: «Bunu Ebû Ubeyde b. Cerrah’a götürüp benim tarafımdan hediye olduğunu söyle ve kendisine teslim ettikten sonra bir süre orada oyalan da bu dinarları ne yapacağına dikkat et! »
Hizmetçi aldığı emri aynen yerine getirdi. Ebû Ubeyde (R. A. ) hediyeyi alıp Hz. Ömer için duâ etti ve arkasından hemen câriyesini çağırdı. Çevresindeki fakirlerin listesini ona uzatarak şu emri verdi: «Bu parayı al ve listede belirlendiği üzere adı geçen fakir ailelere dağıt. » Ebû Ubeyde (R. A. ) birtakım ihtiyaçlarına rağmen, o 400 dinardan kendine bir şey ayırmadı, daha çok muhtaç olanları tercîh etme faziletini gösterdi. Hizmetçi de görüp tesbit ettiklerini gelip Hz. Ömerʹe (R. A. ) anlattı. Az sonra o yine bir 400 dinar veya dirhem bir keseye koyup hizmetçisine verdi ve: «Bunu Muâz b. Cebel’e götür, benim hediyem olduğunu söyle ve ne yapacağını tesbite çalış» diye emretti. O da, yani Muâz b. Cebel de aldığı bu parayı -kendi ihtiyacına rağmen- olduğu gibi fakir ve muhtaçlara dağıttı. Eşi dayanamadı ve şöyle demek zorunda kaldı: «Vallahi biz de fakiriz ve bu paraya çok muhtacız! » diyerek Hz. Muâz’ı bir bakıma kınadı. O sırada kesede sadece iki dinar veya dirhem kalmıştı, onu da sızlanan eşine verdi. Hizmetçi yine gördüklerini gelip Hz. Ömerʹe (R. A. ) anlattı. Bunun üzerine halîfe fazlasıyla sevindi ve: «Vallahi bunlar birbirinden gelme din kardeşleridirler» diyerek gözleri yaşla doldu.
İkinci bir misâl:
Emevî halîfelerinden Muaviye b. Ebî Süfyân, Hz. Âişe Vâlidemize (R. A. ) harçlık olarak 10. 000 dinar gönderdi. Mü’minlerin anası o gün oruçluydu; evinde ise yiyecek adına bir şey yoktu. Akşama varmadan bu paranın tamamını fakirlere dağıttı. Kendisine hizmet eden kadın üzülerek huzuruna çıktı ve: «Ey mü’minlerin anası! Paranın tamamını dağıttınız. Oysa akşama iftar yemeğiniz bile yok! » deyince, Hz. Âişe (R. A. ) tebesüm etti ve şöyle dedi: «Bunu daha önce hatırlatsaydın ya. » (Tefsîr-i Kurtubî: 18/27)
ŞUHH (AŞIRI CİMRİLİK, İHTİRAS VE KISKANÇLIK)
«Kim de nefsinin aşırı cimrilik, kıskançlık ve ihtirasından korunursa, işte onlar umduklarına kavuşanlardır. »
Aşırı cimrilik, kıskançlık ve ihtiras şeklinde çevirisini yaptığımız «şuhh» kavramı üzerinde hayli durulmuş ve az farklı yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Cimrilik anlamına gelip «buhl» ile eşanlamlıdır.
b) Aşırı cimrilik demektir.
c) Hırs düzeyinde olan cimriliktir.
d) Daha çok zekât ödeme hususunda nefsinin hırsına kapılıp muhtaçlara vermekte tereddüt etmek veya zekâtın bir kısmını vermemek anlamına gelir. Farz olan malî ibâdeti nefsinin ihtirasına feda eden kimse hakkında böyle bir kelimenin kullanıldığı da çok yaygındır. Daha önceki kavimlerin bu yüzden helâk olanları da zaman zaman misâl verilmek suretiyle aç gözlüler uyarılmaktadır.
e) İbn Mesûdʹa (R. A. ) göre: Başkasının yardımına engel olma duygusunun belirmesi ve yine başkasına ait malın haksız yere yenmesi de «şuhh» olarak vasıflanır.
Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Allahım! Nefsimin şuhhundan, onun israf ve vesvesesinden sana sığınırım» diye duâ ederdi.
TÂBİÎN-İ KİRÂM
«Bunlardan sonra (imânları uğruna hicret edip) gelenler ise, «Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce imân eden kardeşlerimizi bağışla.. » (dediler). »
Ashab-ı Kirâmʹı görüp imân ederek onlara uyanların veya ikinci kademede imân ettikten sonra hicret edenlerin İslâmî tezgâhta ne kadar güzel şekillendirildikleri; içlerinin din kardeşliğinin iyi duygularıyla süslendiği; kin, kıskançlık, ihtiras ve bencillik duygularını tahkikî imân gücüyle yenerek iç âlemlerini de temizledikleri çok duyarlı bir ifadeyle işlenmektedir.
Evet âyetin zahiri bu iki bahtiyar zümreye delâlet etmektedir. Cidden her iki zümre de sözü edilen ve âyette anlatımını bulan meziyetlere sahiptirler. Önce imân edenler için Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretini dilerken, o bahtiyarlara karşı -kendileri henüz imân devletine erişmeden- içlerinde oluşan kin ve intikam, kıskançlık ve bencillik duygularına bir daha kapılmamaları için Allahʹın yardımını dilemişler ve O’nun ne kadar şefkatli ve merhametli olduğuna inanarak teslimiyet göstermişlerdir.
Kıyâmete kadar zincirin halkaları gibi birbirini izleyen ve tamamlayan bir sonraki mü’minlerin bir önceki müʹminlere karşı böylesine asil duygu taşıması, şüphesiz ki emr-i İlâhîdir ve her devirde ve çağda yaşayan gerçek mü’minlere yakışan da böyle bir temiz duygu ve yönlendirici fazilettir. Zaten Cenâb-ı Hak, peygamber ve ashab terbiyesi almış mü’minlerin birbirine karşı gösterdikleri sevgi ve saygıyı, bağlılık ve güveni tarihî bir ölçü, ahlâkî bir misal ve itikadî bir kıstas olarak vermektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Hz. Peygamberi (A. S. ) ganîmet taksiminde gayr-i âdil davranmakla suçlayan münafıklar konu edildi. Arkasından Muhacirin ve Ansar’ın örnek halleri ve samimi duyguları üzerinde durularak güzel misaller verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, münafıklarla Yahudilerin İslâm aleyhine olan tavırlarına ve sahte vaadlerine değiniliyor; sonra da münafıkların bu hususta da döneklik yapacakları ve Yahudileri yüzüstü bırakacakları haber veriliyor. Şeytanın onlara misal teşkil ettiği üzerinde durularak hem kitap ehli, hem de dönek ikiyüzlüler uyarılıyor.