İsra Suresi 86-89. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلًا اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا

89.

Andolsun, dileseydik biz sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık; sonra bu konuda bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

Diyanet İşleri

87.

Ancak Rabbin'den bir rahmet olarak böyle yapmadık. Çünkü O'nun sana olan lütfu büyüktür.

88.

De ki: "Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler."

89.

Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkarda direttiler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

86- And olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi giderip götürürüz (ha­fızandaki her şeyi sileriz). Sonra bize karşı kendinden yana bir vekîl de bu­lamazsın.

87- Ancak Rabbinden bir rahmet (onu gidermemiş)tir. Şüphesiz ki Oʹnun sana olan iyilik ve ikrâmı pek büyüktür.

88- De ki: Eğer insanlarla cinler, birbirlerine yardımcı ve destek de olsalar, bu Kurʹânʹın bir benzerini getirmek için biraraya gelseler, yine de onun bir benzerini (yazıp) getiremezler.

89- And olsun ki biz, bu Kurʹânʹda (lüzumlu) her misâli tekrar tekrar açıkladık; yine de insanların çoğu inkâr ve nankörlükte ısrar edip dururlar.

İNİŞ SEBEBİ

İbn İshâkʹın tesbitine göre; İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: Yahudi bilginlerinden birkaç kişi toplanıp Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek, «Doğrusu biz de senin getirdiğin bu Kurʹânʹın bir benzerini hazırlayıp ge­tirebiliriz» diye iddiada bulundular. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler in­di. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/62)

KURʹÂN BÜTÜNÜYLE RAHMETTİR

Bilmediklerimiz bildiklerimizden çoktur. Eğer peygamberler ve kutsal kitaplar olmasaydı, bilgimiz sadece fizik âleminin çok az bir bölümüyle sı­nırlı kalır; fizik ötesinden hiç haberimiz ve bilgimiz olmazdı. Böylece ne hayatın manası, ne ölümün hikmeti bilinir; ne de ikinci bir hayatın başla­yacağı anlaşılırdı.

Ruhun mahiyeti hakkında bize bilgi verilmemesi ise, bilmediğimiz mil­yonlarca konulardan biridir. Aynı zamanda ruhun mahiyetini mevcut ye­teneklerimizle anlayıp kavramamız da mümkün değildir. Bildiğimiz tek şey, İlâhî nefhanın ürünü, kudretinin tezahürü ve suretinin tecellisi olan ruhun, insan aklının, zekâsının ve idrâkinin ötesinde bir anlam taşımasıdır. O, bu yeteneklerimizin sınırı dışındadır, bildiğimiz eşya türünden de değildir. Gözlem ve deney kapsamına ise, hiç girmez. Kurʹân bize kısa bir bilgi ve­rerek düşünmemizi ve «kün=ol! » emrinin bir tezahürü bulunduğunu haber vermektedir. Hem biz henüz ruhun beden yapısındaki beyin, kalp gibi ci­hazlarda; akıl, zekâ, düşünce ve hafıza gibi yetenekler üzerinde tesirinin mahiyetini de bilemiyoruz. Nerede kaldı bu tezahürün kaynağının mahi­yetini bilip kavrayabilelim..

Onun için Cenâb-ı Hak, Kur’ân ile bize öğrenebileceğimiz ve anlayıp istifade edebileceğimiz şeyleri öğretmekte; öğrenebilemiyeceğimiz şeyler üzerinde ısrar edip istekte bulunmamıza gerek bulunmadığına işâret et­mektedir. «And olsun ki, dilersek sona vahyettiğimizi giderip götürürüz (hafızandaki her şeyi sileriz).. » meâlindeki âyetle, beynin ruh için bir araç veya cihaz olduğu belirtiliyor. Ruh ile cihaz arasındaki mânevî kablolardan birinin arızalanmasıyla her şeyin hafızadan silineceğine dikkatlerimiz çe­kilerek kendi vücudumuzda hâkim olan İlâhî proğramın uygulanma keyfi­yetini de henüz iyi bilmediğimiz hatırlatılıyor. Bunun ötesinde mevcut ye­teneklerimizle kavrayabilmemizin mümkün olmadığı inceliklerin, esrar ve hikmetlerin neden kapalı bir kutu gibi tutulduğunun sebebini anlamamız için birtakım ön bilgiler veriliyor.

O halde Allah’ın bize verdiklerine şükretmemiz ve hayatımızı ona göre düzene sokmamız, İlmî araştırmalarımızı daha olumlu netice alınabilecek konulara teksîf etmemiz çok daha önemli ve yararlıdır.

Aynı zamanda unutmayalım ki, Allah’ın insanlara olan iyilik ve ikramı, rahmet ve inâyeti pek büyüktür.

KURʹÂN SIRADAN BİR KİTAP DEĞİLDİR

«De ki: Eğer insanlarla cinler birbirlerine yardımcı ve destek de olsalar, bu Kur’ânʹın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler, yine de onun bir benzerini (yazıp) getiremezler. »

Kur’ân bütünüyle inanç, dikkat, ciddi araştırma ve beceri isteyen bir bilgi hâzinesidir. Konuları, âyetleri, kelimeleri ve kelime dizisi tamamıyla İlâhî kudretin ürünüdür. O nedenle konular arasındaki ahenk ve kopmaz bağları; kelimelerin yerli yerince konulup inci dizisi gibi uyumluluğu; kulağı tırmalayan, beyne hoş gelmeyen, kalbi rahatsız eden bir düzensizlik ve bozukluğun bulunmaması, onun İlâhî olduğunun bir başka belgesi sayılır.

Kelimeler ve cümleler arasında öylesine güçlü bir bağ, öylesine ahenk­li bir nizam var ki, birini yerinden oynattığımız ve kaldırdığımız takdirde, bir anda o açıklık, akıcılık, uyumluluk ve kulaklara hoş gelicilik bozulur; uslûb-i İlâhî alt-üst olur. Kur’ân Arapçasını çok iyi bilen kimse, hafız olmasa bile, bunun farkına hemen varır.

İşte Kur’ân’daki bu İlâhî kudretin müstesnâ uslûbudur ki, şiirle, ede­biyatla, güzel söz söylemekle böbürlenen Arap şâirlerini ve en ünlü edip­lerini şaşkına çevirmiş ve hepsi de bu kudret karşısında birer sabun köpü­ğü gibi sönmeye mahkûm olmuşlardır.

KUR’ÂNʹIN KAPSADIĞI BAŞLICA KONULAR

«And olsun ki biz, bu Kurʹânʹda (lüzumlu) her misâli tekrar tekrar açıkladık.. »

İlgili âyetin açık anlatımından, insan hayatını düzenleyip yönlendiren ve iki hayat arasında kopmaz bağlar oluşturan lüzumlu bütün konulara Kur’ân’da yer verilmiş; bir kısmı yeterince açıklanmış, bir kısmı çeşitli yön­leriyle belirtilmiş, bir kısmı da içtihada cevaz verecek bir esneklik içinde bırakılmıştır.

Bunları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:

1- Güzel ahlâk, ruhun yüceliği ve azizliğiyle eşdeğerde işler. Bunun her kuralını bir, ya da birden fazla müeyyide ile değerlendirir.

2- İnsan haklarını; ferdi topluma, toplumu millete ve ümmete, milleti insanlığa ve hepsini birden Yüce Yaratanʹa bağlar ölçüde savunur ve uy­gulama yol ve yöntemlerini gösterir. Bunun için de hem maddî, hem mâ­nevî müeyyideler getirir.

3- Devlet düzenini, kendine has sistemine göre, zulmü, azgınlığı, sa­pıklığı, haksızlığı haklara tecavüzü önleyecek; adâleti, hukukun esasını ve amacını koruyacak, ilmi himaye edecek, âlime lâyık olduğu yeri ve itibarı verecek, ülkede güven ve huzur havasını hâkim kılacak, din kardeşliğini pekiştirecek plân ve proğramda biçimlendirir.

4- Ekonomik yapıyı, mânevîyat yapısıyla birleştirip üç ana esasa dayar: Ölçülü ferdî mülkiyet, sınırlı mal ve servet edinme, sosyal adâlet..

5- Milletlerarası politikayı; İslâm’ın izzet, şeref ve itibarını yükseltir. savaşı son çare düşünür ve bunun için her an hazır olmayı ilke edinir şe­kilde yürütür.

6- Eğitim sistemini; aklı, zekâyı geliştirecek, idrâki uyanık tutacak; ruha gıda verip vicdanı harekete geçirecek, kalbe Allah ve insan sevgisini aşılayacak bir proğrama bağlar.

7- İlim adamına takdîr sunar. İlmî araştırmaya imkân vermek için ana fikirler, temel bilgiler koyar. Aynı zamanda getirdiği hükümlerin bir kısmında esneklik prensibine yer verir, içtihada kapıları açık bulundurur. Fizik ve fizikötesi konularda ana temayı verir, insan aklını frenliyecek en­gelleri kaldırır. Ancak İlâhî nasslarda ihtimale dahi yer vermez.

8- İlâhî rahmet ve mağfireti, gazap ve azâbı çok dikkatli ve ahenkli bir ölçüde hatırlatır. Âhiret âlemini en duyarlı ve yönlendirici safhalarıyla insan kalbine ve düşüncesine arzeder.

9- Aile hayatına lâyık olduğu önemi verir. Karı-koca haklarını en âdil ölçülerle belirler.

10- Çocuk terbiyesini yer yer işlerken ana-babalara büyük sorumlu­luklar düştüğünü hatırlatır ve aile reisi durumunda olan herkesin, himaye ve idâresi altındakileri Cehennem ateşinden korumalarını farz kılar.

11- Malı, canı, dini, ahlâkı, iffet ve namusu, yararlı örf ve âdetleri korumayı emreder. Bunun için gereken bütün malzemeyi verir ve yolları gösterir.

12- Bir insana doğru yolu göstermenin büyük bir hizmet olduğunu açıklar. İnsan şeref ve haysiyetinin korunmasını emreder.

13- Dünya nimetlerinden meşru şekilde azamî derecede faydalanıl­masını telkîn eder, ancak sosyal adâleti sağlamak için zekât, faizsiz ödünç, sadaka ve yardım gibi hayırların düzenli şekilde yapılmasının mutlak an­lamda gerekli olduğunu açıklar.

Tek kelimeyle, insan için her iki hayat döneminde lüzumlu bütün esas, prensip, kural, hüküm ve tavsiyeleri gözler önüne serer. Allahʹın varlığını, birliğini, kudretinin sonsuzluğunu, kâinat kitabında yer alan binlerce âyet ve belgelerle isbat eder. Tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini birçok ib­retli kıssalarla gözler önüne serer. Azıp sapıtan, günah işleyip haksızlık­ta bulunan kavim ve milletlerin sonlarının ne olduğunu öğüt alınacak saf­halarıyla anlatır.

İşte bu kudrette, bu yararda, bu ölçü ve muhtevada başka bir kitap yoktur. Tarihî hakikatler, Kur’ân’ın bir benzerinin ortaya konulamıyacağını bütün açıklığıyla isbatlamıştır. Gerçekçi ilim adamları da Kur’ânʹın insan kafasının ürünü olmadığını, olamıyacağını kabul etmişlerdir.

Onun için Kurʹân bu İlâhî özelliğiyle inkârcılara seslenerek meydan okuyor: «Eğer insanlarla cinler birbirlerine yardımcı ve destek de olsalar, bu Kur’ânʹın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler, yine de onun bir benzerini (yazıp) getiremezler», diyerek hiç bir kimsenin Allahʹla boy ölçüşemiyeceğini hatırlatıyor.

İNSANI GERÇEK ANLAMDA MUTLU EDEN HER ŞEY KUR’ÂN’DA AÇIKLANMIŞTIR

İnsanların çoğu nefsinin ve duygularının esiridir. Faydalı olmadan ya­şamak, yorulmadan kazanmak, sevmeden sevilmek, saymadan sayılmak ister. Şehevî duygusuyla uyum sağlayan veya onu gıcıklayan şeylere ku­cak açar. Bunun aksine ruhuna gıda verecek, kalbine şifa olacak, vicdanı­nı geliştirecek şeylerden kaçar. Zira böyleleri akıllarını belirtilen konular­da nefislerinin buyruğuna vermiş, şehveti öncü yapıp basîretlerinin önüne kalın bir perde germişlerdir. O bakımdan bunlara göre, dünya nîmetleri peşindir, âhiret ise veresidir veya bir avutma aracıdır.

İnsanı, nefsinin bu dar çerçevesinden kurtarmak, ruhun feyizli iklimi­ne sokmak için ona, küçük yaştan itibaren ciddi ve köklü, kalıcı ve feyizli bir eğitim gereklidir. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz İslâm’a dâveti kuru bir çağrıyla değil, açmış olduğu irfan mektebiyle yürütmeyi plân­lamış ve işe eğitimle başlamıştır. Onun büyük inkılabının başarılı olması­nın bir ucu da buna dayanır. Hz. Peygamber’in (A. S. ) eğitici, yetiştirip ol­gunlaştırıcı meclisinin dışında kalanların ise, her geçen gün inkâr ve nan­körlükleri artmış ve artmaktadır da..

Günümüzde de durum aynıdır. Çocukluk döneminde ciddi dinî eğitim görenler, millî kültürleriyle beslenenler, şüphesiz ki toplumun yüz akları, ülkenin fazîlet kaynaklarıdır. Bu iki değerin dışında yetişenlere gelince: Az veya çok inkâr, inat, nankörlük ve kişisel çıkarcılık havasında toplumun aleyhine yaşamaktadırlar.

Konumuzu oluşturan âyetle bu gerçeklere değiniliyor ve inen Kur’ân’ın ciddi şekilde okunup anlaşılması cihetine gidilmesi isteniliyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insanoğlunun bildiğinden daha çok bilmediği şey­lerin bulunduğuna işâret edildi. Ruhla beyin arasındaki bağlantıya deği­nilerek konu üzerinde düşünmemiz istenildi. Sonra Kurʹân’ın insandan ya­na bütün lüzumlu bilgilerle donatılarak indirildiği ve her kelimesiyle İlâhî kudreti yansıttığı belirtildi. O bakımdan Kur’ân’ın bir benzerini hazırlayıp ortaya koymanın beşer kudretinin çok ötesinde bulunduğu hatırlatılarak, Allah ile boy ölçmenin mümkün olamıyacağına işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta gözle görülebilen binlerce âyet ve bel­ge, Hakk’ın varlığını ve birliğini yansıttığı, O Yüce Kudret’in damgasını ta­şıdığı halde, kalp gözleri kör olan inkârcıların, Hz. Peygamber’den (A. S. ) akıl ve mantık dışı birtakım olağanüstü şeyler vücuda getirmesini istedik­leri konu ediliyor. Sonra Allahʹın göndereceği peygamberin insanlardan değil, meleklerden olmasının gerektiğini savunanların tarihî ve dinî gerçek­lerden ne kadar çok habersiz ve uzak bulunduklarına dikkatler çekiliyor. Sonra da Hz. Peygamberʹin (A. S. ) peygamberliği hakkında Allahʹın şâhit olarak yeterli bulunduğu açıklanarak, inananların kendi lehlerine, inanma­yanların kendi aleyhlerine bir gelecek hazırlıyacaklarına işâret ediliyor.