İsra Suresi 71-77. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَتِيلًا وَمَنْ كَانَ فِي هٰذِهِٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَبِيلًا وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَلِيلًا وَلَوْلَا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَلِيلًا اِذًا لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَلِيلًا سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا

71.

Bütün insanları kendi önderleriyle birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.

Diyanet İşleri

72.

Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.

73.

Onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi.

74.

Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara biraz meyledecektin.

75.

İşte o zaman sana, hayatın da, ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.

76.

Seni o yerden (Mekke'den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi, senin ardından orada pek az kalırlardı.

77.

Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun böyledir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

71- Bir gün bütün insanları önder ve liderleriyle birlikte çağıracağız. Artık kimin (amel) kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını (rahat­lıkla, güven duyarak) okuyacaklar ve bir hurma fitili kadar haksızlığa uğ­ramıyacaklar.

72- Kim bu dünyada körse, Âhiretʹte de o kördür ve yol cihetiyle da­ha da şaşkındır.

73- Neredeyse onlar sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uy­durman için seni bile fitneye düşürecek ve o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi.

74- Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, az da olsa, onlara nere­deyse meyledecektin.

75- Ve o takdirde sana hayatın da, ölümün de (acısını) kat kat tattırırdık, sonra da kendine, bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.

76- Yakında seni bu yerden çıkartmak için seni rahatsız edip durur­lar. O takdirde kendileri de senin ardından pek az bir süre kalır; (sonra da) yok olup giderler.

77- Bu senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkında (câri) bir sünnettir ve sen sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.

İNİŞ SEBEBİ

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kâbeʹde Hacerüʹl-Esved’i, elleriyle doku­nup selâmlamak isterken Kureyş’in azgın müşrikleri O’na engel oldular ve: «Elini böylece bizim putlarımıza dokundurduğun takdirde sana istilâm için imkân verebiliriz! » dediler. Cenâb-ı Peygamber (A. S. ), bir ara zevahiri kur­tarmak ve onları az da olsa İslâmʹa ısındırmak için elini putlara sürmeyi içinden geçirir gibi oldu. Derken yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/173)

Diğer bir rivâyet:

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Sakîf kabilesinden bir heyet, Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki:

- Bize üç değişik imtiyaz verdiğin takdirde sana beyʹat ederiz!

Peygamber (A. S. ):

- İstediğiniz üç imtiyaz nelerdir? diye sorunca; dediler ki:

- Namazda rükû’ ve secdeler için eğilmiyeceğiz. Putlarımızı kendi elimizle kırmayacağız ve Lât adındaki büyük puttan -ona tapınmaksızın- bir yıl yararlanmamıza müsaade edeceksin..

Peygamber (A. S. ) Efendimiz onlara:

- İçinde rükûʹ ve secde bulunmayan bir dinde hayır yoktur. Putlarını­zı ellerinizle kırmamanız mümkündür, (başkasına kırdırtabilirsiniz). Lât ve Uzzâ adındaki putlara gelince: Onlardan yararlanmanıza elbette göz yu­mamayız, buyurdu.

Bu kesin cevap üzerine onlar şunu ilâve ettiler:

- Bizim isteğimiz şu ki: Başkasına vermediğin imtiyazı bize verdiği­ni Araplara duyurmandır. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz susup cevap vermedi. Derken 73, 74 ve 75. âyetler indi. (Lübabu’t te’vil: 3/173)

Açıklama:

Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in dinin esasını bozmayan bazı hususlar­da az yumuşak davranması iki sebebe dayanır. Birincisi, müşrikleri İs­lâm’a ısındırıp küfrün iyice kökünü kazımak suretiyle Arap Yarımadası’nda İslâm devletinin -bir daha sarsılmamak, yıkılmamak üzere- temelini at­mak; İkincisi ise, İlâhî muradın böyle bir yumuşamaya ve dolayısıyla tavize uygun olmadığını, hiç kimsenin dinî konularda kendi görüşü doğrultusun­da tasarrufa yetkili bulunmadığını anlatmaktı..

İLGİLİ HADÎSLER

«And olsun ki, her ümmet taptığı şeye tabi olur. Azgın putlara tapan­lar da onlara tabi olurlar. » (Buharî/tefsîr: 8/4, 11/17- Müslim/imân: 302)

Açıklama:

Azgın put deyiminden maksat, azdırıcı, Hakk’ın yolundan saptırıcı put demektir.

«Müʹminlerden biri çağrılır da kitabı (amel defteri) sağ eline verilir ve bedeni geliştirilir, yüzü ak-pâk olur. Başına inciyle süslenmiş pırıl pırıl aydınlık saçan bir taç giydirilir. O da arkadaşlarına doğru gider. Derken ar­kadaşları onu uzaktan görünce şöyle duâ ederler: «Allahım! bize de bunu ver ve bizi de bu hususta mübarek kıl.. » O da onlara gelip şöyle der: «Size müjde. Çünkü her birinize bunun bir benzeri verilecek. »

Kâfire gelince: Onun yüzü simsiyah kesilir, bedeni uzar. Arkadaşları onu görünce şöyle derler: «Bundan Allahʹa sığınırız. Allahım! onu bize getirme. » Ama o adam onlara gelir. Bu defa onlar şöyle derler: «Allahım! bu­nu rüsvay eyle.. » O da onlara: «Hay rahmetten uzak kalasıları Sizden her biriniz için bunun (benim halimin) bir benzeri vardır» der. » (Hafız Ebû Bekir el-Bezzar: Ebû Hüreyre (R. A. )dan)

TOPLUM DAHA ÇOK İNANDIĞI LİDERİN PEŞİNDEN GİDER

«Bir gün bütün insanları önder ve lider­leriyle birlikte çağıracağız.. »

Kitle psikolojisini az-çok bilen liderlerin toplum üzerindeki tesirleri in­kâr edilemez. Zaman gelir öyle sözler ve formüller ortaya konur ki, akıl onlarla tartışmak istemez ve tam bir gönül yatışkanlığı içinde teslimiyet gösterilir.

Özellikle konuşma tekniğini iyi bilen siyasîlerle din adamlarının söz­leri bazı şart ve ortamlarda öylesine tesirli olur ki, toplum onu muhakeme etme kudretini kaybedecek duruma gelir. Çok geçmeden lidere veya ken­dilerini irşat eden zata karşı duydukları sevgi, ona tapacak dereceye ge­lir. İşte Kur’ân ilgili âyetle, bu inceliğe parmak basıyor; toplumu yönlendi­ren lider ve önderlerin ağır bir sorumluluk altına girdiklerini, kıyâmet gü­nünde mutlaka kendisini alkışlayıp hayranlık duyanlarla birlikte hesap ala­nına getirileceklerini ve neyi niçin sevip alkışladıklarının, toplumu neden yana, niçin yönlendirildiklerinin bir bir sorulacağını ve ona göre karşılık verileceğini belirtiyor.

O halde Allahʹa imân eden lider ve önderlerin, kendilerine inanıp bağ­lanan toplumları en yararlı biçimde yönlendirmeleri vaciptir. Aksi halde taşınması zor ağır bir vebal altına girmiş olurlar.

Unutmayalım ki, İlâhî nizamda plânlanan hayat çarkı değişmeden bel­li doğrultuda hareketini sürdürür. Değişen ise, insanlardır. Herkes kurulu nizama uymak, hayat çarkı istikametinde hizmet vermekle yükümlüdür. İlâhî nizamın hedefine uygun devam etmesi için de görevli melekler iş ba­şındadırlar. Her söz ve davranışlarımız anında tesbit edilip yazılmakta ve geleceğimiz ona göre hazırlanmaktadır. Yazılan şeylerde bir fazlalık, ya da noksanlık söz konusu değildir. Zira melekler emrolundukları şeyleri ku­sursuz yerine getirirler ve hiçbir zaman Allahʹın buyrukları dışına çıkmaz­lar. Onlarda nefis ve şehevî arzular bulunmadığı için de her türlü garaz ve kinden uzaktırlar. Aynı zamanda unutma, hatâ yapma gibi beşerî arızalar onlar hakkında câri değildir.

Böylece en ince hesaplara ve en yararlı neticelere göre hazırlanıp plânlanan İlâhî nizama uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar. Uyan­ların amel defterleri sağ ellerine, uymayanların ya sol ellerine, ya da arka­larından kendilerine verilir.

Hiçbir lider veya önder, mürşit ve hayra dâvet eden kimse, Allahʹın iz­ni olmadan ne şefaat edebilir, ne de kurtarıcı rolüne girebilir. Her toplum ve uydukları liderler, yaptıklarıyla karşılık görürler; aynı zamanda niyet ve amaçlarına göre, mükâfat veya mücazatlandırılırlar. Hiç kimseye haksızlık edilemez.

DÜNYADA KÖR OLAN. ÂHİRETTE DE KÖRDÜR

«Kim bu dünyada körse, âhirette de o kördür ve yol cihetiyle daha da şaşkındır. »

Yemenʹden birkaç kişi toplanıp İbn Abbas’a (R. A. ) gelerek ilgili âye­tin mâna ve yorumunu sordular. İbn Abbas (R. A. ) onlara, «Bundan önceki 70. âyeti de okuyun» dedi. Onlar da, «And olsun ki biz âdemoğullarını aziz, saygıdeğer kıldık. Karada ve denizde onları taşıyacak araçlar (imal etme yeteneğini) verdik. Onları yararlı, temiz ve iyi nimetlerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık da kıldık.. » meâlindeki âyeti okudular. İbn Abbas (R. A. ) şöyle dedi: «İşte bu gerçekleri görmeyen, görüp de Allah’a şükretmeyenler kördürler. Onlar âhirette de kör kalacaklardır ve daha da şaşkınlaşıp rüsvay olacaklardır. » (Tefsîr-İ Kurtubî: 10/298)

Tabii bu körlük, kalp ve idrâk körlüğüdür. Beyni küfürle yıkanıp kalbi mal ve para ile işgal edilmiş ve o yüzden vicdanı silik hale gelmiş kişilerin hakikatleri görecek gözleri, anlayacak gönülleri dumura uğramıştır.

MÜʹMİNLERİ FİTNEYE DÜŞÜRMEK İSTEYENLER

«Nere­deyse onlar sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için se­ni bile fitneye düşürecek ve o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi.. » Her devirde böylesine eyyamcılar, başkalarını doğru yoldan alıkoy­mak için bir sürü entrika çevirenler bulunabilir. Onlardan bir kısmı hem dindar geçinmek ister, hem de dini kendi arzu ve fâsit mantıklarına uydur­maya çalışırlar. Bir kısmı ise, doğru yolu bulamamış bazı aydın geçinen­leri dine ısındırmak için din adına birtakım tavizler vermekte sakınca gör­mezler; hattâ bunu daha da ileri götürüp Kur’ân hükümlerini yanlış yo­rumlayacak kadar dinden uzaklaşırlar. Böylece bir münkiri veya münafı­ğı dine ısındırayım derken kendileri dinden çıkıp dalâlet çukuruna düşerler.

İslâmiyeti ana kurallarıyla bilmeyen, günlük olayları ve ortaya çıkan yeni yeni meseleleri dinin bütünlüğü içinde değerlendirmekten âciz olanlar, dinî hükümleri değiştirmek, ya da aslından uzaklaştırmak sûretiyle birtakım çözümler getirirler ve gerekçe olarak da şunu ileri sürerler: «Efendim, gü­nümüzün şartlarına, gelişen sosyal yapının meydana getirdiği ortama uy­mak zorundayız. Başka türlü olmamız veya aksini düşünmemiz mümkün değildir. Zamanın değişmesiyle ahkâm da değişir, bu gelişen kültürün ta­bii neticesidir. »

Böylelerine İslâm’ın verdiği cevap şudur: «Madem ki günün şartlarına ve gelişen kültüre uymaya ve İslâmiyeti o şartlara uydurmaya ihtiyaç du­yuyorsun, o takdirde dindar olmana ve İslâm’ı zorlamana ne gerek var? Çünkü son din, Allahʹın insanlığa en son seslenişi ve en kesin mesajıdır. O bakımdan İslâmiyet insanlığın hayrına kurulmuş başlıbaşına bir sistem­dir. Her yönüyle İlâhîdir. O, günün şartlarına uymaz, o şartları değiştirip kendine uydurur. Zamanın değişmesiyle ahkâm değişmez, ancak örf ve âdete bağlı olan hükümler, örf ve âdetlerin değişmesiyle değişebilir. İlâhî nasslar asla değişmez ve değiştirilmezler. Zira o zaman ortada İlâhî sis­tem kalmaz, insanların mantığına ve arzularına göre, beşerî bir din ortaya çıkar. »

Mekkeli müşrikler de Peygamber (A. S. ) Efendimizi bu hususta bir fit­neye düşürmek amacıyla din adına taviz vermesini istediler. Yukarıdaki âyetler, yani 73, 74, 75. âyetler indirilerek bu kapı kapandı ve kıyâmete ka­dar da kapalı kalması emredildi.

Din âlimi geçinen ve aslında dinin temel kaidelerinden habersiz olan kimselerin din adına konuşması, Kur’ân hükümlerini yoruma kalkışması, kendi kişisel görüşünü ortaya koyup dini basit mantığına uydurmaya ce­saret etmesi, şüphesiz ki, din ve ilim adına işlenen büyük bir cinayettir. Kur’ân-ı Kerîm bunlara Allah’ın şu emrini hatırlatmakta ve ölmeden önce Hakk’a dönmelerini tavsiye etmektedir: «O takdirde sana hayatın da, ölü­mün de (acısını) kat kat tattırırdık, sonra da kendine, bize karşı bir yardım­cı da bulamazdın. »

Cenâb-ı Hak, müşriklerle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz arasında cere­yan eden çok önemli bu olayı, müʹminleri aydınlatmak, her türlü şüphe ve tereddütleri gidermek için İlâhî hikmeti gereği proğramlayıp sahneye çı­karmış ve Peygamberine hitap etmek suretiyle dinde taviz vermenin çok çirkin bir oyun, çok tehlikeli bir adım ve kapanması güç bir yara olduğu­na dikkatleri çekmiştir. Aynı zamanda hitap özellik arzederken emir ve tavsiye genellik ifade etmektedir. Daha çok O’nun ümmeti bu konuda uya­rılmakta ve din adına taviz vermemeleri tenbîh edilmektedir.

Böylece Cenâb-ı Hak, dinî hükümleri, emir ve nehiyleri ve diğer bütün esas ve prensipleri -İlâhî izin dışında- peygamber de dahil olmak üzere değiştirme yetkisini ne ilim adamlarına, ne devlete, ne devlet adamlarına, ne şuraya, ne de bir kurula bırakmamıştır.

Din âlimlerinin görevi, İslâm’ı ve Onun kutsal kitabı Kurʹân’ı indiği gi­bi korumak ve teblîğ etmektir. İrşat hizmetini bu çerçeve içinde sürdürme­nin farz olduğunu bilmek; fert, aile ve toplumun akıl, zekâ ve kültür sevi­yelerine göre, bir teblîğ metodu uygulamak ise, hizmetin plânını oluşturur. Doğru yola eriştirmek ise, onların yetkisi dışında kalır ve tamamıyla Al­lah’a aittir. O dilediğini doğru yola iletir, dilediğini de sapıklığı içinde bo­calar vaziyette bırakır.

ARALARINDA PEYGAMBERʹİN (A. S. ) BULUNMASI MUTLAK RAHMET İDİ

«Yakında seni bu yerden çıkartmak için seni rahatsız edip dururlar. O tak­dirde kendileri de senin ardından pek az bir süre kalıp (sonra da) yok olup giderler.. »

Bir ülkede veya beldede ya Peygamberʹin (A. S. ) şahsı, ya da amel edi­len sünneti yaşadığı sürece, Allah o ülke ve beldeyi yok etmez. Peygambe­rin amel edilen sünnetinden maksat ise, Onun getirdiği dinin esas ve pren­sipleridir. Bu, Allah’ın câri kanunlarından biridir ve Allahʹın câri kanun­larında bir değişiklik söz konusu değildir.

Ashab-ı Kirâm’ın çoğu Allahʹın bunca haksızlıklarda bulunan Mekke­li azgın müşrikleri neden yok etmediğini ister istemez düşünüyorlar ve bu­na bir anlam veremiyorlardı. Cenâb-ı Hak bu husustaki şaşmayan sünne­tini onlara hatırlatarak yukarıda meâlini yazdığımız âyeti indirdi.

Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekke’de bulunduğu sürece, Al­lah, putperest müşrikleri yok edecek bir azâp indirmedi. Sadece daldık­ları gaflet uykusundan uyanmalarını sağlamak ve geleceklerinin hiç de umut verici olmadığını bildirmek için onları birtakım sıkıntılarla tehdit etti. Resûlüllâh (A. S. ) hicret edince, o rahmet onların arasından ayrılmış oldu­ğundan, çok geçmeden İslâm fütuhatı başladı ve müşriklerin mağrur baş­ları eğildi. Düne kadar değer vermedikleri müslüman köle ve fakirlerin kar­şısında küçülüp kaldılar. Şüphesiz bu da onlar için ayrı bir azap ve zillet idi.

HİCRETİN GERÇEKLEŞECEĞİNE VE İSLÂM’IN BAŞARI SAĞLAYACAĞINA İŞÂRET EDİLMEKTEDİR

İlgili âyetle, yakında hicret olayının meydana geleceği, müşriklerin İlâ­hî kahır tokadını yiyecekleri -işâret yoluyla da olsa- haber verilmiş ve zafe­rin yaklaştığı müjdesi bu işâret içinde belirlenmiştir.

Allah’ın güzel âdetlerinden biri de, şöyledir: Önemli bir olayın mey­dana geleceğini murat ettiğinde, önce birtakım işâretler ve mânevî sinyal­ler verir; böylece kalpleri o olaya hazır duruma getirir. 76. âyetle aynı âdet ve metot uygulanmış ve iki ayrı önemli olayın İslâm lehine gerçekleşe­ceğine işâret edilmiştir. Nitekim indirilen hükümlerin bir kısmında da aynı metot uygulanmış ve kademeli şekilde bilgi verilerek inecek hükme kalp ve kafalar önceden hazır duruma getirilmiştir.

Yapılan ciddi tesbitlere göre, yukarıdaki âyetin inmesinden bir yıl son­ra müşrikler Hz. Peygamber’i (A. S. ) öz yurdundan çıkarmayı veya vücudu­nu ortadan kaldırmayı kafalarına koymuş ve birtakım hazırlıklara başla­mışlardı. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın haber verdiği şekilde olaylar gelişmeye başlamış ve çok geçmeden hicret olayı, arkasından da Bedir savaşı mey­dana gelmiş; İslâm’a zafer kapıları açılarak, Allah’ın vaʹdi gerçekleşmiştir.

Hicret olayından sonra İlâhî sünnet müşriklerin yakasını koyuverme­miş, ardarda gelen savaşlar onların bağrına birer hançer saplayarak hep­sini huzursuz etmiş ve çok geçmeden Mekke bütünüyle fethedilip put­perestlik o bölgede tarihe karışmıştır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, toplumu sevk ve idâre eden liderler konu edildi. Bu arada onların peşine takılan toplumlar uyarılarak İlâhî çizgiden sap­mamaları işâret yoluyla tenbîh edildi. Gerçekleri görmeyenlerin dünyada kalp gözleri kör olduğu gibi, âhirette de kör olacağı hatırlatıldı. Sonra da müşriklerin tuğyan ve zulmünden iyice bunalan mü’minlere zaferin çok yakın olduğu müjdesi verilerek putperestliğin yakında tarihe karışıp yok olacağına işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın tecelli edecek büyük lûtuflarını düşüne­rek mü’minlerin beş vakit namaza devam etmeleri ve gecenin bir bölü­münde kalkıp ibâdet etmeleri, özellikle gece ibâdetinin peygamberle daha çok ilgili bulunduğu açıklanıyor. Sonra hemen hicretin çok yakın bir za­manda gerçekleşeceğine kapalı bir anlatımla tekrar işâret edilerek o sıra­da yapılması gereken duâ telkîn ediliyor. Arkasından hak gelince bâtılın yok olacağı hatırlatılıyor. Sonra da Kurʹân’ın mü’minlerden yana mutlak şifâ ve rahmet olduğu bildirilerek, mü’minlerin günlük hayatlarını bu kita­ba göre düzenlemeleri emrediliyor.