MEÂLİ:
75- Onlardan kimi de, «eğer Allah bize kendi geniş nîmetinden verirse, elbette zekât ve sadaka verir ve sâlihler (iyi-yararlı kişiler)den oluruz» diyerek Allahʹa karşı söz vermişlerdi.
76- Ne vakit ki, Allah onlara geniş nîmetinden verdi, onunla cimrilik edip yüzçevirdiler; zaten onlar dönek kimselerdir.
77- Allah’a karşı verdikleri sözü yerine getirmedikleri, vaʹdlerini tutmadıkları ve yalan söyledikleri için Allah da kendisine kavuşacakları güne kadar, yaptıklarını kendi kalblerinde nifâka çeviriverdi.
78- Bilmediler mi ki, Allah onların sırlarını da, gizli toplantı ve fısıltılarını da bilir. Allah şüphesiz gaybleri de yeterince bilendir.
79- Müʹminlerden, sadakalar hususunda, zekâttan başka bir de arzu ve istekle bağışta bulunanlara dil uzatanları ve ancak o didinerek ele geçirdiklerini tasadduk edenleri alaya alanları, Allah alaya alıp rezîl eder ve onlar için elem verici bir azâp vardır.
80- Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (farketmez). Onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen, Allah elbette onları bağışlamıyacaktır. Bu böyledir; çünkü onlar Allah ve Peygamberini inkâr ettiler. Allah ise hak yolundan çıkmış ahlâksızları doğru yola eriştirmez.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbasʹdan (R. A. ) yapılan rivâyete göre, Hâtib b. Ebî Beltaa’nın Şam’dan gelecek olan ticarî malı gecikince, Ansarın bulunduğu bir mecliste, «Malım sâlimen gelip elime ulaşırsa, and olsun ki ondan tasaddukta bulunup hısımlarımı gözeteceğim» diyerek yemin etmişti. Malı gelip eline ulaşınca Allah adına yaptığı yeminini yerine getirmedi, mala karşı olan hırsı üstün geldi. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Kurtubî Tefsiri: 8/209 - Mefatihü’l-gayb: 4/699)
Tabiînden Dahhakʹa göre, bu âyetler münafıklardan Nebtel b. Hâris, Ced b. Kays ve Muattıb b. Kuşayr hakkında inmiştir. (Kurtubî Tefsiri: 8/210)
Klâsik tefsirlerin bir kısmında ilgili âyetlerin Ansardan Sa’lebe b. Hâtib hakkında indiğini, el-Bağavî, İbn Cerîr et-Taberî ve İbn Ebî Hâtimʹin rivâyetine dayanarak naklederlerse de, yapılan ciddi araştırmalara ve İslâm’ın genel kaide ve esaslarına göre, bu husustaki rivâyetin sahîh olmadığı anlaşılmıştır. Nitekim İbn Hacer el-Askalânî de, Sa’lebe ile ilgili rivâyetin sahîh olduğunu sanmadığını belirtmiş ve onun Bedrî, yani Bedir savaşına katılanlardan olup olmadığı hakkındaki rivâyetlerin de farklı bulunduğunu söylemiştir. (el-İsâbe fi-Temyîzi’s-Sahabe/Sa’lebî maddesi)
İbn Hacer tesbitini şöyle bağlıyor: «Şayet Saʹlebe’nin Bedir ehlinden olduğu doğruysa, Allah bu savaşa katılan mü’minlerin hepsini mağfiretine eriştirip bağışlamıştır. »
Ayrıca İmam Kurtubî de Ebû Ömer’den naklen Sa’lebe ile ilgili rivâyetin gayr-i sahîh olduğunu belirtmiştir. (Kurtubî Tefsîri: 8/210)
Az yukarıda da temas ettiğimiz gibi, Sa’lebe olayının ölçü ve taşıdığı hüküm, İslâm’ın genel kaidesine uymamaktadır. Günah işledikten sonra Hz. Peygamberʹe (A. S. ) gelip özür dileyen ve pişmanlık duyduğunu söyleyerek Allah’a yönelen, tevbe ve istiğfarda bulunan hiçbir mü’minin reddedildiği görülmemiştir. Allah daha iyisini bilir.
Ebû Mes’ûd el-Bedrî (R. A. ) diyor ki: «Zekât hakkındaki âyet inince, herbirimiz sadaka olarak vereceğimizi sırtımızda taşıyorduk. Bir adam geldi, çok çok tasaddukta bulundu. Münafıklar, bu gösteriş için öyle yapıyor, dediler. Bir başka adam gelip bir sa’ (yaklaşık 3. 334 kg. ) sadaka verdi. Münafıklar bu defa, Allah bir saʹ sadaka almaktan müstağnidir, dediler. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. » (Buharî - Müslim)
İLGİLİ HADÎSLER
Münafıkın alâmeti üçtür:
1- Konuştuğu zaman yalan söyler.
2- Söz verdiğinde yerine getirmez.
3- Kendisine bir (şey) emanet bırakıldığında hıyânet eder. (Buharî/şehadet: 28 - Müslim/imân: 107, 109 - Tirmizî/imân: 14)
Dört haslet kimde bulunursa, o katıksız bir münafıktır. Kimde de ondan bir haslet bulunursa, onda da nifaktan bir haslet mevcuttur:
1- Konuştuğu zaman yalan söyler.
2- Söz verip ahitleştiğinde (yan çizip) hıyânet eder.
3- Vaʹdettiğinde onu yerine getirmez.
4- Tartışıp dâvacı veya davalı olduğu zaman hakkı çiğner, adâletten sapar. (Buharî/imân: 24, mezalim: 17, cizye: 17 - Müslim/imân: 106 - Tirmizi/ imân: 14 - Nesâî/imân: 20 - Ahmed: 2/189, 198, 200)
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, sadaka konusuna ashabını teşvîk edince, Abdurrahman b. Avf (R. A. ) 4000 dirhem alıp Peygamber’e (A. S. ) geldi ve şöyle dedi: «Ya Resûlellah! 8000 dirhemim var, 4000ʹni Allah yolunda harcanmak üzere getirdim, 4000ʹni de aile efradıma alıkoydum! » Onun bu cömertliği karşısında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz duygulandı ve onun için duâ ederek şöyle dilekte bulundu: «Allah, Abdurrahman’ın malını mübarek kılsın, feyiz ve bereketini artırsın! »
Sonra Ansar’dan Ebû Akîl bir sâʹ (yaklaşık 3334 gr. ) hurma getirerek, «Ya Resûlellah! bu gece bir adamın hurmalığını sulamama karşılık iki sâʹ hurma ücret aldım. Bir sâ’ını çocuklarıma alıkoydum, birini de Allah yolunda sarfedilmek üzere getirdim » dedi. Peygamber (A. S. ) o bir sâ’ hurmanın da diğer sadaka olarak getirilen hurmalar üzerine konulmasını emretti.
Münafıklar, Abdurrahman’ın verdiği sadakayı riya (gösteriş) olarak vasıflandırırken, Ebû Ubeydʹin bir sâ’ hurmasına Allahʹın muhtaç olmadığını kendi aralarında fısıldaştılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl/ilgili âyet)
İbn Ömer (R. A. ) anlatıyor:
Münafıkların elebaşlarından Abdullah b. Ubey b. Selûl öldüğünde, gerçek mü’min olan oğlu kalkıp Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e geldi; babasının cenaze namazını kıldırmasını istirham etti. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (A. S. ) Abdullahʹın namazını kılmak üzere kalkınca Hz. Ömer (R. A. ), Oʹnun eteğini tutarak, «Ya Resûlellah! o münafığın cenaze namazını kılmak istiyorsun, oysa Allah seni bundan men’etmiştir» diyerek gitmemesini arzu etti. Peygamber (A. S. ), Ömer’e, «Rabbim men’etmedi, sadece onlar için istiğfarda bulunup bulunmamamda beni serbest bıraktı: «Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (farketmez). Onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen, Allah elbette onları bağışlamıyacaktır. Ben onlar için yetmişten fazla istiğfarda bulunacağım» buyurdu. Ömer (R. A. ), «ama o münafıktır» diyerek namazını kılmaması için ısrar etti. Buna rağmen Peygamber (A. S. ) onun cenaze namazını kıldı. Bu olaydan hemen sonra Tevbe sûresi 84. âyet indi: «Ve onlardan ölenin namazını kesinlikle kılma, kabri başında (duâ ve istiğfar için) durma. Çünkü onlar gerçekten Allah ve Peygamberini inkâr edip fâsik olarak can verdiler. » (Buharî/cenâiz: 22, libas: 8 - Tirmizî/tefsîr: 9. 13, daavat: 14 - Nesâi/ cenâiz: 40 - Ahmed: 2/18)
Diğer bir rivâyette, Abdullah b. Ubey’in oğlu, ayrıca babasına kefen olmak üzere Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin gömleğini de talep etmişti..
ÇOK MAL DİNDARLIĞI BOZAR MI?
«Ne vakit ki, Allah onlara geniş nîmetinden verdi, onunla cimrilik edip yüzçevirdiler; zaten onlar dönek kimselerdir. »
Bu, genel bir kaide değildir; her zaman birçok istisnaları vardır. Ancak dini özüyle, mana ve hikmetiyle kalbine ve dimağına yerleştiremiyen zayıf inançlı kişilerin, umdukları veya ummadıkları nimetlere kavuşunca ahlâklarını değiştirdikleri görülmüştür ve görülmektedir. Mal ve makamın o gibilerin itikat ve ibâdetinde ya gevşeme, ya da geniş çapta bir sarsıntı meydana getirdiği vakidir. Zengin olduğu takdirde şer yoluna girip nefsinin arzuları doğrultusunda istediği gibi harcama yapacağını hayal edenler eksik değildirler. Ama asıl mesele zengin olunca takınılacak tavır ve taşınılacak niyettir. Kimi büsbütün azar, âyette sözü edilen münafıklar gibi; kimi de daha iyi bir insan olmaya çalışır. Nîmetin şükrünü yerine getirmek için çırpınıp duranlar da eksik değildir.
Kur’ân-ı Kerîmʹin deyimiyle, mal ve çocuk insan için çetin birer imtihandır. Başarılı olanlar elbette ki Allah’ın sevgisine lâyık bir düzeye gelmesini bilenlerdir.
İlgili âyetle, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin feyzini, Kur’ânʹın lâhutî ışığını, İslâm’ın özünü ve mayasını yeterince kalblerine ve ruhlarına sindiremiyen zayıf irâdeli ve kaypak karakterli münafıkların, «Eğer Allah bize kendi geniş nîmetinden verirse, herhalde zekât ve sadaka verir ve salihler (iyi yararlı kişiler)den oluruz» diyerek Allahʹa karşı söz verdikleri hatırlatılarak, nîmete erişince bu sözlerini yerine getirmeyip aşırı cimrilik duyguları kabaran münafıklar misal olarak gösteriliyor. Dikkat edilmediği takdirde mal ve makamın insanı kötü bir sonuca sürükleyeceğine işâretle bu hususta madde ile mâna, dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprünün oluşmasının gereğine işâret ediliyor.
Bu bakımdan ikinci halîfe Hz, Ömer (R. A. ), İslâm’ın ticaret ahlâk ve kurallarını bilmeyen kişileri ticaretten men’ederek âyetin ruhuna uymaya ve delâlet ettiği hükmü uygulamaya özen göstermiştir.
MADDECİLER, ZEKÂT VERENLERİ GERİ ZEKÂLILIKLA SUÇLARLAR
«Müʹminlerden, sadakalar hususunda, zekâttan başka bir de arzu ve istekle bağışta bulunanlara dil uzatanları »
Zira maddecilere, diğer bir deyimle materyalistlere göre, her türlü varlığın temel formları, zaman ve mekândır. Zaman dışı bir varlık onlara göre, ne kadar saçma ise, mekân dışı bir varlık da o kadar saçmadır.
Yine maddeciler, bu temel prensipten hareketle, dünyanın insandan önce var olduğuna ve ondan sonra da var olmakta devam edeceğine inanırlar. Kâinatı mutlak kudretiyle yaratıp denge ve düzende tutan Allahʹı kabul etmedikleri gibi, âhireti de kabul etmezler. Temel felsefe ve düşünce bu olunca, onlara göre, Allah için yardımda bulunmak, âhiret diye ikinci bir hayatı hayal ederek sadaka ve zekât vermek, geri zekâlı olmanın belirtisidir.
Sonuç olarak, materyalistler derler ki:
«Bu düşüncelerden çıkan sonuç şudur ki: Allah fikrinin, kâinatın yaratıcısı olan bir «saf ruh» fikrinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü mekân ve zaman dışında bir tanrının mevcut olması imkânı yoktur. » (Sosyalist Felsefenin Temel Prensipleri: 68 - Sosyal Yayınları)
Onların temel düşünce ve inancı bu olunca, imân, ahlâk, fazîlet, iyi insan olma, yardımda bulunma gibi dinî ve İnsanî hasletler anlamsız kalır.
Münafıklar, imânla küfür (inançla inkâr) arasında bocaladıkları için zekât ve sadaka verenlerle alay edecek kadar maddeci düşünceye kaymışlardır. Sebebi, inançsızlıktır. Dönüş yapmadıkları ve böylesine sakat bir düşünce ve inanç üzere öldükleri takdirde, onlar için duâ ve istiğfarın Allah tarafından hiçbir suretle ve hiçbir ağızdan kabul edilmiyeceği kesindir. Zira Allah, ancak kendisine imân edip yaratılış hikmet ve amacını bilen, hayatını ona göre düzene sokan kullarına ikinci hayatın yüksek nîmetlerini hazırlamıştır. İkinci hayata ve oradaki sonsuz saadete inanmayana neden o saadet verilsin? Allahʹı ve Peygamberini inkâr ettikleri halde hiçbir uyarıya kulak vermeyip inkâr ve tuğyanda ısrar edenleri Allah doğru yola eriştirmez. Oʹnun hidâyeti, ona lâyık olanlara yönelir, kendini o hidâyet sınırına ulaşmaya itip bütün gayretini kullanan kimselerin kalblerini hidayete açar. Nitekim 80. âyetin son kısmında, «Allah ise, hak yolundan çıkmış ahlâksızları doğru yola eriştirmez» buyurularak, İlâhî hidâyetin kimlere tecelli edeceğine, kimlere etmiyeceğine işârette bulunulmuştur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle maddeci münafıkların nîmete erişince sözlerini yerine getirmedikleri, maddeyi Allah’a tercîh ettikleri belirtildi. Ayrıca gönül hoşnutluğuyla zekâtlarını ve onun da ötesinde sadaka verenleri alaya aldıkları, onları bir bakıma aptallıkla suçladıkları açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, münafıkların bir başka dönekliği konu ediliyor: Barış günlerinde, bir savaş çıkacak olursa canla-başla savaşacaklarını, gerekirse mallarıyla savaşa katılacaklarını söyleyen münafıkların, Tebûk seferi başlayınca evlerinde kadınlarla beraber oturmayı tercîh ettikleri bildiriliyor. Onların aksine mallarıyla ve canlarıyla Tebûk seferine katılan gerçek müʹminler övülüyor ve bunlar için hazırlanan yüksek ve sonsuz nîmetler müjdeleniyor. Böylece gerçek imânın paha biçilmez bir cevher olduğuna, inkâr ve nifakın ise, Allah katında hiçbir değer taşımadığına, üstelik gazap ve azâpla noktalanacağına işâret ediliyor.