Fecr Suresi 6-14. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ اَلَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِ وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۖ اَلَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِ فَاَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ

7-10.

(6-10) (Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hud'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semud'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?

Diyanet İşleri

11-12.

(11-12) Bunlar şehirlerde azgınlık eden ve oralarda pek çok bozgunculuk çıkaran kimselerdi.

13.

Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.

14.

Şüphesiz Rabbin, gözetlemededir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

6- Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine;

7- O sütunlar sâhibi İrem şehrine,

8- Öyle ki onun şehirler arasında bir benzeri icad edilip ortaya ko­nulmamıştır.

9- Vâdide kayaları kesip yontan Semûdʹa,

10- Kazıklar sâhibi Firʹavn’a?

11- Onlar ki ülkelerde azgınlık edip Hakkʹa baş kaldırdılar,

12- Oralarda fitne ve fesâdı çoğalttıkça çoğalttılar.

13- Bu yüzden Rabbin, üzerlerine azâp kamçısı -yağdırırcasına- in­dirdi de indirdi.

14- Şüphesiz ki Rabbin hep gözetlemededir.

İBRETLİ OLAYLARDAN BİRİ, ÂD KAVMİDİR

«Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine; O sütunlar sâhibi İrem şehrine.. Öyle ki onun şehirler arasında bir benzeri icad edilip ortaya konulmamıştır. »

İnkâr ve azgınlıkta sınır tanımayan kavimlerden biri de Âd’dır. Bu isim Kur’ân’ın 24 yerinde geçmekte ve her birinde az farklı bir mesaj, uyarı ve tehdît verilmektedir. Bunların hepsini biraraya getirdiğimiz zaman ancak sözü edilen kavmin neden misal verildiğini ve olayın iç yüzünün neden iba­ret bulunduğunu anlayabiliriz. Ancak biz burada o 24 yerde belirtilen bilgilerden önce, onlar arasındaki ortak noktaları tesbit edip sıralama­yı daha uygun görmekteyiz. Şöyle ki:

a) Âd Kavmiʹni Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve ibâdete dâvet etmek üzere vazifelendirilen peygamber, Hûd (A. S. )dır ki, O, bu kabileye mensuptur. Yani onlara gönderilen peygamber yine onların bağrından filizlenip yeşe­ren bir zattır.

b) Bu kavim Allahʹın âyetlerini ve o âyetlerin taşıdığı dinî ahlâk ve hükümleri red ve inkâr etmiş ve kendilerine gönderilen peygambere karşı gelip küfür ve nifaklarını arttırmışlardı.

c) Gerek ilk Âd, gerekse son Âd kavimlerine birkaç peygamber daha gönderildiği anlaşılıyor. (Bilgi için bak.: Şuârâ Sûresi: 123)

d) Âd Kavmi çok şiddetli, önünde durulamaz bir kasırgayla yok edil­mişlerdir. (Bilgi için bak: Hakka Sûresi: 6, Fussilet Sûresi: 16, Kamer Sûresi: 19. âyetin tefsiri.)

Kur’ânʹda bir de, az yukarıda değindiğimiz gibi, «Âd-i Ulâ»dan söz edilmektedir. (Necm Sûresi: 50) Bundan iki ayrı Âd Kavminin gelip geçtiği neticesi çıkı­yor. Gerek Siyercilerin, gerekse İbn Haldun’un tarihî kaynaklardan yaptık­ları tesbite göre, Arapların şu dört sınıfa ayrıldıkları anlaşılıyor:

1- Arab-ı bâide,

2- Arab-ı âribe,

3- Arab-ı müsta’ribe,

4- Arab-ı müsta’cime..

Birinci sınıf, çok eski Araplar olup çoğu İlâhî hükmün inmesiyle yok edilmiştir ki, Kurʹânʹda sık sık sözü edilen Âd ve Semûd kavimleri onlar­dan ikisidir. Ayrıca Cedîs ve Tasm kavimlerinin de onlardan iki kavim ol­duğu söylenmektedir.

İkinci sınıf, katıksız asıl Araplardır ki, Kahtanîler bunları oluşturmaktadır.

Üçüncü sınıf, kökten Arap olmayıp araplaşmış olan kavimlerdir. İs­mâil (A. S. )ın soyundan gelen Adnanîler bu sınıfın öncüleridir ki, Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimizin 21. atası oluyor.

Dördüncü sınıf, acemleşmiş, yani kökenleri Arap olduğu halde başka milletlerle karışıp zamanla kendi dil ve kültürlerinin önemli bir kısmını unutarak yabancı dil ve kültürün tesiri altında kalanlardır.

SÜTUNLAR SAHİBİ İREM

Âyette geçen “irame zâtil ımâd” terkibi iki şekilde okunmuştur: Biri, Âsim kıraatinde olduğu gibi, «Âd» ismine tenvînle, diğeri ise «İrem» ismine izafeyle..

Böylece tenvînle okuyanlara göre: Âd Kavmi’nin atası «İrem» bir bakıma kabileye isim oluyor veya o kabilenin eyleştiği yere bu isim ve­riliyor.

Nitekim Mücâhid ve Katadeʹye göre: İrem, kabilenin ismidir. İbn İshakʹtan yapılan rivâyete göre ise, Âd, İrem’in oğludur. Soy ağacı geriye doğru şöyle uzanmaktadır: Âd İremʹin oğludur; İrem, Aus (veya Us)un oğludur; Aus, Sâm’ın oğludur; Sâm da Hz. Nûhʹun (A. S. ) oğludur.

Yine Mücahide göre: «İrem», ümmetlerden bir ümmettir; aynı zaman­da bu, «kadîm» ve «kaviyye» mânalarına da gelir.

Siyercilerin bazısına göre: İki Âd vardır: Birincisi İrem’dir. Nitekim Necm Sûresi 50. âyette buna işâret edilmiştir.

BENZERSİZ BİR ŞEHİR

«Öyle ki onun şehirler arasında bir benzeri icad edilip ortaya konulmamıştır. »

Âyette geçen «imâd» kavramı üzerinde hayli durulmuş ve farklı yo­rumlar yapılmıştır. Şöyle ki:

a) Araplar arasında uzun boylu adama «recülün muammedün» deni­lir. Bu manayla «İrem», kabilenin ismidir ve sütun misali uzun boylu olan­lar da kabile insanlarıdır. Nitekim İbn Abbas (R. A. ), Mücâhid ve Katade’den buna benzer bir rivâyet yapılmıştır. Diğer yandan bu mânayı şu âyetle kuvvetlendirmek mümkündür: «Allah’ın Nûh Kavmi’nden sonra sizi onla­rın yerine getirdiğini ve yaratılışta size güç, beden yapınızda fazlalık ver­diğini bir düşünün! » (A’raf Sûresi: 69)

b) Âd Kavmi, yazlık-kışlık olarak yer değiştirdikleri için iri cüssele­rine uygun büyük çadırlar ve ona göre uzunca çadır direkleri ve sütun­ları bulundururlardı. O bakımdan kendilerine «sütunlar, uzun direkler sâ­hibi» denilmiştir.

Şüphesiz bu yorumu şu âyete dayandırmak mümkündür: «Âd’ın kar­deşini (Hûd Peygamberi) an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı.. » Zira Ahkaf, kum tepeleri demektir. Böylece onların çölde çadır kurup yaşa­dıkları sanılmaktadır. (Ahkâf Sûresi: 21)

c) İbn Zeyd’e göre: Sütunlar ve direkler üzerine sağlam binalar ya­pıp oturttukları için onlara bu sıfat veya isim verilmiştir. Bu yorumu des­tekleyenler şu âyeti delil göstermişlerdir: «Siz her yüksekçe yere bir anıt, bir bina yapıp (kendinizden dünyalıkça aşağı olanlarla mı) eğleniyorsu­nuz?. » (Şuârâ Sûresi: 128)

«İmâd»ın tekili, «imade» gelir. Yüksekçe olup ziyaretçilerce benim­senip belirlenmiş olan ev ve sahibi hakkında da «Fülânün tevîlüʹl-imâd» denilir.

d) Avfʹın Hâlid er-Rebi’den yaptığı rivâyete göre: «İreme zâti’l-imâd» dan maksat, Dimeşk şehridir. İkrime ile Saîd el-Mekbûrî de aynı görüşte­dirler. İbn Vehb’in Mâlikʹden yaptığı rivâyete göre, Mâlik de buna benzer bir yorumda bulunmuştur.

e) Ünlü müfessir Muhammed b. Kâ’b el-Kurazî’ye göre: Bundan mak­sat, İskenderiye şehridir. (Bilgi için bak.: Tefsîr-i Kurtubî: 20/46)

Sonuç olarak diyebiliriz ki: İnkâr bataklığına saplanıp zulüm ve tuğ­yanda, ahlâksızlık ve şirretlikte ileri giden kavim ve milletlerin ne fiziksel kuvvetleri, ne muhteşem binaları, ne de muhkem kaleleri onları, İlâhî hük­mün hışmından kurtaramamıştır.

f) «Şehirler arasında bir benzeri icad edilip ortaya konulmamıştır» cümlesi üzerinde, Yemen tarafında Cennete nazîre olmak üzere Şeddad b. Âd tarafından kurulan şehir söz konusudur ki ona «İrem» denilmiştir.

Şüphesiz bu konuda çok şeyler yazılmış ve rivâyet edilmişse de sıh­hatini tesbit eden olmamış ve böylece «İrem bağı», «İrem cenneti» dil­lerde dolaşarak efsaneleşmiştir.

Rivâyete göre, Şeddad b. Âd, ülkesinin ve halkının bütün imkânlarını kullanarak yaptırdığı bu cennet misali şehre, -küfür, azgınlık ve zulmün­den; Hakk’a karşı gelmesinden dolayı- girip oturmadan mülküyle, salta­nat ve cennetiyle birlikte yok edilmiştir.

KAYALARI YONTUP BARINAK YAPANLAR

«Vadide kayaları kesip yontan Semûdʹa.. »

Semûd Kavmi de Kurʹânʹın 23 yerinde anılmıştır. Onların da Âd Kav­mi gibi «Arab-i bâîde»den oldukları söylenir.

Sâlih Peygamber’in (A. S. ) bu kavme gönderildiğini ve mu’cize olarak, içtiği sudan fazla süt veren bir deve izhar ettiğini Kur’ânʹdan ve Sünnet­ten öğreniyoruz. Teblîğ, uyarı ve tehdîd onlar üzerinde olumlu tesir bı­rakmamış ve son olarak inandırıcı bir muʹcize olmak üzere yukarıda özel­liğini belirttiğimiz bir devenin icad edilmesini istemişlerdi. Mu’cize tecelli ettiği halde inanmamışlar; üstelik bütün uyarılara rağmen o deveyi ba­caklarını kırmak suretiyle öldürmüşlerdi.

Bunun üzerine İlâhî sünnetin yok edici hükmü inmiş ve Hakka Sûresi 5. âyette açıklandığı gibi, sınırları aşan bir sesle yeryüzünden silinip kök­leri kesilmiştir. Zira inkârda ısrar edip hiçbir uyarıya kulak vermeyen ve sonra da inandırıcı bir mu’cize gösterildiği takdirde imân edeceğini söy­leyen; mu’cize gerçekleşince de sözünde durmayan hiçbir kavim ve mil­let İlâhî hışımdan kurtulamamıştır. Sünnetullah bu doğrultuda cereyan eder ve değişmesi söz konusu olamaz. Ancak bunun bir istisnası vardır, o da Yunus Peygamberin kavmidir. Tam ilâhî sünnet gereği azâp hükmü inme­ye başlayınca, gerçeği anlamakta gecikmemişler, yaşlı, çocuk demeden hep birlikte Hakk’a yönelip göz yaşı dökmüşler, tevbe ve istiğfarda bulu­narak kendilerini imân etme düzeyine getirmişlerdi. Böylece Cenâb-ı Hak azap hükmünü geri alıp onları yok etmemiştir.

Semûd Kavminin taş yontma sanatında çok ileri bir düzeyde olduk­ları; kayaları yontup şehirler kurdukları ve kayde değer birtakım eserler ortaya koydukları anlaşılıyor.

İlgili 9. âyette bu konuda ip ucu verilerek, onların vâdide kayaları ke­sip yonttukları belirtilirken Aʹraf Sûresi 74, Şuârâ Sûresi 149, Saffat Sû­resi 95 ve Hicr Sûresi 82. âyetlerle, onların dağlarda ustaca sayılacak şe­kilde, fakat tam şımarıklık havası içinde kayaları yontup evler, saraylar yaptıklarından söz edilmektedir.

Semûd Kavmi’nin eyleştiği vâdi hakkında farklı yorumlar ortaya çık­mıştır:

a) Muhammed b. İshâkʹa göre: «Vâdiʹl-Kurâ»dır. Nitekim el-Eşbeh’in Ebû Nahre’den yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Tebük Seferi’nde bu vâdiye yaklaştığında ashabına: «Yolunuza devam etmek­te acele ediniz. Çünkü lânetlenmiş bir vâdide bulunuyorsunuz! » buyur­muştur. Mukatil de aynı görüştedir.

b) İki dağ arasında büyükçe bir vâdi olabilir. Hicaz yakınlarında Hicr yöresinde yaşadıklarına bakılırsa, vâdinin bu kesimde olması söz konusu­dur. Aynı zamanda bu kavmin Asur hakimiyetinde yaşadığı da sanılmak­tadır.

KAZIKLAR SAHİBİ FİR’AVN

«Kazıklar sâhibi Firʹavnʹa.. »

Âyette «kazıklar» diye çevirisini yaptığımız «evtad»dan maksat başka ne olabilir veya kazıklar kavramıyla Fir’avn hakkında nasıl bir bilgi ve­rilmek isteniyor? Müfessirlerin bu konuda farklı yorumları olmuştur:

a) Bu, Firʹavn’ın askerlerinin çokluğuna ve onun birçok seferlere çık­tığına, o sebeple de çadırlardan karargâhlar kurup birçok kazıkları bera­berlerinde taşıdıklarına işârettir.

b) Güçlü bir ordu, sağlam bir mülke işârettir. Nitekim yeryüzünün dengede durmasını sağlayan sâbit dağlara da, bu mânayla «evtad» (kazık­lar) denilmiştir. (Bilgi için bak.: Nebe’ Sûresi: 7. âyetin tefsiri)

c) Fir’avn’ın insanlara kazıklarla işkence ettiğinden dolayı kendisine bu sıfat takılmıştır. Nitekim İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Fir’avn, Allah’a imân eden hazinedarının karısını dört kazığa bağlatmak suretiyle işkence etmişti. (Lübabu’t-te’vîl: 4/376. Ayrıca bilgi için bak.: İbn Kesir: 4/508)

d) Mısır’da Fir’avnların ölen selefleri veya kendileri hayatta iken bizzat kendileri için yaptırdıkları piramitlere işârettir. Zira her piramit yere çakılı bir kazık misali dimdik ayakta durmaktadır.

Ülkelerinde zulüm, tuğyan, inkâr Ve ahlâksızlığı yaygınlaştıran idareci kadronun hem kendilerine, hem de ülkeleri halkına yazık ettikleri konu edilirken tarihte derin izler bırakıp yok edilen üç kavim misal veriliyor: Âd, Semûd ve Fir’avn..

Cenâb-ı Hak 11-13. âyetlerle bunların helâkine sebep teşkil eden da­ha çok iki kötü sıfat ve tutumlarını açıklamaktadır:

1- Ülkelerinde azgınlık edip. Hakkʹa baş kaldırmaları,

2- Çevrelerinde bozgunculuk yapıp fitne ve fesat çıkarmaları..

Bunlardan herbirine ayrı bir azap uygulanmıştır. İnen azap, şiddetle vurulan kamçı misali kat kat olup bütün şiddetiyle yukarıdan ardarda inercesine üzerlerine çullanmıştır.

Cenâb-ı Hak her an ilmiyle, kudretiyle, hikmetiyle kullarını görüp gö­zetlemektedir. Kimin ne yaptığını, neler düşündüğünü mutlak surette bil­mektedir.

Böylece «İnne Rabbeke lebi’l-mirsad» cümlesinde temsilî bir istiâre söz konusudur.

Şu demektir ki, Cenâb-ı Hakk’ın ezelde hazırladığı plân ve proğram sünnetullah doğrultusunda kusursuz biçimde uygulanmaktadır. Artık O’nun İlâhî nizamına uyup sünnetullaha ters düşmeyenler sonsuz saadete emin adımlarla ilerlemekte ve böylece hem dünyada, hem de âhirette İlâhî azâp­tan uzak kalmaktadır. Uymayıp aksine bir hayat sürenleri ise İlâhî azap pusuda beklemekte ve vakti, saati gelince hükmünü yürütmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle,, Hakk’ı red ve inkâr edip yeryüzünde bozgun­culuk eden üç kavimden söz edilerek yaşamakta olan inkârcı zâlimler uya­rıldı. İlâhî kanun ve hükümlerin değişmiyeceğine işâretle insan düşünce ve aklına seslenildi.

Aşağıdaki âyetlerle, imânı zayıf olup dinî bilgisi az olan kişilerin bol­luk ve darlık dönemlerinde nasıl yanlış bir düşünceye sâhip oldukları ve nankörlükte bulundukları tasvîr ediliyor. Sonra da bu karakterdeki insanla­rın dört kötü sıfatı üzerinde durularak yönlendirici, düşündürücü misal ve­riliyor.