MEALİ:
69- Allahʹın âyetleri hakkında tartışıp iddialaşanları görmedin mi? Nasıl da (Hak’tan) döndürülüyorlar!
70- Onlar ki Kitabʹı ve Kitapla Peygamberlerimize gönderdiğimizi yalanladılar, ileride (bunun onları nasıl bir sonuca götüreceğini) bileceklerdir.
71-72- Hani boyunlarında demir halkalar, (ayaklarında) zincirler olduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir; sonra ateşte cayır cayır yakılacaklardır.
73-74- Sonra da onlara: «Allah’ı bırakıp koştuğunuz ortaklar nerede? » denilecek. «Onlar uzaklaşıp bizden kayboldular. Zaten biz daha önce de hiçbir şeye ibâdet etmiyorduk» derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
75- Bu (kötü sonuç) sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp böbürlenmenizden ve ölçüyü kaçırıp taşkınlık yapmanızdandır.
76- Haydi, İçinde devamlı kalıcılar olarak Cehennem’in kapılarından girin. Böbürlenip ululuk taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!
77- (Ey Peygamber! ) Sabret. Şüphesiz ki, Allah’ın vaʹdi haktır. Sana vaʹdettiğimizin bir kısmını ya gerçekten sana göstereceğiz veya senin ruhunu alacağız. (Nasılsa) onların dönüşü bize olacaktır.
78- And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana anlattık, bir kısmının kıssasını anlatmadık. Hiçbir Peygamberʹin, Allah’ın izni olmaksızın bir âyet (bir mu’cize veya İlâhî belge) getirmesi (hem mümkün değil, hem de yakışır) olmaz. Allahʹın emri gelince de hak ile yerine getirilir ve işte burada boş ve anlamsız şeylerle uğraşanlar hüsrâna uğrarlar.
ALLAHʹIN ÂYETLERİ ÜZERİNDE BİLGİSİZCE TARTIŞANLAR
«Allah’ın âyetleri hakkında tartışıp iddialaşanları görmedin mi? Nasıl da (Hakʹtan) döndürülüyorlar! »
Allahʹın âyetleri denilince, biri inen Kurʹân âyetleri, diğeri Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden kâinattaki düzenleme ve denge, kurulan sistem ve şaşmayan kanunlar olmak üzere iki şey hatıra gelmektedir.
İndirilen Kur’ân âyetleri üzerinde bilgisizce, inatla tartışan inkârcı maddecilerin, sapık müşriklerin bu tutum ve davranışı hayretle karşılanıyor. Çünkü her şey O’nun kemal-i kudretine delâlet ettiği gibi, Kurʹân’da yer alan her âyet de insan gücünü aşmakta ve mutlak surette bir hikmeti, birkaç hükmü ve hakikati yansıtmaktadır. Böylece sözü edilen her iki ayrı âyetler Allahʹın varlığının başlıca delilleri ve tazeliğini kaybetmeyen belgeleridir. Buna karşın, Allahʹın yokluğuna delâlet eden açık bir delil ve inandırıcı bir belge var mıdır? Güneş’in varlığının delili, nasıl güneşin kendisi ise, Cenâb-ı Hakk’ın varlığının delili de Oʹnun eseri ve kudretinin tezahürü olan kâinatın her parçasıdır.
O halde Allah’ın varlığı ve âyetleri üzerinde tartışabilmek için, önce cehaletten, ön yargıdan, duygusallıktan sıyrılmak ve hakikati arar bir azimle bilimsel açıdan hareket etmek gerekir.
KİTAP VE PEYGAMBERİ YALANLAYANLAR
«Onlar kİ Kitabʹı ve Kitap’la peygamberlerimize gönderdiğimizi yalanladılar, ileride (bunun onları nasıl bir sonuca götüreceğini) bileceklerdir. »
Kur’ân’ı ve Hz. Muhammed’i (A. S. ) yalanlayabilmek, onların kadrini düşürebilmek için ya çok garazkâr, ya da çok câhil olmak gerekir. Zira Kur’ân, hem sözüyle, hem mana ve taşıdığı hükümleriyle insan aklının ürünü olmadığını kesinlikle ortaya koyan üstün bir kudrettir. Tarih boyunca bu İlâhî kitabın karşısına çıkan şartlanmış müşrikler, ünlü edipler, şâirler ve kitap ehlinden sayılan Yahudi ve Hıristiyanlar hep mahcûp olmuşlar ve ortaya attıkları gayr-i ilmî ve gayr-i ciddi iddiaları hep çürümeye mahkûm olmuştur.
On beş asır önce ilme temel teşkil edecek; ilim adamına ışık tutacak, hareket noktasını belirleyecek esasları beraberinde getiren Kur’ân’ı, yirminci asrın son çeyreğinde gelişen ilmî buluşların gerçeği yansıtan kısımları mutlaka doğrulamakta ve onunla birleşmektedir. Bütün bu hakikatler bize neleri öğretmekte veya neleri düşünmemizi ilhâm etmektedir? İnsan kafasından çıkan bir kitabın bu kudrette olamıyacağı, zaman aşımıyla, gelişen ilimle eskiyip tazeliğini kaybedeceği ve bir sürü yanlış hükümlerinin ve konularının ortaya çıkacağı kesindir. İnsan kaleminin mahsulü olan en güçlü eserin bile üzerinden yarım asırlık bir süre geçince gücünü kaybettiğini ve o yüzden rafa kaldırıldığını söylemeye gerek var mıdır?
Tarihte sahneye çıkan ve ilim alanında dâhi kabul edilen Sokrates, Eflatun, Aristo ve İslâm âlimlerinden İbn Sina, İbn Rüşd, Ebû Bekir er-Râzî ve benzeri ilim adamları ve filozoflardan hangisinin görüşleri, fikirleri ve eserleri, gelişen ilmî hamleler ve yeni buluşlar karşısında dimdik ayakta durabilmekte ve hakikatı bulup tesbit eden ilimle tam uyum sağlamaktadır?
Hz. Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olduğunun birçok isbatlayıcı delilleri vardır; ama en başta geleni, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Dünya tarihinde yaptığı en büyük, en kalıcı inkılabı ise, elindeki bu kitabın eseridir.
Aklını duygusunun ve ön yargısının emrine verip kitap ve peygamberi yalancı ve uydurma sayanları, şüphesiz çok kötü bir sonuç beklemekte; dönüş yapmadıkları taktirde, bütün eşyanın hakkına dil uzatmalarından dolayı sonsuz bir azâbı haketmektedirler.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu kötü ve elîm sonuç şöyle tasvîr edilmektedir:
a) Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında prangalar bulunduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir.
Şüphesiz böylesine bir azap, onların dünyada işledikleri kötülüklere denk bir anlam ifade eder.
b) Ateşe atılıp derileri yakılacak ve her defasında yanan deri yenilenecek.
Bu, akıllarını duygularının ve ön yargılarının emrine verip gerçeği görememenin tabii sonucudur. Şüphesiz «akılsız başın cezasını ayaklar çeker» denildiği gibi, aklı kullanmamanın cezasını bütün vücut çeker.
c) Allah’ı bırakıp ilâhlaştırdıkları canlı-cansız putların nerede oldukları sorulacak.
Bu, bilgisizce, garazkârca Hakk’ın karşısına inatla çıkıp dikilmenin ne demek olduğunu hatırlatan bir sorudur. Dünyada yalanı, bâtılı, boş anlamsız şeyleri benimseyip kutsal değerlere sırtını döndürenlerin Âhiret Âlemi’nde de yalan söyleyeceklerinde hiç şüphe yoktur. Kur’ân inkârcı şaşkınların karakter yapısını ortaya koymaktadır.
d) Cezalar genellikle amellerin cinsine göredir. Dünyada haksızlığı sanat edinip şımarıklık içinde geçici nesnelerle böbürlenenlerin Âhiret’te şaşkınlığa uğrayarak zillet ve hakarete uğrayacakları ve sonsuz nîmetlerden mahrûm kalacakları haber verilirken, İlâhî rahmet gereği, inkârcı sapıklar uyarılmaktadır.
e) İnkârcı sapıkların bütün ümitlerini kıracak son emir verilecek: «İçinde ebedî kalıcıları olarak Cehennem’in kapılarından girin» denilecek.
Bu, saadet kapılarının onlara açılmayacağına işârettir. Dünya hayatını küfür ve tuğyan, gurur ve kibirle berbat edenler; Âhiret hayatını kendi irâde ve fiilleriyle, niyet ve düşünceleriyle berbat etmişlerdir. Başkasını kınamaya hiçbir hakları yoktur. Kendi cehennemlerini dünyada iken hazırlayıp beraberlerinde getirmişlerdir. Zira Cenâb-ı Hak kimseye zulmetmez.
PEYGAMBERE VE MÜʹMİNLERE GEREKEN SABRETMEKTİR
«(Ey Peygamber! ) Sabret. Şüphesiz ki Allahʹın vaʹdi haktır. »
Peygamber ve Kur’ân’a şiddetle, inatla, azgınlıkla, küfür ve ahlâksızlıkla karşı çıkanların tavırları, mü’minlerin sabrını taşıracak düzeye gelmiş bulunuyordu. Henüz bir devlet haline gelmeyen; ordusu, teçhizatı, ekonomik gücü bulunmayan Müslümanların göze göz, dişe diş düşünce ve kararıyla karşı koyacak imkânları mevcut değildi. O halde böyle ahvalde sabırsızlık gösterip fiilî mukavemette bulunmak veya karşı saldırıya geçmek İslâmʹa çok zarar getirebilir ve ilerleme hızını uzun süre durdurup mefluç hale sokabilirdi. Zira karşı koyabilmek için önce güçlü, vurucu bir kadro oluşturmak gerekliydi. Aynı zamanda en azından bir şehir devletinin temellerini atmaya zarûret vardı. Bu da o gün için Mekke’de mümkün değildi.
Bunun için ilgili âyetle Allah, peygamberine ve dolayısıyla mü’minlere sabır tavsiye ederken iki önemli hususu açıklamaktadır: Birincisi, sabretmesini bilip İslâm’a hizmet şuuruyla birlik ve beraberlik içinde bulunan mü’minlerin mutlaka başarıya eriştirileceği bir va’d-i İlâhî olarak haber veriliyor. İkincisi, mü’minlerin, Allah ve din düşmanlarıyla mücadelede mevcut ortam ve şartlara göre hareket etmeleri hakkında sağlam bir metoda dikkatleri çekiliyor.
İşte bu bilgi ve metoda uyulduğu içindir ki, on üç yıllık Mekke döneminde Hz. Peygamber ve arkadaşları bir tek put olsun kırmadılar ve onların kutsal saydığı bâtıl şeylere fiilî tecavüzde bulunmadılar; neticeyi sabırla, azimle ve güvenle beklediler.
MÜŞRİKLER HAKKINDA İLÂHÎ TEHDÎD
«Sana vaʹdettiğimizin bir kısmını ya gerçekten sana göstereceğiz veya senin ruhunu alacağız. (Nasılsa) onların dönüşü bize olacaktır. »
Cenâb-ı Hak, İslâmʹa karşı olan Mekkeli müşriklerin amansız ve aralıksız saldırılarının neticesiz kalacağını bazan açık ve bazan da biraz kapalı anlatımlarla sık sık bildirirken gelip geçen peygamber ve ümmetleri misâl veriyor ve hakkın karşısında bâtılın mutlâka hezimete uğrayacağına dikkatleri çekiyor; aynı zamanda bunun, ilâhî sünnetinin gereği olduğuna işârette bulunuyor.
Mekkeli’lerin ve Arap Yarımadası’nın; sonra da çevre ülkelerden bir kısmının İslâmʹın önünde baş eğip dize gelecekleri dolaylı şekilde haber verilirken, bunun bir İlâhî vaʹd olduğuna parmak basılıyor ve Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz vefat etmeden önce bu va’din bir bölümünün gerçekleşeceği bildiriliyor. Nitekim öyle oldu; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vefat etmeden önce Mekke fethedildi ve Arap Yarımadası’na baş eğdirildi. Onun vefatından sonra İslâm kıtalar üzerine yayılmaya başladı.
KURʹÂN’DA KISSALARI GEÇEN PEYGAMBERLER
«And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana anlattık, bir kısmının kıssasını anlatmadık.. »
Kur’ân-ı Kerîm’de 25 peygamberin ismine yer verilmekte ve kıssalarından bazı önemli ve ibretli safhalar anlatılmaktadır. Peygamberlerin hemen hepsi, küfrü, bâtılı ve zulmü inatla savunan kavim ve milletlerle mücadele edip teblîğ ve irşâd hizmetini ortam ve şartların el verdiği ölçüde yerine getirmişlerdir.
Kur’ân’da her kavim ve millete peygamber gönderildiği açıklanırken, daha çok Arap Yarımadası’nda ve Mezopotamyaʹda gelip geçen peygamberlerden ve gönderildikleri kavim ve milletlerden söz edilir. Bunun nedenleri ve hikmetleri üzerinde durduğumuz zaman şu neticeyi çıkarabiliyoruz:
a) Milattan önce Ortaasya, milletlerin, kabile ve aşiretlerin en çok yaşadığı bir bölge idi.
b) Asya ve özellikle kıtada yer alan Mezopotamya geniş ve verimli topraklara, köpüren nîmetlere sahip bulunuyordu.
c) Önemli sayılan medeniyetler daha çok bu kıta üzerinde kurulup gelişmiş; kültür ve sanatın beşiği haline gelmiş ve tarih boyunca o bu özelliğini korumuştur.
Bu nedenlerle Asya Kıta’sının belli kesim ve bölgelerine gönderilen peygamberler ve onları yalancılıkla suçlayan kavim ve milletler, unutulmaz eserler, ibret ve öğüt dolu kalıntılar bırakmışlardır. Amaç, bütün peygamberlerin kıssalarını anlatmak değil, ortada silinmez eserleri olan peygamberlerden bir kısmının mücadelesini misal vermek suretiyle tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini hatırlatmak ve göğüsleri iyice daralan müʹminleri teselli edip inkârcı azgınları uyarmaktır.
İNKÂRCI SAPIKLARIN MU’CİZE İSTEMESİ
«Hiçbir peygamberin, Allahʹın izni olmaksızın bir âyet (bir muʹcize veya İlâhî belge) getirmesi (hem mümkün değil, hem de yakışır) olmaz. »
Hemen her peygamberden bir takım olağanüstü şeyler istenmiş, akla gelmedik mu’cizeler beklenmiştir. Oysa inkâr vâdisinde şartlananların çoğu, istedikleri mu’cize gösterildiğinde yine inanmamış ve peygamberi sihirbazlıkla suçlamıştır. Aynı zamanda İlâhî hükmün inmesini çabuklaştıran azgınlık ve inkârlarını, zulüm ve saldırılarını artırmışlardır.
Mekkeli putperestler de sırf alay olsun diye zaman zaman birtakım mu’cizeler istemekten geri kalmamış; yakıştıracakları sıfat bulamayınca, Hz. Muhammedʹi (A. S. ) acze düşürmek için bu yolu seçmişlerdir. Meselâ Uhud Dağı’nın altın olmasını; Mekke’yi kuşatan dağların kaldırılarak yerlerine ziraate elverişli arazi konulmasını; çevrelerinde güzel ırmaklar vücuda getirilmesini ısrarla istemeleri bu cümledendir.
Âyette açıklandığı üzere, hiçbir peygamber kendiliğinden mu’cize göstermez ve bu gibi isteklere yine kendiliğinden olumlu cevap veremez. Çünkü mu’cize bütünüyle İlâhî kudretin tecellisine bağlı bir olaydır; hikmetinin ayrı bir tezahürüdür, insanlara olan rahmetinin değişik iltifatıdır.
Ancak istenilen muʹcize tecelli ettiği halde, yine de küfür ve azgınlıkta ısrar edilir ve hakka yönelme basîreti açılmazsa, o takdirde inkârcı zâlimler üzerine elîm bir azabın inmesi, İlâhî sünnet gereği kaçınılmaz olur. Ve işte o zaman Cenâb-ı Hakk’ın emri adâlet ve hakkaniyetle yerine gelmiş olur. Bâtılı savunanlar hüsrana uğrayıp her iki âlemde kendilerini zillet çukuruna itmiş olurlar. Nuh kavmi, Âd ve Semûd kavimleri böylesine üzücü bir çizgiye geldiklerinden dolayı İlâhî gazaba uğratılmışlar; Lût kavmi belirsiz hale getirilmiş; Fir’avn ve askerleri Kızıldenizʹin dalgaları arasında can vermişlerdir.
Şüphesiz bunlardan her biri ibret ve öğüt alınacak bir iz bırakıp gitmiş ve eriştikleri helâk çukurundan kendilerini kurtaracak bir kimse bulunmamış; inanıp bağlandıkları putlar yine o sessizlikleri içinde hareketsiz kalmışlardır.
KURʹÂNʹDA İSMİ GEÇEN 25 PEYGAMBER
Adem (A. S. ), İdris (A. S. ), Nûh (A. S. ), Hûd (A. S. ), Sâlih (A. S. ), İbrahim (A. S. ), Lût (A. S. ), İsmail (A. S. ), İshak (A. S. ), Yakub (A. S. ), Yusuf (A. S. ), Eyyub (A. S. ), Şuayb (A. S. ), Musa (A. S. ), Harûn (A. S. ), Dâvud (A. S. ), Süleyman (A. S. ), İlyas (A. S. ), Elyesa’ (A. S. ), Yunus (A. S. ), Zülkifl (A. S. ), Zekeriyya (A. S. ), Yahya (A. S. ), İsa (A. S. ), Muhammed (A. S. ).
Ayrıca Kur’ân’da kadri yüce üç zatın isminden de söz edilir. Onlar: Uzeyr, Lukmân ve Zülkarneyn’dir. Peygamber oldukları kesin bilinmemektedir. Ancak Allahʹın sevdiği sâlih kişiler olduğu kesindir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allahʹın âyetleri üzerinde bilgisizce, inatla tartışan inkârcı zâlimler uyarıldı. Dönüş yapmadıkları takdirde kendilerine çok elîm bir azâbın hazırlandığı haber verilerek âhiret âleminde cereyan edecek azap safhalarından birkaç tanesine dikkatler çekilerek yönlendirici bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcıların aklını, idrâkini harekete geçirmek; mü’minlerin güven ve teslimiyetini arttırmak için Allah’ın varlığına ve kudretinin mutlak anlamda üstünlüğüne, zatının yüceliğine delâlet eden birkaç belge sıralanıyor; aynı zamanda araştırıcılar için temel bilgi veriliyor.