Yunus Suresi 75-86. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ فَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُبِينٌ قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَكُمْ اَسِحْرٌ هٰذَا وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ قَالُوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاءُ فِي الْاَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَا اَنْتُمْ مُلْقُونَ فَلَمَّا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ فَمَا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِهِ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ وَقَالَ مُوسٰى يَاقَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

77.

Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Musa ve Harun'u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.

Diyanet İşleri

76.

Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, "Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir" dediler.

77.

Musa: "Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!" dedi.

78.

Dediler ki: "Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hakimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz."

79.

Firavun, "Bütün usta sihirbazları bana getirin" dedi.

80.

Sihirbazlar gelince Musa onlara, "Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)" dedi.

81.

Sihirbazlar atacaklarını atınca, Musa dedi ki: "Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

82.

Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir."

83.

Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.

84.

Musa, "Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah'a iman etmişseniz, eğer O'na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O'na tevekkül edin" dedi.

85.

Onlar da şöyle dediler: "Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!"

86.

Bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

75- Sonra onların ardından Musâ ile Hârun’u âyetlerimizle Fir’avn’a ve onun ileri gelen cemaatine gönderdik. (Allah’a imânı) gururlarına yedi­remediler. Zaten onlar suçlu günahkâr bir topluluk idi.

76- Onlara bizim katımızdan hak gelince, «bu ancak açık bir sihir­dir» dediler.

77- Musâ; «size hak gelince böyle mi diyorsunuz? (İnsafla düşünün) bu sihir midir? Oysa sihirbazlar umdukları kurtuluşa ve başarıya erişemez­ler» dedi.

78- Onlar, «bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden ve yol­dan) çevirmek ve ikiniz için yeryüzünde büyüklük (liderlik ve önderlik) sağlamak için mi bize geldin? İkinize de inanacak değiliz» dediler.

79- Fir’avn, «bana ne kadar bilgili sihirbaz varsa hepsini getirin» di­ye emretti.

80- Sihirbazlar gelince, Musa onlara: «Atacağınızı atini (Ortaya ko­yacağınızı koyun)» dedi.

81- Onlar da atacaklarını atınca, Musa, «bu getirip ortaya koydu­ğunuz sihirdir. Doğrusu Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesat­çıların (bozguncuların) işini düzeltmez» dedi.

82- Suçlu günahkârlar hoşlanmasa bile Allah hakkı kendi sözleriy­le gerçekleştirir.

83- Fir’avn ve çevresindeki ileri gelen yandaşlarının, kendilerini fit­neye düşürür korkusuyla kavminin soyundan ancak bir kısmı Musaʹya imân etti. Çünkü Fir’avn o yerde oldukça üstündü ve o aşırı gidip hakkı çiğneyenlerden idi.

84- Musa, «Ey kavmim, » dedi, «eğer siz Allah’a imân ettiyseniz ve teslîmiyet de gösterdiyseniz, artık O’na güvenip dayanın. »

85- Onlar da dediler ki: «Biz ancak Allahʹa güvenip dayanmışadır. Ey Rabbimiz! bizi o zâlimlerin oluşturduğu kavme fitne kılma, (bizi onlar sebebiyle fitne ve mihnete düşürme),

86- ve bizi kendi rahmetinle o kâfir kavimden kurtar. »

MUSA PEYGAMBER KISSASININ BİR ÖZETİ

«Sonra onların ardından Musa ile Hârun’u âyetlerimizle Fir’avn’a ve onun ileri gelen cemaatine gönderdik.. »

Yine Hz. Muhammedʹi (A. S. ) ve cefakâr arkadaşlarını teselli etmek, Ona karşı gelen inkârcı bozguncuları uyarmak, mü’minlere yeterince mo­ral vermek maksadıyla Nuh Peygamberin kıssasının özeti verildikten son­ra, Arap Yarımadasında az-çok bilinen Musa ve Fir’avn kıssasının bir di­ğer özeti ve önemli birkaç safhası veriliyor.

Kurʹân, diğer tarihî olayları naklettiğinde uyguladığı yöntem gereği, Fir’avn kıssasını da burada en ibretli safhalarıyla, en çok düşündürücü ve öğüt alıcı yönleriyle nakletmektedir. Kıssanın tekrarında değişik cümlele­rin, farklı kelimelerin ve başka başka safhaların kullanılması, farklı hü­kümleri, değişik öğütleri ve yol gösterici metotları ortaya koymak içindir.

Konuya bu açıdan baktığımızda Musa Peygamber ile Firʹavn kıssa­sından alınacak öğüt ve ibretleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Musa ve Hârun Peygamberler Allahʹın varlığına, birliğine, kudre­tinin benzersizliğine ve sınırsızlığına delâlet eden açık belgelerle ve sus­turucu mu’cizelerle işe başlamışlardır. Zira o devirde sihirbaz ve büyücü­lere fazlasıyla ilgi gösterilir, onlar toplumun en seçkin insanları kabul edi­lirdi. Hakkın karşısına çıkacak sihir ve büyüyü boşa çıkartmak gerekliydi. Bu da birtakım muʹcizeler izhâr etmekle mümkün olabilirdi. Böylece Mu­sa’nın (A. S. ) haklı bir davayla geldiğini isbat edecek; sihir, gözboyamadan ibaret olduğu için sabun köpüğü gibi sönüp gidecek; mu’cizenin gözboyama olmadığı, sadece gerçeği yansıttığı anlaşılacaktı.

2- İlâhlık sevdasıyla halkını iyice köleleştiren ve İsrâiloğulları’na ikinci, hattâ üçüncü sınıf vatandaş muamelesini lâyık gören Fir’avn’ın ve çevresindeki devlet ileri gelenlerinin imâna gelmesi, bütün Mısır halkının imân etmesini sağlayacağından, Musa ile kardeşi Hârun (A. S. ) önce bun­ları irşâtla ve Hakkʹa dâvetle işe başladılar.

Mekke’de ise, durum çok farklıydı; ora halkını köleleştiren bir Firʹavn yoktu. Bununla beraber nefisleri Fir’avn nefsine benzerlik gösteren bir­çok kabile reisleri ve zenginler vardı. Bununla beraber, güçlü bir kabileye mensup olan Hz. Muhammed (A. S. ), aldığı emir uyarınca, önce kendi ya­kınlarının ileri gelenlerini ve Kureyş ulularını imâna dâvetle işe başladı. Sonuç alamayınca, merkezi bırakıp çevreyi irşada çalıştı. Çünkü Allahʹın en son mesajı olan İslâmiyet, Mekkeli azgınların birtakım menfaatlarını ze­deliyor, aşırılıklarının önüne bir set koyuyordu. O bakımdan İslâmiyet on­ların istedikleri gibi yaşamalarına tam bir engel kabul ediliyor, ne paha­sına olursa olsun bu engel kuvvet bulmasını istemiyorlardı. İşte fırtına­nın asıl sebeplerinden biri bu idi. Onun için Resûlüllah’ın (A. S. ) karşısına ilk çıkanlar, tuğyan edip hakkı susturmaya çalışanlar bunlar olmuştu. Bu bakımdan da Fir’avn kıssasıyla bir benzerlik arzetmektedir.

4- Hakkı yalanlamak, onu kabul etmekten daha kolay gelmişti. Onun için Fir’avn ve çevresi, akıl ve mantıklarıyla değil, duygularıyla ortaya çı­kıp Musa ve kardeşi Harunʹu (A. S. ) susturmak istemişlerdi. Musa Pey­gamberin (A. S. ) ortaya koyduğu mu’cizeye bir çırpıda sihir deyip işin için­den çıkmayı ve onu sihirbazlarla karşılaştırıp tesirsiz hale getirmeyi, halkın gözünden ve gönlünden düşürmeyi uygun bulmuşlardı.

Mekke ileri gelenleri de aynı kolay yolu ve yöntemi tercih etmiş, Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in getirdiği İlâhî âyetlere ve susturucu mu’cizelere sihir ve büyü demişlerdi. Böylece tarih bir daha tekerrür etmeye başlamıştı.

5- Sihir ve büyü, hakikatı değiştirmez. Sihirbazla büyücü asla felâh bulmaz. Çünkü bu ikisi de ruhî birtakım tesirlerle gözleri boyamakta ve yine ruhî bir faaliyetle karşısındakileri bir süre mânevî tesir altına alabilmekteler. Mu’cize ise, ortadan sebep ve illetleri, câri kanunları iptal eder, sebepsiz ve illetsiz harikulâde bir olayla ortaya çıkar. Bu, yukarıda da be­lirttiğimiz gibi, ne göz boyamadır, ne de mânevî tesir meydana getirip ruh­lar üzerinde geçici bir baskı oluşturmaktadır; bütünüyle İlâhî kudreti yan­sıtmakta ve ortaya çıkan olayın beşer kudretinin ötesinde bulunduğunu göstermektedir. Aynı zamanda mu’cizeyle, sebepler zinciri bir ara orta­dan kaldırılmakta, böylece bu İlâhî tecelli Allah’a imânı, güzel ahlâkı, fa­zîlet ve hakseverliği telkîn etmektedir. Sihir ve büyüde ise, ahlâk, fazîlet ve imânın yeri yoktur. O bakımdan mu’cizeyle sihir arasında hem mahiyet, hem gaye, hem de netice bakımından büyük farklar söz konusudur.

6- Tahttan düşme, zalimce bir idareyi elden kaçırma gibi birtakım endişelerin doğması, hakkı kabule engel olmaktadır. O bakımdan insanı lâyık olduğu şerefli düzeye getiren, kula kul olma zilletinden kurtaran, in­sanca yaşamayı öğretip emreden, sadece Allah’a ibâdet etmeyi insana yakıştıran hak dini, bu doğrultuda olmayan bir kralın veya kabile reisinin, ya da zengin azgının benimsemesi pek düşünülemez. Nitekim Firʹavnʹın Musaʹya (A. S. ) karşı bütün gazap ve nefretiyle çıkmasının; Ebû Cehl ve avanesinin bütün azgınlık ve küstahlıklarıyla Hz. Muhammed’i (A. S. ) tesir­siz hale getirmeye çalışmalarının altında belirttiğimiz nefsanî arzu ve duy­gular yatmaktadır.

Kur’ânʹın beyânına göre, Firʹavn ve avanesi, Musa ile Hârun Peygam­berlerin, Mısırʹda yeni bir sistem ve idare getirip baş olmak istediklerini düşünerek onlardan ürkmüş ve bu yüzden vücutlarını ortadan kaldırmayı bile düşünmüşlerdi. Mekke’de Ebû Cehl ve arkadaşları da buna benzer birtakım endişeler izhar ederek Hz. Muhammedʹin (A. S. ) vücudunu ortadan kaldırmayı plânlamışlardı. Böylece insanoğlunun makam ve saltanata olan tutkusu, onu hak yolundan bile çekip almakta, zulüm ve işkencede bulun­masını mubah saydırmaktadır.

7- Ataların yolunda yürümek ve onların inanç, adet ve gelenekleri­ne bağlı kalıp yaşamak, insanların çoğu konularda muhafazakâr bir ruha sâhip bulunduklarını gösterir. O nedenle bir ülkede köklü bir inkılâp yap­mak çok zordur; her şeyden önce yılların mücadelesini gerektirir. Musa Peygamberin (A. S. ) Mısır’daki mücadelesi ve Fir’avn’ın, İsrâiloğulları’ndan yeni doğan her erkek çocuğu imha kararı, yapılacak inkılâbın ne kadar zor aşamalardan geçeceğinin açık delillerinden biridir. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Mekke’de uğradığı haksızlık, işkence ve iftiraların aralıksız devamı; mü’minlerden iki önemli grubun kendi öz yurtlarını terkedip Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmaları, İslâm’ın yapmak istediği büyük inkılâbın tabii neticeleridir.

8- Her şeye rağmen hakkı savunanların, Allah yolunda Resûlüllah’­ın (A. S. ) yöntemiyle hizmet edenlerin eninde, sonunda başarıya erişecek­lerinde şüphe yoktur. Zira hak üstündür ve sırası gelince bu üstünlüğü izhâr eder. Nitekim hak olan Musa Peygamberin (A. S. ) muʹcizelerinin, bâ­tıl olan sihir ve büyücülüğü alt etmesi bunun misallerinden biridir. Sonra da zenginler ve ileri gelenler tarafından hor ve hakir edilen, önemsenmiyen, değer verilmeyen zavallı köle ve fakirlerin imân ve İslâm aşkı ve ru­huyla güçlenip Mekkeʹyi fethetmeleri, hakkın zaferinin en parlak örnek­lerinden biridir. Suçlu, azılı günahkârlar; inatçı putperestler hoşlanmasa bile Allah mutlaka hakkı hedefine ulaştırır.

9- Peygambere, Allah’tan getirdiği dine, önce daha çok zayıflar, fa­kirler ve köleler inanır. Musa (A. S. ) devrinde de, Hz. Muhammed (A. S. ) za­manında da bu hep böyle olmuştur. Cenâb-ı Hak, küçümsenip itilen bu in­sanları imân devletiyle şereflendirerek, mal ve makam azizliğinden başka bir azizlik tanımayan gözü dönmüş maddecileri alaşağı etmiştir.

10- İmân edip Allahʹın dinine sâhip çıkanları, unutmayalım ki büyük tehlikeler beklemektedir. Zira nîmetin büyüklüğü kendine orantılı külfet­leri beraberinde getirir. O halde bir fâni için en büyük saadet olan, Allahʹa dosdoğru imân ve o temel üzerinde işlenen amel-i sâlih, elbetteki külfet­siz ve meşakkatsiz vücut bulmaz. Onun için o yüksek nîmete erişince, Al­lahʹa güvenip dayanmak, Oʹna karşı tam teslimiyet ve mahviyet içinde bu­lunup kulluk görevini yerine getirmek şarttır. Aksi halde nîmetin zevkini almadan onu kaybetme tehlikesiyle karşılaşmak mukadder olabilir. Musa Peygamberin, (A. S. ) imân eden arkadaşlarına tevekkül ve teslimiyet telkîn etmesinin sebeplerinden biri işte budur. Dolayısıyla Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimizin yolunda yürüyenlere ölçü, model ve kıstas veriliyor.

11- Küfrün ve onu savunanların fitne ve saldırılarına maruz kalma­mak ve onların şerrinden kurtulabilmek için de duânın yeri ve önemi el­betteki çok büyüktür. Musa (A. S. )ın arkadaşları bu yolda duâ etmişlerdi. Cenâb-ı Hak onların duâsını kabul buyurdu da Kızıldeniz onlara açılıp yol verdi, imha etmek için takibe koyulan Fir’avn ve askerleri ise, boğulup im­hâ edildi.

Çünkü o ortamda İsrâiloğullarıʹnın Mısır’ı terkedip başka bir ülkeye hicret etmeleri zorunlu bir noktaya gelip dayanmış ve Allahʹtan başka da yardımcıları kalmamıştı. Allahʹa olan güvenleri tamdı; Musa Peygamberin öncülüğüyle yola çıktıklarında duâ ve niyazda bulundular, Fir’avn ve avanesinin şerrinden Oʹna sığındılar. Böylece İsrâîloğulları, imân doğrultusun­da beşer için ayrılan imkân sınırına gelip dayanmışlar ve Allah’ın yardımı­nı dilemişlerdi. Sonuç belli..

Kur’ân, tarihî bir olayın ibretli safhalarını naklederken, Muhammed (A. S. )ın yolunda ve izinde kendini hak dine verenlere en güzel misal ve kıstası veriyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Oʹnun yo­lunda ve izinde yürüyenler teselli edilerek tarihin tekerrür edeceği hatırla­tıldı ve Musa (A. S. ) ile Firaʹvn kıssası misal verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, müʹminleri imhaya niyetlenen Fir’avnʹın şerrin­den korunabilmek için herkesin kendi evini bir mâbet kılıp kıblesini belir­leyerek ibâdet etmesi, toplu halde biraraya gelerek şüpheleri büyütme­meleri emredildiğinden söz ediliyor ve Firʹavn ile avanesinin imânından ümidini kesen Musa Peygamberʹin (A. S. ) Allah’a el kaldırıp bedduâ ettiği­ne dikkatler çekiliyor. Sonra da yapılan duâların kabul edildiği belirtilerek bâtılın ve başvurduğu azgınlık ve tuğyanın yakında başaşağı geleceği ha­ber veriliyor. Denizde boğulacak Firʹavnʹın cesedinin kıyıya yüksekçe bir yere atılacağı ve bunun bir ibret belgesi anlamında kalacağı açıklanıyor.