Maide Suresi 68-71. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ يَاأَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُقِيمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ لَقَدْ اَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ وَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلًا كُلَّمَا جَاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْ فَرِيقًا كَذَّبُوا وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ وَحَسِبُوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثِيرٌ مِنْهُمْ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

70.

De ki: "Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni (Kur'an'ı) uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz." Andolsun ki sana Rabbinden indirilen bu Kur'an, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kafirler toplumu için üzülme.

Diyanet İşleri

69.

Şüphesiz inananlar (müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır" (diye hükmedilmiştir.)

70.

Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.

71.

(Bu yaptıklarında) bir bela olmayacağını sandılar da kör ve sağır kesildiler. Sonra (tövbe ettiler), Allah da onların tövbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu kör ve sağır kesildiler. Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

68- De ki: «Ey Kitap Ehli! Tevratʹı, İncilʹi ve size Rabbinizden indi­rilen (Kurʹân hükümlerini) dosdoğru yerine getirmedikçe hiçbir şey (ciddi bir inanç ve temel) üzere değilsiniz. » Şanıma and olsun ki, Rabbinden in­dirilen (Kurʹân) onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Artık sen kâfirler topluluğuna (bu tuğyanlarından dolayı) üzülme.

69- Şüphesiz ki, (görünürde yalnız dilleriyle) imân edenlerle Yahu­dîler, Sâbiîler ve Nasranîlerʹden kimler Allahʹa ve âhiret gününe inanırlar, iyi ve yararlı amelde bulunurlarsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de..

70- And olsun ki, İsrâiloğulları’ndan sağlam söz aldık ve kendileri­ne peygamberler gönderdik; ne kadar onlara bir peygamber, canlarının hoşlanmadığı bir hükümle geldiyse, kimini yalanladılar; kimini de öldü­rüyorlardı.

71- Hem (yapageldiklerinden dolayı) bir fitne olmıyacağını sandılar da körleşip sağırlaştılar. Sonra Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu körleşip sağırlaştılar. Allah onların ne yaptığını gör­mektedir.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudilerin ileri gelenlerinden ve daha çok din adamlarından sayılan birkaç kişi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki: «Ey Muham­med! Sen İbrahim’in dini ve milleti üzere olduğunu; Tevratʹa inandığını, onun hak kitap olduğunu söylemiyor musun? » Peygamberimiz (A. S. ) on­lara şu cevabı verdi: «Evet, ama siz Allah’ın kitabına yeni şeyler uydurup soktunuz, kelimelerini konulduğu yerlerinden oynattınız, verdiğiniz kesin sözden döndünüz, emredildiğiniz şeyleri gizlediniz; bu nedenle Tevratʹta ben sizin bu uydurmalarınızdan beriyim. » Yani Tevratʹın hak kitap oldu­ğuna inanırım, ama elinizdeki yazılı Tevrat nüshalarının tamamına inan­mam, çünkü onda değişiklik yaptınız.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin uyarı mahiyetindeki bu cevabına itiraz edip, «O halde biz elimizdekine bağlanıyor ve onun hak üzere olduğuna inanıyoruz. Sana ise, inanmıyor ve uymuyoruz. » diyerek küstahlıkta bu­lundular.

O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabü’t-Te’vîl / Alâeddin Ali - Tefsîr-i Kurtubî: İbn Abbas (R. A. )dan)

AYNI KAYNAKTAN SÜZÜLÜP İNDİRİLEN ÜÇ KİTAP

«De ki: Ey Kitap Ehli! Tevratʹı, İncilʹi ve size Rabbınızdan indirilen (Kurʹân hükümlerini) dosdoğru yerine getirmedikçe hiçbir şey (ciddi bir inanç ve temel) üzere değilsiniz. »

İlgili âyetle, başta Kitap Ehli olmak üzere dinlerden birine bağlı bulunan bütün insanlara çok önemli bir husus hatırlatılıyor: Aynı kaynaktan süzülüp indirilen üç büyük kitabı yanyana koyun da dinlerin ve kitapların nasıl tedricî bir tekâmül devresi geçirdiğini iyice anlamaya çalışın. Sonra da Tevrat ile İncilʹde hâlâ İlâhî vasfını koruyan belgeleri Kurʹân âyetleriyle karşılaştırın; insan elinin dokunup değiştirdiği kısımları görün ve Kurʹân’ın bunları nasıl tashîh ettiğine dikkat edin.

Ayrıca imân esaslarıyla ilgili belge ve âyetleri de inceleyin. Sonra da Son Peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) gönderileceğiyle ilgili beyânları akıl ve vicdan süzgecinden geçirin. Ancak o zaman Allahʹın insanlar için rahmet olarak gönderdiği dinlerin yararını, özellikle son dinin ve son ki­tabın tekâmülün doruğunda bulunduğunu daha iyi anlar ve imânınızı daha sağlam bir temele oturtabilirsiniz.

Bunun için aynı husus 66. âyetle açıklandığı halde 68. âyetle daha duyarlı biçimde tekrarlandı ve ayrıca şu iki önemli noktaya dikkatler çe­kilmek istendi:

1. Üç kitaptaki dinî esasları biraraya getirip Tevratʹtan İncilʹe ve bu ikisinden de Kur’ân’a geçiş sağlandığı ve ciddi bir mukayese yapıldığı takdirde Tevhîd Akidesi’nde birleşen dindarların hem kendileri, hem bü­tün insanlık için rahmet ve huzur dengesi olacaklarında şüphe yoktur. Yü­rürlükten kaldırılan bir kanuna bağlı kalmakta ısrar etmenin hiçbir anlamı olmasa gerek. Ancak yeni çıkarılan kanunla, yürürlükten kaldırılan ara­sında bir mukayese yapıp hangisinin sosyal yapıya daha çok yarar sağlıyacağı ve huzur getireceği üzerinde durmak aklı eren her hukukçunun görevidir. İşte dinler de böyle. Tevrat ve İncil’e bağlı kalmanın hiçbir ma­kul anlamı yoktur. Ancak bu iki kitabı en son indirilen Kur’ânʹla karşılaş­tırıp mukayese yapmak her din âliminin görevidir.

2. Daha çok kitap ehlinin üç kitabı karşılaştırıp birinden diğerine te­kâmül yollu geçişin sebep ve hikmetlerini ve dinlerin neden İslâm ile nok­talandığını araştırmaları gerekmez mi? Kapalı bir odada aynı fabrikanın kademeli biçimde geliştirilmiş imalatından üç şeyden birini -ciddi hiçbir inceleme yapmadan ve seri numaralarına, imalat tarihlerine bakmadan- alıp onun en iyisi olduğunu iddia etmek ne kadar yanlışsa, din âlimlerinin dinler arasında ciddi bir inceleme yapmadan her bir grubun bağlı bulun­duğu dinin hak veya daha yüce olduğunu iddia etmesi de öylece yanlış­tır. Tekrar edelim ki, bu inceleme halk tabakasının değil, ilim adamlarıyla din adamlarının görevidir.

KUR’ÂN İNMEDEN ÖNCEKİ DURUM

«Şüphesiz ki, (görünürde yalnız dille­riyle) iman edenlerle Yahudîler, Sabiîler ve Nasrânîlerden »

Kur’ân indirilmeden önce Tevrat ve İncil’in değiştirilmemiş İlâhî hü­kümleriyle amel edip, imânın iki ana esasını oluşturan Allahʹa ve âhiret gününe dosdoğru inananlar için, şüphesiz ki kıyâmet günü hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de..

Kur’ân inip dinlerin son halkasıyla tekâmül sona erince, artık Hz. Mu­hammedʹe (A. S. ) inanıp Tevhîd Akidesi’ne bağlı kalan müʹminlerle, Yahu­dîlerden, Sâbiîlerden ve Hıristiyanlarʹdan Kur’ân’ın gölgesi altında Allah’a ve âhiret gününe inanıp iyi ve yararlı amellerde bulunanlar için de (kıyâ­met günü) bir korku ve endişe yoktur ve o gün onlar üzülmeyeceklerdir de..

Bakara sûresi 62. âyetle de aynı husus daha önce belirtilmiş ve bu­nunla, İlâhî afv ve rahmet kapısının her zaman, her millet için açık bulun­duğu hatırlatılmış, daha çok Kitap Ehline seslenilmiştir. Ayrıca âyette, sa­dece dış görünüşüyle mü’min bulunmanın veya katı ve tutucu bir Yahudî, ya da Hıristiyan olmanın yeterli kabul edilmiyeceğine işâret vardır. Hz. Muhammedʹden (A. S. ) önce bunların geçerli olduğu, ama o geldikten son­ra artık Tevrat ve İncilʹin yürürlükten kaldırıldığı muhakkaktır ve ancak bu takdirde kıyâmet günü korku ve endişelerden kurtulup güvene kavu­şabileceklerdir.

Mâide sûresinde tekrar aynı konuya geçilmesi, hem İlâhî dâvet kapı­sının açık bulunduğunu bir defa daha hatırlatmak, hem de bu hükmün sadece Yahudî, Hıristiyan ve Sabiîlerle bağlantılı olmadığını, her millet ve kabile için geçerli bir dâvet anlamı taşıdığını belirtmek içindir.

FAZÎLETİN KAYNAĞI

Diyebiliriz ki, hiç kimsenin, Allahʹa ve âhiret gününe dosdoğru inan­madıkça ve salih amellerde bulunmadıkça Allahʹın yanında bir fazîleti ve kayda değer bir meziyeti yoktur. Çünkü insanın biri nazarî, diğeri amelî iki kuvveti vardır: Nazarî kuvvetin kemâli ancak Hakkʹı bilmekle gerçekle­şir. Amelî kuvvetin kemâli ise, ancak iyi ve yararlı şeyleri yapmakla sağ­lanır. Şeref bakımından maarifin en üstünü, mevcudatın en yücesini ve en şereflisini bilmektir ki, O da Şanı Yüce Allahʹtır. Allahʹı bilmenin kemâli, ancak haşır ve neşre kadir olduğuna inanmakla ortaya çıkar. O halde maarifin en üstünü, Allahʹa ve âhiret gününe inanmaktır. Amellerde hayır­ların en üstünü ise, Mâbuda üstün saygı ifade eden amellere devam et­mek, yararlı şeyleri Allah kullarına ulaştırmaktır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «İlâhî emre saygılı bulunmayı, Allah kullarına şefkatli olmayı fazîletin başı, kulluğun en şerefli görevi olarak» nitelemiştir.

İşte böyle bir imân ve ameli kendinde toplayan kimseye kıyâmet gü­nü ne korku vardır, ne de üzülme..

Korku ve üzüntünün bir arada anılmasının yararı ise şudur: Korku gelecekle, üzüntü geçmişle ilgilidir. Kıyâmetin ürpertici havası karşısında korkmazlar. Dünya nimetlerinin elden çıktığına üzülmezler. Çünkü daha şerefliye, daha güzele ve daha iyiye kavuşmuşlardır. (Fazla bilgi için bak: Mefatihü’l-Gayb / Fahrüddîn Razî: 3/638)

FİTNE VE TUĞYANIN KAYNAĞI

«Ne kadar onlara bir peygamber, canlarının hoşlanmadığı bir hükümle geldiy­se, kimini yalanladılar, kimini de öldürdüler. »

Peygamberleri öldürmek, ya vücutlarını ortadan kaldırmakla, ya da getirdikleri dinî esasları, ahlâkî kuralları değiştirip unutturmakla gerçek­leşebilir. İsrâîloğulları katlin bu iki şeklini de yapagelmişlerdir. Ama on­ların geçmişteki bu azgınlık ve fitnelerini nakletmenin yararı nedir? Hem Kurʹân’da tekrar tekrar bunlardan söz edilmesiyle yaşamakta olan mil­letlere anlatılmak istenilen nedir?

Kur’ân taşıdığı İlâhî ve lâhutî belâğetin en ölçülü metoduyla bizlere bununla çok önemli iki veya üç hakikatı sergilemek istiyor:

1. İsrâîloğulları, önceleri Asya’da ve Afrika’nın doğu kesiminde, son­raları dünyanın birçok önemli ticarî merkezlerinde sosyal hayata renk ve hareket katan, ekonomik dizgini elinde tutan ve kendi millî inançları doğrul­tusunda birbirlerine çok bağlı, başkalarına karşı ilgisiz ve hissiz bulunan tutucu bir millettir. Onları ıslâh edip doğru yola getirmek, herhalde yaşa­dıkları ülkeleri huzura kavuşturmak demektir. Hiç olmazsa onları iyi tanı­mak ve tanıtmak suretiyle şerlerinden korunma ve ona göre tedbirli ol­ma yollarını belirgin hale getirmektir.

O halde bu iki hususun unutulmaması için, İsrâiloğullarıʹnın devam edegelen karakterleri hakkında sunulan bilgi ve açıklamanın hafızalarda iz bırakıp silinmemesi gerekir. İşte bu konuda Kurʹân’daki tekrarın yararlarından biri ve en önemlisi bence budur..

2. Peygamberleri katletmek, daha doğrusu peygamber ahlâkını unut­turmak, kuşakları mâneviyattan uzaklaştırıp materyalizmin potasında şe­killendirmek elbetteki büyük fitnelere ve önüne geçilmesi zor kargaşa­lıklara yol açar. Çünkü amaç madde olunca, aradaki ahlâk ve fazîlet çiğ­nenir. Bu da milletleri içinden kemirip çökerten faktörlerin başında gelir. Nitekim bu yüzden birçok milletler tarih sahnesinden silinmişlerdir. Ya­hudîler de bu yüzden tarih boyunca birçok işkence ve esaret zilletine düş­müştür. Son yıllarda Yahudîlerin nesli mânevî potada şekillendirme poli­tikası başarılı olmuş, Tevrat’a ve Musa Peygambere bağlılık bir eğitim işi ve metodu olarak işlenmiş ve böylece bir İsrail Devleti kurulabilmiştir. Ta­bii bu arada dağıldıkları ülkelerde ekonomik dizgini ellerinde bulundur­manın da bunda katkısı oldukça önemlidir.

Kur’ânʹda bütün bu gerçekler bir cümleyle anlatılmaktadır:

«Hem (yapageldiklerinden dolayı) bir fitne olmıyacağını sandılar da körleşip sağırlaştılar. »

YAHUDÎLERİN ÖLDÜRDÜĞÜ PEYGAMBERLER

Dâvud ve Süleyman Peygamberler hem peygamberlik, hem hüküm­darlık gibi iki önemli hizmeti bir arada sürdürdükleri ve geniş bir askerî güce sahip oldukları için İsrâîloğulları bu iki peygamber devrinde ister is­temez Tevratʹa uyup düzenli ve debdebeli bir hayat sürdüler. Buna, doru­ğa erişme devresi de denilebilir. Her yükselmenin bir düşüşü, her çıkışın bir inişi vardır. Sözü edilen iki peygamberden sonra İsrâiloğulları kafa ve kalblerini tamamen dünya saltanatına verdiklerinden yavaş yavaş âhirete imân sınırından uzaklaşmaya yüztuttular. Bu yüzden Tevratʹtaki âhiretle ilgili kayıt ve belgeleri bile çıkardılar. Ardarda gönderilen peygamberlerle onlar arasında amansız tartışma ve sürtüşmeler başladı. Çoğunu yalan­ladılar ve bir kısmını öldürdüler. Son olarak Zekeriya ve Yahya peygam­berleri öldürmeleri; İsâ ve Muhammed (A. S. ) peygamberleri yalanlamaları, işledikleri cinayet zincirinin son halkalarını oluşturmaktadır.

YORUMLAR - RİVÂYETLER

SABİÎN: Sabiîler deyimi hakkında Bakara sûresi 62. âyetin tefsirinde geniş bir açıklamada bulunmuştuk. Burada yeri gelmiş­ken onun bir özetini vermemizde yarar vardır:

a) Mecûsî (Zerdüşt dinine bağlı olan)lar. Diğer bir tabirle ateşe ta­panlar.

b) Yahudîlerle Hıristiyanlar arasında ayrı bir inanç üzere bulunanlar.

c) Zebûr’a bağlı olup sadece onunla amel edenler.

d) Meleklere tapanlar.

e) Meleklere tapıp Zebur okuyan ve kendilerine göre bir kıble belir­leyip oraya yönelerek ibâdet eden bir millet.

f) Peygamberlere icmalen inanıp kendilerine göre namaz kılan, oruç tutan bir topluluk. Kıblelerinin de Yemen olduğu söylenir.

g) Sadece LÂ İLÂHE İLLALLAH diyen, şeriat ve kitapları olmayan bir fırka.

h) Yıldızlara tapan bazı kavimler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle Kitap Ehlinin yanlış tutumuna, son dine kar­şı hasmane davranışlarına temas edildi. Sonra Yahudîlerin Tevrat’ın sınır­larını aşıp imân esaslarından uzaklaştıkları hatırlatıldı. Aşağıdaki âyetler­le Hıristiyanların da aşırı tutucu olmaları ve İncil’deki İlâhî sözlerin yanlış terceme edilmesi sonucu Tevhîd Akidesi’nden saptıkları, Allahʹa babalık isnat edecek kadar, İsâ Peygamberi ilâh sayacak kadar küfre kapı açtık­ları açıklanıyor. Sonra da Tevhîd Akidesi’nin esası belirlenerek Müslü­manların bu yoldan sapmamaları hatırlatılıyor.