MEÂLİ:
57- Doğrusu onlar ki Rablarından derin bir saygı ile korkup titrerler;
58- Onlar ki Rablerinin âyetlerine inanırlar;
59- Onlar ki, Rablerine ortak koşmazlar;
60- Onlar ki kendilerine verilen (nîmetler)den (Allah yolunda muhtaçlara) verirler ve Rablarına mutlaka dönecekleri(ni bildikleri) için kalpleri ürperir;
61- İşte onlar hayırlı işlerde yarışırlar ve bunun için öne geçerler.
62- Herkese ancak gücü ve imkânı nisbetinde teklifte bulunuruz. Yanımızdaki kitap hakkı söyler ve onlar haksızlığa uğramazlar.
63- Ne var ki, onların (o inkârcı sapıkların) kalpleri bundan bilgisizlik ve dalgınlık içindedir; onların bundan başka işleyip durdukları birtakım işleri daha vardır (ki onunla oyalanıp ömür tüketirler).
64- Ne vakit ki, refah içinde yüzen ileri gelenlerini azâp ile yakalarız, o zaman sızlanıp yardıma çağırırlar.
65- Bugün sızlanıp yardıma çağırmayın; şüphesiz ki siz bizden yardım göremiyeceksiniz.
66-67- Âyetlerimiz cidden size okunuyordu, ama siz onu onurunuza, gururunuza yediremiyerek geceleyin yakışıksız sözler söyleyerek ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz.
68- (İnen) sözü iyice düşünüp üzerinde durmuyorlar mı, yoksa kendilerine ilk atalarına gelmeyen şeyler mi gelmiştir?
69- Yoksa peygamberlerini tanımadılar mı ki, onu inkâr ediyorlar?!
70- Yoksa o peygamberlerde bir cinnet mi var diyorlar?! Hayır, O, onlara hak ile gelmiştir; ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.
71- Eğer Hak, onların heveslerine uymuş olsaydı elbette göklerle yer ve ikisinde bulunanlar (düzeni bozulup) alt-üst olurdu. Hayır, biz onlara anılmalarını (sağlayanı) getirdik; ama onlar bu (şerefle) anılmalarını (sağlayan Kurʹânʹdan) yüzçeviriyorlar.
72- Yoksa (ey Muhammed! ) sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbin vereceği ücret (çok daha) hayırlıdır; O, rızık verenlerin de hayırlısıdır.
73- Ve şüphesiz ki sen onları dosdoğru bir yola çağırırsın.
74- Gerçekten o Âhiret’e inanmayanlar (çağırdığın o) doğru yoldan sapmaktadırlar.
75- Eğer biz onlara merhamet edip de üzerlerine çöken sıkıntıyı kaldırıversek, yine de azgınlıklarında inât edip bocalar dururlar.
76- And olsun ki biz onları azâp ile yakalayıvermiştik de (buna rağmen) yine Rablarına boyun eğmemiş, yalvarıp yakarmamışlardı.
77- Sonunda üzerlerine şiddetli bir azâp kapısı açtığımızda, ansızın şaşırıverdiler de ümitsizliğe kapıldılar.
İNİŞ SEBEBİ
Kureyş müşriklerinin ölçü tanımaz saldırıları ve ekonomik ablukaları sürüp devam ederken, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Yusuf Peygamber zamanında Mısırlıʹların başına gelen kıtlığın bir benzerinin bu müşriklerin başına gelmesini diledi. Çok geçmeden kuraklık ve arkasından müthiş kıtlık başgösterdi. Mekkeli’ler bunalıp kaldılar. Yiyecek adına bir şey bulamadılar. Bunun üzerine Mekke’nin ileri gelen liderlerinden Ebû Süfyân kalkıp Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelerek şöyle ricada bulundu: «Allah için, merhametten yana senden istekte bulunuyorum: Sen değil misin, «Ben âlemlere rahmet olarak gönderildim» diyen? » Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona: «Evet öyledir» diye cevap verdi. Ebû Süfyân anlatmak istediğine şöyle devam etti: «Doğrusu Kureyş kabilesi deve derisinden yapılan kayışları ve ortalıktaki kemikleri yemeğe başladılar. Başlarına gelen sıkıntı ve zararı nasıl anlatayım. Allah’a duâ et de üzerimizden bu dert ve sıkıntıyı kaldırsın. » Peygamber (A. S. ) Efendimiz duâ etti. Allah Onun duâsını kabul buyurup kıtlık ve sıkıntıyı onlardan kaldırdı. O sebeple 74 ve 75. âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/309)
İLGİLİ HADÎS
Hz. Âişe (R. A. ) anlatıyor:
«Peygamber (A. S. ) Efendimize sordum, dedim ki:
- Onlar ki kendilerine verilen (nîmetler)den (Allah yolunda muhtaçlara) verirler ve Rablarına mutlaka dönecekleri(ni bildikleri) için kalpleri ürperir, meâlindeki âyette geçen kimseler içki içenler, zina edenler ve hırsızlık yapanlar mıdır?
Cevap verdi:
- Hayır Sıddîk’ın kızı! Onlar oruç tutarlar, sadaka verirler ve sonra da kendilerinden kabul olunmaz diye korkup endişelenirler. İşte bunun için öne geçenler. » (Sünen-i Tirmizî: Âişe (R. A. )dan)
HAYIRLI İŞLERDE YARIŞANLAR
Kur’ân-ı Kerîm, İslâm’ın karşısında hasmane tavır alıp inkâr ve ahlâksızlıkta ısrar edenlerin tutumunu, gelip geçen milletlerin bu husustaki tutumlarına benzeterek küfür ve nankörlük çıkmazında bocalayan toplum ve milletleri uyarıyor; bu yüzden önceki milletlerin başına gelen felâketi ibretli misal olarak veriyor ve bu tabloyla Kitap Ehli’ni uyarıyor. Sonra da kendilerini böyle bir çıkmazdan uzak tutup Hakk’a gönül veren bahtiyarların örnek davranışlarını ve beş ayrı özelliklerini gözler önüne seriyor. Şöyle ki:
1- «Doğrusu onlar ki Rablarından derin bir saygı ile korkup titrerler.. »
2- «Onlar ki Rablerinin âyetlerine inanırlar.. »
3- «Onlar ki Rablerine ortak koşmazlar.. »
4- «Onlar ki kendilerine verilen (nîmetler)den (Allah yolunda muhtaçlara) verirler.. »
5- «Ve Rablerine mutlaka dönecekleri(ni bildikleri) için kalpleri ürperir.. »
Birinci sıfat: Köklü bir imânın ve kalpte bıraktığı derin tesirin belirtisidir. Bütünüyle Allah sevgisini ve korkusunu yansıtır. Zira sağlam bir imân, kulluğun temelini oluşturur. O bakımdan bu düzeyde olanlar namaz kılarken huşû’ içinde edep ve saygının kurallarına bağlı kalarak arz-ı ubudiyette bulunurlar.
İkinci sıfat: Allah tarafından gönderilen bütün hükümlere, esas ve prensiplere, şüpheye yer vermeksizin inanıp bağlanmayı, bağlanıp uygulamayı ilhâm eder. Bu durumda olanlar, kendi basit mantıklarına göre bir değerlendirme yapmaktan kaçınırlar, hattâ buna lüzum bile hissetmezler. Ancak İlâhî hükmün hikmetini öğrenmeye çalışırlar da bu konuda mesafe aldıkça imân ve irfanlarını artırırlar.
Üçüncü sıfat: Sözünü ettiğimiz köklü imân ve irfanın tabii sonucunu yansıtır.. Öyle ki, varlık âleminin her parçasında Cenâb-ı Hakkʹın «mutlak kudret»inin izini ve eserini görürler ve bu mazhariyet havasında «Allah birdir, eşi, ortağı, dengi ve benzeri yoktur» derler. Aynı zamanda ârız olan her vesvese ve şüpheyi vakit kaybetmeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve tenzîh ederek giderirler.
Dördüncü sıfat: Kulun imân ve irfanındaki sadakatinin açık belirtisini gösterir. Allah’ın verdiği nîmetlerden, O’nun dinini ayakta tutmak, Oʹnun hoşnutluğuna erişmek için muhtaçlara yardımda bulunmak maksadıyla zekât ve sadaka, keffaret ve adak gibi vecibeleri yerine getirirler. Böylece imân ile amel-i sâlihi birleştirip bütünleştirirler.
Beşinci sıfat: İmân temeli üzerinde sâlih amellerde bulunarak sadakatini ortaya koyan mü’minlerin sorumluluklarını bütün incelik ve duyarlığıyla kalp ve kafalara işler. Böylece mü’min Allahʹa dönülecek günü, hesabı ve verilecek İlâhî hükmün şaşmazlığını bilerek hayatını düzene sokar.
Mesele sadece bu ölçüde de kalmaz; imânın verdiği aşk ve heyecan, zevk ve irfan onları hayırlı işlerde koşmaya, yarışmaya sevkeder.
İşte iyilikte, ahlâk ve fazîlette, hayır ve yararlılıkta öne geçenler bunlardır. Her iki hayatta da İlâhî iltifata lâyık görülenler de yine bunlardır.
Son peygamber Hz. Muhammed (A. S. ), insanlığa bu irfan ve faziletlerin kapılarını ardına kadar açmış ve bütün milletleri bu kapıya dâvet etmiştir. Ona ümmet olmamak, her türlü iyilik, fazîlet, hayırhahlık, güzel ahlâk ve haklara saygılı olmayı reddetmek demektir. Çünkü gerçek ve kalıcı iyilik, imân ve sâlih amelle birleşip insanlığa yönelenidir.
TEKLİFLER İNSAN GÜCÜNÜN KALDIRABİLECEĞİ ÖLÇÜDEDİR
«Herkese ancak gücü ve imkânı nisbetinde teklîfte bulunuruz.. »
Son dinin ve onun peygamberi Hz. Muhammed’in (A. S. ) sunduğu «Allah’a dosdoğru kulluk» plânı, insanın gönül hoşnutluğuyla taşıyabileceği ölçü ve orandadır. Hepsi de onun bedenine ve ruhuna âfiyet kazandıracak niteliktedir.
İmân ve sâlih amel, insan hayatını berbat edip verimsiz, yararsız hale getiren boş ve anlamsız teklîfler olmaktan çok uzaktır. Aynı zamanda insan ömrünün her dakikasını değerlendirecek özellik ve muhtevadadır. Öyle ki: İlâhî teklîfte haksızlık yok, hakkı tanıtmak vardır. Zorluk yok kolaylık söz konusudur. Sıkıntı ve ümitsizlik yok, ferahlık ve mânevî boşluğu dolduracak ümit vardır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu gerçeği şöyle yansıtmaktadır:
«Şüphesiz din kolaylıktır. Hiç kimse dinde (daha iyi amelde bulunayım, daha fazlasını yapayım diye) kendini zorlamaya görsün, mutlaka (o yorulup kalır, ama) din ona üstün gelir.
Öyle ise, ortalama gidin. (Gerektiği şekilde amel edemediğiniz zaman, Allah’ın buyruklarını yerine getirmede) yakınlık sağlayın ve bu durumda size müjdeler olsun. Sonra da (yola çıkarken) sabah-akşam seferlerinden, biraz da gece yürüyüşlerinden (kısıp) yardım sağlayın (da kendinizi yormayın). » (Buharî/imân: 29- Nesâî/imân: 28- Ahmed: 5/69)
«Din ve dindarlığın Allah yanında en çok sevileni, bâtıldan uzak, bütünüyle hakka yönelmiş olan koskolay olanıdır. » (Buharî/imân: 29- Tirmizî/menakıb: 32, 64- Ahmed: 1/236)
«Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ve bıkkınlık vermeyin. » (Buharî/mağazî: 60, ahkâm: 22- Dâremî/mukaddeme: 24)
Anlaşıldığı gibi, dinde her emir ve yasak, her esas ve prensip insanı denge ve düzende tutacak, ruhu arındıracak, vicdanı geliştirecek, kalbe yatışkanlık kazandıracak, hayvanî duyguları meşru sınırlar içine alacak, İnsanî duyguları harekete geçirecek özelliktedir.
KİTAP ANCAK HAKKI SÖYLER
«Yanımızdaki kitap hakkı söyler ve onlar haksızlığa uğramazlar.. »
Hakkı söyleyen kitapʹtan maksat nedir? Bu hususta üç ayrı yorum getirilmiştir:
a) Amelleri yazan kâtip meleklerin hazırladıkları defterler.
b) Allah’ın ezelde tecelli eden ilmiyle, olup bitenlerin tesbit edilerek yazıldığı Levh-i Mahfuz.
c) Beşer hayatını tanzime yönelik Kurʹân-ı Kerîm.
Bu üç kitabın hepsi de ancak doğruyu yazar ve gerçeği yansıtır. Melekler günah işlemezler, onların hilkat defterinde bencillik, ihtiras, nefis ve benzeri sıfat ve duygular yoktur. Ancak Cenâb-ı Hakkʹa ibâdet ederler ve emrolundukları hususları kusursuz yerine getirirler. O bakımdan onların tesbit edip yazdıklarında hiç şüphe yoktur.
Levh-i Mahfuz, İlâhî ilimle hazırlanmıştır. Allahʹın ilmi yanılmayacağına göre, orada herhangi bir yanlışlığın olması söz konusu değildir.
Kurʹân-ı Kerîm ise, Allah sözüdür. Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla indirilmiştir. İndirildiği gibi, hem lâfzı, hem mânası Resûlüllahʹın (A. S. ) kalbine nakşedilmiş ve nakşedildiği gibi yazılmış, yazıldığı gibi ezberlenmiştir. O bakımdan Kur’ânʹda yer alan tehditler ve müjdeler bütünüyle adâlet ölçülerine göredir. Âhirette hiç kimse haksızlığa uğramaz ve hiç kimse mağdur edilmez. Herkes dünyada işlediğinin ancak karşılığını görür.
Kitabın hak ile konuşması: Bütünüyle adâleti, doğruyu, iyiyi, yararlı olanı yansıtması ve zararlı olan şeylerden kaçınmayı telkîn ve tavsiye etmesi ile yorumlanabilir.
İNKÂRCILAR BİLGİSİZLİK VE GAFLET İÇİNDEDİRLER
«Ne var ki, onların (o inkârcı sapıkların) kalpleri bundan bilgisizlik ve dalgınlık içindedir.. »
Cenâb-ı Hak, hayırlı kişilerin beş önemli özelliğini açıkladıktan sonra inkârcı gâfillerin beş sıfatını sıralayarak uyarıcı, aydınlatıcı ve yönlendirici mahiyette bir kıstas ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
1- Allah ve hak din hakkında bilgisizlik ve gaflet içindedirler.
2- Maddeyi amaç seçip haktan yüz çevirmişlerdir.
3- Refah ve bolluğun verdiği geçici mutluluğun şaşkınlığı ve şımarıklığıyla kalp ve kafaları meşguldür.
4- İlâhî sözler üzerinde durup düşünmezler, kafa yormazlar. Önyargının esiridirler.
5- Hz. Muhammed’in (A. S. ) seçkin ve yüksek şahsiyetini pek bilmezler ve tanımazlar.
Bu beş sıfatın doğurduğu ruhî maraz sebebiyle inkârcı maddeciler akşam olup biraraya geldiklerinde, Allah, din, peygamber, mü’min, din âlimi ve ibâdet aleyhinde bulunup çok yakışıksız sözler sarfederler. 66. âyetle bilhassa bu sonuca dikkatler çekiliyor.
Cenâb-ı Hak hidâyet vermiyecek olursa, onlardaki bu derunî marazın tedavisi çok zordur. Nitekim 70. âyetle bu hususa işâret ediliyor.
İnkârcı şımarıkların dünyadaki bu tutum ve davranışlarına karşılık âhirette verilecek ceza da o nisbette değişik ve üzücüdür. İlgili âyetlerle sözü edilen cezanın beş safhası şöyle sıralanmaktadır:
a) İleri gelen şımarık inkârcıları azâp yakalayınca, sızlanmaya başlarlar.
b) Onlara: «Bugün sızlanmanızın, yardım beklemenizin hiçbir faydası yoktur» denilecek ve bu onların sızlanmalarını tam bir ümitsizliğe çevirecektir.
c) Sonra da onlara şu husus hatırlatılacak: «Âyetlerimiz size okunuyordu, ama siz onu onurunuza, gururunuza yediremiyordunuz da ökçeniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz. » Bu hatırlatma da onlara, bütün fırsatları elden kaçırdıklarının bir başka delili olarak ortaya konacak ve verilen azâbın âdil olduğu gösterilecektir.
d) Arkasından bir diğer husus daha onlara hatırlatılacak: «Geceleyin yakışıksız sözler söyleyerek ökçeniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz. » Kalplerinizdeki karanlık sizi ileriye değil, hep geriye çekip haktan uzaklaştırdı. Ondan uzaklaşınca da bâtılın karanlığına gömülüp gittiniz. İşte bugünkü elim ve hazîn durumunuz, o karanlığın tabii neticesidir.
e) Size ve âlemlere rahmet olarak gönderilen ve Allahʹın son mesajını teblîğ ile görevli bulunan Hz. Muhammed’de (A. S. ) cinnet mi var diyordunuz. Oysa cinnet ve şaşkınlık sizin benliğinizi sarmıştı; bundan haberiniz yoktu. Bugün, dünya hayatında aklını imânıyla birleştirip doğru yolu seçenlerde cinnet olmadığını görüyorsunuz.
HAK, KİMSELERİN HEVESİNE UYMAZ
«Eğer Hak onların heveslerine uymuş olsaydı, elbette göklerle yer ve ikisinde bulunanlar (düzeni bozulup) alt-üst olurdu.. »
Âyette geçen «hak» sözü iki yoruma imkân vermektedir. Birincisi: Cenâb-ı Hakkʹın, İkincisi: Kur’ân’ın kasdedildiğine yöneliktir. Birinci yoruma göre, âyet şöyle manalandırılır: Eğer Cenâb-ı Hak, kâinatı belli plân ve proğrama göre kurduktan, denge ve düzeni sağladıktan sonra inkârcı gafillerin, sapık müşriklerin arzu ve heveslerine uysaydı, ne yerle gök kalır, ne de düzen ve denge devam ederdi. İkinci yoruma göre ise, âyet şöyle manalandırılabilir: Eğer indirilen Kurʹân müşriklerin arzuları ve hevesleri istikametinde tertiplenip indirilseydi, bu her yönüyle kâinat düzenine ters düşer, Kur’ân-ı Kerîm kâinatın plân ve proğramını yansıtmaz, insanlık için kurtarıcı bir reçete olmaktan çok uzak kalırdı. O takdirde de indirilmesinin amaç ve hikmeti olmaz, Allah’ın abes ile iştiğal ettiği sonucu ortaya çıkardı. Oysa Cenâb-ı Hak mutlak ilim ve hikmet sâhibidir. Hiçbir şeyi boş ve anlamsız yaratmadığı gibi, kâinatı da rastgele var kılmamış, şaşmayan kanunlara, değişmeyen plânlara bağlamıştır. O bakımdan ilâhî düzen kimselere uymaz, sünnetullah başkalarının hevesine göre tecelli etmez; ama herkes o düzene uymak, sünnetullahla uyum sağlamak zorundadır.
Mekkeli müşriklerin bir diğer gaflet ve şaşkınlığı da şöyledir: Cenâb-ı Hak, hem son peygamberi Mekke’den seçip görevlendirdi, hem de son mesajı olan Kur’ân’ı Arapça olarak indirdi. Aynı zamanda o bölge halkına bu kitapta yer verilerek isimlerinin kıyâmete kadar anılmasına sebep kıldı. Şüphesiz düşünebilen, aklını kullanıp ilerisini görebilenler için bu çok büyük bir lütuf ve şereftir. Ne yazık ki, o günkü müşrikler ve özellikle Kureyş Kabilesiʹnin ileri gelenleri bu gerçeği anlayamadılar; kalplerini açıp ona koşacakları yerde, ondan yüz çevirdiler. 71. âyetle bilhassa bu incelik üzerinde durulmakta ve yaşamakta olan Araplar uyarılmaktadır.
İNKARCININ MANTIĞI
Maddeci inkarcının mantığı, çok ters ve yanıltıcıdır. Zira onlara göre, kâinatta bir düzen varsa, bu tesadüflerin biraraya gelmesinin tabii neticesidir. Aslında düzeni de, düşünceyi de madde doğurmaktadır.
Böylece inkârcılar bu iddiadan hareketle fizikötesi diye bir kavram kabul etmezler. Oysa onların bu hatalı veya ters mantıkları isabetli olsaydı, tesadüflerin oluşturduğu düzenin milyar seneler devam etmesi mümkün olur muydu? Onu oluşturup düzene sokan ve devamını sağlayan yüce kudret olmamış olsaydı, başka başka tesadüfler neden bu düzeni değiştirememekte, neden bir fazlalık veya noksanlık doğuramamaktadır? Neden her şey belli bir amaca yönelmiş, yüklendiği proğramı şaşmadan, aksatmadan yerine getirmektedir? Tesadüfün bundaki payı ve tesiri ne olabilir? Hem neden eşyanın hiç biri başıboş ve amaçsız değildir? Eğer ortada nâzım rol oynayan tesadüfler ise, başıboşluk, gayesizlik onun tabii sonucu olmaz mı?
İşte Kur’ân bu hassas noktaya dokunuyor ve onların iddia ettiği gibi birtakım varsayımların yerinin olmadığına dikkatleri çekiyor ve şöyle noktalıyor: «Eğer hak onların heveslerine uymuş olsaydı, (yani işi tesadüflere bıraksaydı) elbette göklerle yer ve ikisinde bulunanlar alt-üst olurdu. »
Böylece «hak» kavramı her türlü tesadüfü, başıboşluğu, plansızlığı, proğramsızlığı reddetmekte ve beşer aklını mutlak düzende hâkim olan kudrete çevirmektedir.
KİMSEDEN HARAÇ DA İSTENMİYOR
«Yoksa (ey Muhammed! ) sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbin vereceği ücret (çok daha) hayırlıdır. O, rızık verenlerin de hayırlısıdır. »
İnsana yakışan, İlâhî hoşnutluk doğrultusunda kimselerden bir ücret istemeden, beklemeden seviyeli hizmetlerde bulunmaktır. Şüphesiz ki kişinin bu düzeye gelebilmesinin birtakım şartları vardır: Önce sağlam imâna sahip olma, nefis ve İblîsʹi altetme, dünyaya getirilişin hikmetini anlama gelir.
Başta Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz olmak üzere bütün peygamberler bu fazîlet çizgisinden bir milimetre olsun ayrılmamışlardır. Ne yazık ki, gerek dünün Mekkeli sapık müşrikleri, gerekse günümüzün materyalist şaşkınları konuya bu açıdan eğilmemişler ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kişisel ihtirası uğruna böyle bir macera veya mücadeleye atıldığını iddia ederek hem kendilerini, hem kendilerine uyanları yanlış yoldan bir çıkmaza sokmuşlardır.
Böylesine sakat, gerçek dışı bir tutum ve anlayışın birtakım nedenlerinin bulunduğunu unutmamak gerekir. Onları şöyle özetliyebiliriz:
a) Onlara göre, tek değer ölçüsü paradır. Hiç kimse böyle bir değeri dikkate almadan yola çıkmaz.
b) Madde ve kimine göre düşünce esastır. Bu iki felsefî görüş de insanı kutsal değerlerin tamamından, ahlâk ve fazîlet ölçülerinden uzaklaştıracağından, ortada sadece maddî menfaat ve kişisel çıkar kalır.
c) Yine onlara göre, Allah ve din kavramları, korku neticesi ortaya çıkmış ve birtakım açıkgözler halkın bu temayül ve zaafından yararlanmışlardır.
Böylece para ve maddeyi ön plânda tutup başka bir değer ölçü ve kıstası tanımayan inkârcıları hidâyet çizgisine getirmek ve fazîlet mücadelesi veren büyük mürşitleri onlara kabul ettirmek hayli zordur.
72 ve 73. âyetlerle bilhassa inkârcı maddecilerin sağduyudan uzak tutumları kınanıyor ve gereken İlâhî uyarılar yapılıyor.
FELÂKET KISMEN UYARICI OLUR
«Eğer biz onlara merhamet edip de üzerlerine çöken sıkıntıyı kaldırıversek, yine de azgınlıklarında inat edip bocalar dururlar. »
İnkârcıların başına büyük felâket gelince, inkârda bir duraklama devresine girerler. Felâket kalkınca inkâr ibresi yine eski yerine döner. Zira kişinin beyni küfür ve madde ile iyice yıkanınca, yıkılması çok zor önyargı oluşturur. Böylece elektronlar atom çekirdeğinin etrafında durmadan dinlenmeden döndüğü gibi, onlar da inkâr çekirdeğinin çevresinde döner dururlar.
Nitekim Mekkeli putperestleri ne kıtlığın sıkıntı ve üzüntüsü, ne de Bedir Savaşı uslandırabilmişti. Cenâb-ı Hak ilgili 76 ve 77. âyetlerle onların o günkü katı tutumlarını tasvîr ederek şöyle buyurmaktadır:
«And olsun ki biz onları azap ile yakalayıvermiştik de (buna rağmen) yine Rablarına boyun eğmemiş, yalvarıp yakarmamışlardı. Sonunda üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda, ansızın şaşırıverdiler de ümitsizliğe kapıldılar. »
Putperestlerin bu elim sonucu özetlenirken, yaşamakta olan inkârcı maddecilerin gözleri önüne ibret ve öğüt alınacak tarihî bir tablo konuyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Rablarından derin saygı ile korkan mü’minlerin bazı vasıflarına yer verildi. Sonra da dinî tekliflerin beşer takatıyla orantılı olduğuna dikkatler çekildi. Arkasından bu gerçekleri idrâk edemiyen ve her şeye rağmen inkâr ve ahlâksızlıkta ısrar eden şaşkınların derin bir gaflet içinde bulundukları konu edilerek hayatını böylesine bir hiç uğruna harcayanların âhirette uğratılacakları elim sonuç ibretli bir tablo halinde ortaya konuldu. Böylece yaşamakta olan maddeciler bir kere daha uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, her biri ilâhî damgayı taşıyan birer belge olarak kulak, göz ve gönül üzerinde duruluyor. Sonra da yeryüzüne getirilip belli bir plâna göre yayıldığımıza dikkatler çekilerek Allahʹın varlığına ve birliğine delâlet eden ve akla ışık tutan bazı fiziksel kanunlara parmak basılıyor. Arkasından kâinat düzeninde yer alan sistemlerin kim tarafından yaratıldığı birer soru şekline sokuluyor ve cevabı eklenerek putperestler uyarılıyor.