MEÂLİ:
71- Görmediler mi ki, biz (kudret) ellerimizin imalâtı olan davarları yarattık; böylece onlar buna sâhip bulunuyorlar.
72- Onları kendilerine boyun eğer kıldık da bir kısmı binekleridir, bir kısmının da etini yemektedirler.
73- Kendileri için onlarda birtakım yararlar ve içecekler de vardır. Artık şükretmezler mi?
74- Yardım olunurlar (kendilerine imdad olunur) diye, tutup Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
75- Halbuki o ilâhların, onlara yardımda bulunmaya güçleri yetmez; onlar ise, o ilâhlar için hazır (koruyucu) askerlerdir.
76- Sakın onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki, biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz.
77- İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi? Buna rağmen bir de bakarsın ki o, (bize karşı) açık bir hasım.
78- Kendi yaratılışını unuttu da «çürüdüğü halde bu kemikleri kim yaratabilir? » diyerek bize misâl vermeye kalkıştı.
79- De ki, onu ilk yaratıp meydana getiren diriltecektir. O, yaratışın, yaratılışın her özelliğini bilendir.
80- O ki, size yeşil ağaçtan ateş meydana getirdi. Siz de o ateşten yakıp duruyorsunuz.
81- Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini (veya tıpkısını) yaratmaya kudreti yetmez mi? Elbette yeter. O her şeyi yaratandır, bilendir.
82- O, bir şeyi (var kılmayı) dileyince, O’nun emri sadece «ol! » demesidir, o şey hemen oluverir.
83- Her şeyin mülkü (mukadderat ve tasarrufu) elinde olan (Allah) çok yücedir, çok münezzehtir ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz.
NÎMETTE İLÂHÎ DAMGAYI GÖREBİLMEK
«Görmediler mi ki, biz (kudret) ellerimizin imalâtı olan davarları yarattık; böylece onlar buna sâhip bulunuyorlar. »
Kur’ân-ı Kerîm’in kelime konum ve dizimi; taşıdığı yüksek mâna ve hikmeti; cihanşümul hükümleri bakımından da insan gücünü çok aştığı belirtildikten sonra, onu indiren Cenâb-ı Hakkʹın üstün kudretinin damgasını, benzersiz sanatının izlerini taşıyan nîmetlerden bir kısmına yer verilerek insan aklına hem ışık tutuluyor, hem de İlmî araştırma yapmasına dayanak olacak malzeme veriliyor. Şöyle ki:
Vasıtasız, vekâletsiz ve ortaksız; örnek ve modelsiz yaratılan davarlardan her biri insanlardan yana birçok yararları beraberinde taşıyarak var kılınmıştır. Evcil tabiatlı yaratılmaları, yani kısa sürede eğitilip evcilleştirilmeleri, İlâhî plân gereğidir. Bunun için tek ve çift tırnaklı evcil hayvanlardan kimi binek olarak kullanılmaya; kimi de etinden, yününden, kılından, sütünden, derisinden ve sakatatından yararlanılmaya elverişli özelliktedir.
İlâhî imalâtın verdiği bu çok faydalı nîmetlerin yerini başka bir nîmet dolduramamaktadır. Öyle ki, sentetik kumaş her zaman yün karşısında, sun’i deri hayvan derisi yanında çok basit ve sönük kalır. O bakımdan yünün, pamuğun ve ketenin yerini dolduracak ve onların sağladığı faydaları sağlayacak maddeler yoktur.
Şüphesiz davarlardan her birinin insan hayatına, beslenmesine, sağlığına ve ekonomik yapısına sağladığı fayda tartışma kabul etmiyecek kadar kesindir. Cenâb-ı Hakk’ın bu nîmetler üzerindeki damgasını görüp de şükretmemek mümkün müdür? Cenâb-ı Hak bu incelikleri hatırlatarak insanları, özellikle imân edenleri şu sözleriyle şükretmeye dâvet ediyor: «Onları kendilerine boyun eğer kıldık da bir kısmı bineklerdir, bir kısmının da etini yemektedirler.. Kendileri için onlarda birtakım yararlar ve içecekler de vardır. Artık şükretmezler mi? »
O halde bütün nîmetler Allah’ın tükenmiyen hazinelerinden köpürüp taşmakta ve hepsi de insana yönelmektedir. Davarın sütü, eti, derisi ve diğer kısımları bütünüyle insanın istifadesine uygun özellikte yaratılmıştır. O halde bunca nimetlerle hayatımızı sürdürürken, o nimetleri veren Yüce Kudretʹin plân ve proğramına göre hareket etmemiz gerekmektedir. Aksine bir yol izlemek, nankörlük ve saygısızlık olmaz mı?
İNSANLARIN KORUMASINA MUHTAÇ OLAN SAHTE İLÂHLAR
«Yardım olunurlar (kendilerine imdad olunur) diye, tutup Allahʹtan başka ilâhlar edindiler. Halbuki o ilâhların onlara yardımda bulunmaya güçleri yetmez; onlar ise, o ilâhlar için hazır (koruyucu) askerlerdir. »
İlâhî kudreti yansıtan evcil hayvanlardan bir kısmının insanların menfaatine sunduğu nîmetlere dikkatler çekildikten ve o yegâne kudret sâhibi olan Allah’ın her birini kendi sanat fırçasıyla şekillendirip insanların hizmetine verdiği belirtildikten sonra aklını, idrâk ve irâdesini bu doğrultuda kullanmayan inkârcı maddecilere, sapık müşriklere ışık tutuluyor; iyice düşünüp sonuç çıkarmaları hatırlatılıyor.
Cenâb-ı Hak hiçbir zaman korunmaya, yardıma, desteğe, ortağa ve vekîle muhtaç değildir. Mülk bütünüyle Oʹna aittir, her şey üzerinde mutlak tasarrufa ancak O sâhiptir. Putlar, canlı-cansız sahte ilâhlar ise, sonradan yaratılan, var kılınan cisimlerdir; ustaya, yardımcıya, emeğe, korunmaya her an muhtaçtırlar.
Böylece kendini korumaya kudreti olmayan, tapıldığı zaman yarar, tapılmadığı zaman zarar veremiyen cisimleri ilâh edinmek selîm aklın, sağ duyunun kabul edebileceği bir düşünce, bir inanç değildir. İlgili 74-76. âyetlerle akıl sahiplerine sesleniliyor ve çok aziz, şerefli yaratılan insanoğlunun kendinden aşağı varlıklara tapınmasının, insanlığa büyük hakaret sayılacağı dolaylı şekilde hatırlatılıyor.
NUTFEDEN İNSAN YARATMAK
«İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi? Buna rağmen bir de bakarsın ki o, (bize karşı) açık bir hasım. »
Allah’ın varlığına ve birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden belgeler o kadar çoktur ki, onları saymakla bitiremeyiz. Daha doğrusu kâinat hem bütün olarak, hem de parça olarak Oʹnun kudretinin izini taşımakta ve varlığına şehadet etmektedir. İnsanın, canlılık vasfı taşıyan spermadan yaratılması, sadece o belgelerden biridir.
Nitekim Allahʹın varlığını inkâr eden ünlü filozof Sir Kari Popperʹe, Nobel Armağanı kazanan ünlü beyin uzmanı Edwardʹın verdiği cevap çok dikkat çekicidir: «Ben insan beynindeki milyonlarca sinir hücresinin birbiriyle bağlantılarını görünce imân etmekten başka çare bulamıyorum. Oysa felsefenin bu kompleks yapıdan haberi yoktur. Onun için felsefe gelişigüzel iddialar ortaya atar. »
Gelelim ana rahmine (dölyatağına) giren spermaya: Yumurta ile birleşince, beyin dahil insanın bütün özelliklerini, inceliklerini, düşünce ve duygularını kendinde taşır. Tıpkı bitkinin bütün özelliklerini kendinde taşıyan tohum gibi.. Spermanın yumurtayla birleşip bölünmeye başlamasıyla oluşan cenini ve ait olduğu ruhu ona yerleştirmek suretiyle insan denilen mükemmel canlıyı var kılan Yüce Kudret, öldürdükten sonra insanı yaratamaz mı?
Hangi uzman veya hangi cihaz on milyar kabloyu hem ayrı ayrı hizmete yöneltir, hem de bunlar arasında bir yanlışlığa meydan vermeksizin devamlı bir irtibat, alış-veriş sağlayabilir?
Bütün bu gerçeklere rağmen ilmini iman desteğinde derinleştirmeyen, aklını gerçeği arayıp bulmakta kullanmayan inkârcı maddeciler, Allahʹı inkâr etmekle kalmazlar, bir de O’na açık hasım kesilip iddialarını sürdürürler. 77. âyetle bu hususa değinilerek bilgi veriliyor.
İLMÎ YÖNÜ
Âyette «nutfe»den söz edilirken, kelime belirsiz olarak getirilmiştir. Gramer kaidesine göre bu, yer aldığı konu ve cümleye göre iki değişik manadan birine veya her ikisine delâlet eder. Birincisi vahdet ifade eder, yani ana rahmine intikal eden milyonlarca spermadan çoğu zaman sadece birisi yumurtalığa girer ve öylece cenin oluşur. İkincisi kesret ifade eder, yani ceninin ana rahminde oluşabilmesi için menide birçok spermanın bulunması gerekir.
Günümüzde bu konu üzerinde yapılan ilmî araştırmalar aynı sonucu vermek suretiyle Kurʹân’ı doğrulamaktadır.
UFALANIP ÇÜRÜYEN KEMİKLER TEKRAR BİRARAYA GELİP OLUŞUR MU?
«Kendi yaratılışını unuttu da «çürüdüğü halde bu kemikleri kim yaratabilir? » diyerek bize misâl vermeye kalkıştı. »
Cenâb-ı Hakkʹın hilkat (yaratma) kanunu kusursuz işlemektedir. Bu konuda hazırladığı proğram aksamadan gerçekleşir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in açıklamasıyla insan tekrar kuyruk sokumundaki küçücük bilyamsı kemikten yaratılır. Tohum nasıl hayatın sırrını kendinde taşıyorsa, yanıp kül olsa bile o kemik ve İnsanî ruh da insan hayatının bütün sır ve özelliklerini, irsî kusur ve meziyetlerini kendilerinde taşırlar. Belli ortam ve şartlar vücut bulup yaratılmalarıyla ilgili kanunlar harekete geçince, insan toprak altından, bitkilerin filizlenip fışkırdığı gibi filizlenir. Çürüyüp çer çöp haline gelen bitkinin tohumu veya kökü veya taşıdığı sporlar onun benzerini bütün özellikleriyle kendilerinde taşıyıp meydana getirdikleri gibi, çürüyüp toprağa karışan et, kan, kemik, sinir ve benzeri şeylerin de bir benzerini bütün özellikleriyle meydana getirecek olan bilyamsı kemik ve İnsanî ruh arasındaki mânevî irtibat da böyledir.
Bitkiyi ilk yaratan Yüce Kudret, onun benzerini bütün özellikleriyle nasıl yaratıyorsa, yani kudreti buna nasıl yetiyorsa, insanı da ilk yaratan O Yüce Kudret, onu öldürdükten sonra bütün özellikleriyle yaratacaktır. Bitkinin benzerini yaratmak O’na göre ne kadar kolaysa, insanın da yaratılması öyle..
YEŞİL AĞAÇTA ATEŞİN MEYDANA GETİRİLMESİ
«O ki, size yeşil ağaçtan ateş meydana getirdi. Siz de o ateşten yakıp durursunuz. »
Ağaçta enerjinin depolandığı; özellikle jeolojik devirlerde toprak altına geçen dev yapılı ağaçların zamanla kömürleşip büyük bir enerji kaynağı oluşturduğu bir gerçektir. İlgili âyetle bu hususa da işâret edilmiş olabilir. Aynı zamanda âyette bir incelik daha söz konusudur; o da «ağaç» anılırken «yeşil» sıfatına yer verilmesidir. Bu, yeryüzünü örten bitki tabakasının durmadan yakıcı madde olan oksijen neşrettiğini; yanma olayının ancak oksijenle gerçekleşebileceğini yansıtmaktadır. Böylece yeşil ağacın birkaç yönden insan hizmetine sevkedildiği ve her yönüyle İlâhî kudret damgasını taşıdığı ortaya çıkmakta ve bunlar O Yüce Kudretin, ölüleri tekrar dirilteceğine delil gösterilmektedir.
Bu konuda ashab-ı kirâmın ünlü âlimlerinden İbn Abbas’ın (R. A. ) şöyle bilgi verdiği rivâyet edilmiştir:
- Arapların çakmak mesabesinde olan Merh ve Afar adında iki ayrı tür ağaçları vardır. Afar, çakmak demiri gibi üstte tutulur, Merh de çakmak taşı gibi altta tutulur. Her iki ağaçtan birer dal kesilip suyu akıtılır ve sonra o iki dal birbirine sürtülerek ateş çıkarılır, yani yanmaları sağlanır.
Kurʹânʹda Yâsîn Sûresi’nin 80. âyetiyle verilen bilgi daha çok bu iki ağaca işârettir; aynı zamanda yeşil olan bütün ağaçları da kapsamına almaktadır. (Geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 15/60- Lübabu’t-te’vîl: 4/13)
GÖKLERİN VE YERİN BENZERİNİN YARATILMASI
«Gökleri ve yeri yaratanın, onların bir benzerini (veya tıpkısını) yaratmaya kudreti yetmez mi? Elbette yeter. O, her şeyi yaratandır, bilendir. »
Cenâb-ı Hak bu âyetle önemli bir husus hakkında bilgi vermektedir: Kıyâmet olayının meydana gelmesiyle, mevcut düzenin bozularak alt-üst olması söz konusudur. Ancak bozulan kâinat düzeninin, düzensizlik içinde kalması elbette düşünülemez. Arkasından yeni bir düzen meydana getirilir ki bu, göklerin ve yerin bir benzeri demektir.
Bundan da anlaşılıyor ki, bozulup parçalanan, ölüp çürüyen, dökülüp çer çöp haline gelen şeylerin, ortam ve şartlar oluşunca benzerleri meydana gelmektedir. Kıyâmet gününde diriltilip kaldırılan insanın bedeni, dünyadaki bedeninin benzeridir, fakat her yönüyle aynı değildir. Çünkü bu ikinci bedende sindirim sistemi bütünüyle farklı ve değişiktir. Aynı zamanda organların ve dolayısıyla bedenin yıpranması söz konusu değildir. Zaten dünyada iken de 60-70 yıllık ömür süresi içinde vücudumuz birkaç defa yemlenmekte; günde milyonlarca hücre ölmekte ve yerlerine yenileri gelmektedir.
Cenâb-ı Hak, ezelde hazırladığı plân gereği, kâinatı bütünlüğü içinde amacına doğru hareket ettirirken, meydana gelecek şeyler ve olaylar için «ol» emri ile tecellide bulunur. Bu, eşyayı veya olayı meydana getirecek sebeplerin oluşup harekete geçmesini sağlar.
Bazı ilim adamlarına göre, «ol emri» muʹcizenin tecellisinde olduğu gibi, sebep ve kanunlar zincirine bağlı olmaksızın tecelli eder ve irâde edilen şey bir anda oluverir. Gerçi bu, Allah’ın sonsuz kudreti dahilindedir; dilerse öyle de olur; ama O’nun koyduğu kanunlar, çizdiği plânlar vardır ve onlar kusursuz şekilde işler ve uygulanır. «Ol emri» belli bir seyir içinde kanun, plân, proğram ve sebeplerle bağlantı kurarak hedefine ulaşır. Buna «sünnetullah» da diyebiliriz.
O halde her şeyin mülk-ü tasarrufunu kudret elinde bulunduran; hiçbir şeyi boşuna ve anlamsız yaratmayan; yarattığı her şeyi belli kanunlara ve sebeplere bağlayıp belirlenmiş hizmetlere sevkeden O çok yüce kudret, her türlü noksanlıktan, ortaktan ve evlât edinmekten pâk ve münezzehtir. Dönüş, eninde sonunda Oʹna olacaktır. Zira her şey Oʹnun kudretinin tezahürüyle vücut bulmuştur ve vakti gelince o kudrete yönelmek zorundadır.
Her şeyin anahtarı O’nun elindedir. Kâinat bütünüyle Oʹnun mülkü ve eseridir. O, kendi mülkünde tek tasarruf sâhibidir. Bizler mevcut nîmet ve imkânlara eğreti olarak sahip bulunuyoruz.
Dönüşümüz Cenâb-ı Hakkʹa olacağına göre, O’nun azamet ve kibriyasına yakışır güzel amellerle, iyilik ve fazîletlerle süslenmiş bir halde dönmemiz gerekmez mi? İşte Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği hatırlatmakta ve aydınlatıcı, yönlendirici öğütler vermektedir.
Yâsîn Sûresiʹne, Hz. Muhammed’in (A. S. ) peygamberliği, and içilip, te’yid ve teʹkid edilerek başlanıldı. Her şeyin mülk-ü tasarrufunu kudret elinde bulunduran Cenâb-ı Hak tesbîh ve tenzîh edilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin tefsîrine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; bize bu çalışmamızda ışık tutan, aydınlatıcı bilgiler veren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve O’na uyan sâlih mü’minlere salât-ü selâmlar olsun.