MEÂLİ:
63- O Rahmânʹın kulları (o kimseler)dir ki, yeryüzünde alçak gönüllü yürürler; câhiller onlara söz attığı vakit, «selâmetle» derler.
64- Onlar ki Rablarına secde ederek, ayakta durarak (namaz ve niyazda bulunarak) gecelerler.
65- Onlar ki «Rabbimiz, bizden Cehennem azâbını çevirip uzaklaştır. Şüphesiz ki onun azâbı devamlı acı ve işkencedir» derler.
66- Şüphesiz ki orası kötü bir karargâh ve fenâ bir eyleşim yeridir.
67- Onlar ki (mallarını) harcadıkları zaman ne isrâf ederler, ne de cimrilik yaparlar, bu ikisi arasında dengeli ortalama bir yol tutarlar.
68- Onlar ki Allahʹla beraber başka bir ilâha tapmazlar; haklı bir sebep dışında Allahʹın harâm kıldığı canı öldürmezler; zinâ etmezler.. Kim bunları işlerse cezâya çarpılır.
69- Kıyâmet günü azâbı kat kat olur ve azâp içinde aşağılanmış halde devamlı kalır.
70- Ancak tevbe edenler, dosdoğru imân edip iyi-yararlı amelde bulunanlar müstesnâ. İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
71- (Evet) kim tevbe edip iyi-yararlı amelde bulunursa, şüphesiz ki o, Allahʹa tevbesi kabul edilmiş ve sevâbına erişmiş olarak döner.
72- Onlar ki yalan yere şâhitlik etmezler, boş-anlamsız bir şeyle karşılaşınca sükûnet ve vakarla geçerler.
73- Onlar ki Rablarının âyetleri kendilerine hatırlatılınca üstüne sağırlar, körler gibi kapanıp kalmazlar.
74- Onlar ki, ey Rabbimiz! derler, bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözlerin aydınlığı (ölçüsünde) bağışla ve bizi (Allahʹtan) korkup (fenalıklardan) sakınanlara önder ve lider eyle.
75- İşte bunlar sabrettiklerine karşılık Cennet’in gönül açıcı yüksek çardağıyla mükâfatlandırılmaya lâyık görülürler ve orada saygı ve selâm ile karşılanırlar.
76- Orada devamlı kalıcılardır. Orası ne güzel karargâh ve ne güzel kalınacak yerdir.
77- De ki: Eğer duânız (ve ibâdetiniz) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin. Siz (ey inkârcı sapıklar! ) cidden (Hakk’ı) yalanladınız. Bunun cezâsı lüzumlu olup (sizi bırakmıyacaktır).
İLGİLİ HADİSLER
«Namaza (bile) gittiğinizde koşarak gitmeyin; vakar ve sükûnetle yürüyerek gidin. Yetiştiğinizi (imamla) kılın; kaçırdığınızı (kalkıp) tamamlayın. » (Buharî/ezan: 20)
«Bir adam diğer bir adama dil uzatıp sövdü. Sövülen adam karşılık vermedi, sadece «sana selâm olsun! » dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz onlara şöyle buyurdu: «Aranızda bir melek bulunuyordu. Bu seni sövdükçe melek o sözü senden geri çeviriyor ve sövene, «sen bu söze daha lâyıksın» diyordu. Sen ise ona «sana selâmet olsun» dediğin zaman melek, «hayır selâmet sana olsun; sen buna ondan daha lâyıksın» diyordu.. » (Ahmed: 5/445)
«Kişinin geçiminde iktisatlı davranması, dindeki bilgi ve anlayışındandır. » (Ahmed: 5/194)
«İktisada riâyet eden fakir düşmez. » (Ahmed: 1/447)
«İbn Mesʹud (R. A. ) diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden «hangi günah daha büyüktür? » diye sorulduğunda O şu cevabı verdi: «Seni yarattığı halde Allahʹa ortak, denk ve benzer koşman... » Soran tekrar sordu: «Ondan sonra hangi günah....? » Peygamber (A. S. ) şu cevabı verdi: «Seninle beraber yer korkusuyla çocuğunu öldürmen... » Adam yine sordu: «Ondan sonra hangi günah...? » Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Komşunun karısıyla zina etmen... » buyurdu. » (Buharî/tefsîr: 3/2, 2/25, edeb: 20, diyat: 1, hudud: 20, tevhîd: 40- Müslim/imân: 141, 142- Ebû Dâvud/talâk: 50- Tirmizi/tefsîr: 25- Nesâî/tahrîm: 4- Ahmed: 1/380, 431, 434, 462- 6/8)
«Allah’a ortak koşmaktan sonra adamın kendisine helâl olmayan rahme nutfe koymasından (zina etmesinden) Allah yanında daha büyük bir günah yoktur. » (İbn Ebî Dünya - Câmiussağîr: 2/150)
Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Size büyük günahların en büyüğünden haber vereyim mi? Allah’a ortak koşmak ve ana-babaya karşı gelmektir. » Sonra oturduğu yerde doğrulup şöyle devam etti: «Dikkat edin! yalan sözden ve yalan yere şahitlikten sakının. » ve bunu o kadar tekrarladı ki ashab-ı kirâm: «Keşke sussa... » diye fısıldaştılar. (Buharî/ilim: 30- Tirmizî/büyû’: 3- Müsned-i Ahmed: 2/452, 505- 4/ 233- 5/291)
RAHMÂN’IN GERÇEK KULLARININ ON İKİ VASFI
«O Rahmân’ın kulları (o kimseler)dir ki, yeryüzünde alçak gönüllü yürürler; câhiller onlara söz attığı vakit «selâmetle» derler.. »
Kurʹân-ı Kerîm, İlâhî rahmet ve kudretin tecellisiyle kâinatın var kılındığına ve her varlığın mevcut plândaki yerini alıp Rahmân olan Allah’ın irâdesine göre hizmetini sürdürdüğüne işârette bulunduktan sonra Rahmânʹa kul olma şuuruna erişen müʹminlerin on iki seçkin vasfını sıralamakta ve bununla İslâm ahlâkının ana çizgisini, yüksek hikmetini, genel ölçüsünü vermektedir. Şöyle ki :
1- «O Rahmân’ın kulları (o kimseler)dir ki, yeryüzünde alçak gönüllü yürürler.. »
Tevazü ve vakar imândandır. Kibir ve gurur ise, küfür ve cehalettendir. Allahʹın büyüklüğünü, yüceliğini, öncesiz ve sonrasız olduğunu bilip düşünen ve kendisinin nasıl, ne şeyden yaratıldığını idrâk eden kimse elbette ki büyüklük taslamaz.
Bu konuda insanı mahviyetkâr bir duygu ve düşünceye sevkeden en kuvvetli âmillerden biri de, her an Cenâb-ı Hak’a muhtaç bulunduğunu anlamasıdır. Zira mülkün tamamı ve nîmetin her türü O’nundur. İnsanı yaratmadan önce yerküreyi onun yaşayışına elverişli duruma getirip lüzumlu bütün kaynakları hazırlayan biz değiliz, bizi yaratan Allahʹtır. O halde büyüklük ancak O Yüce Kudretʹe yakışır ve O’na mahsustur.
2- «Câhiller onlara söz attığı vakit «selâmetle» derler.
Çünkü söz, konuşanın sıfatıdır. Herkes ancak kesesinde bulunanı harcar. Biz, şu an buna sataşmak, şunu bunu kırmak ve kınamak için değil, çok yüce amaçlar için dünyaya getirilmiş bulunuyoruz. Amaçtan sapmak, yaratılışımızdaki hikmete ters düşer ve bizi Allahʹtan uzaklaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
O bakımdan dinî eğitim şarttır. Kalpleri ve ruhları İlâhî sevgi ve korku ağıyla örmek en kuvvetli yönlendirici ve en uslandırıcı faktördür. Kişiden bu imân ve düşünceyi çekip aldığımızda geriye hayvanî duygular hâkim olur.
3- «Onlar ki Rablarına secde ederek, ayakta durarak (namaz ve niyazda bulunarak) gecelerler. »
Yatsı namazı bir bakıma günlük hayatı ibâdetle noktalamaya yönelik bir ibâdettir. O günkü işlediklerimizin, iyilik ve kötülüklerimizin bilançosunu çıkarmak; iyiliklerimiz ağır basıyorsa, Allahʹa hamd etmek; kötülüklerimiz fazla geliyorsa, tevbe ve istiğfarda bulunmak suretiyle bir sonraki güne daha azimli ve iradeli olarak kalkmaya niyetlenmek ve böylece kusurlarımızı anlayarak Cenâb-ı Hakkʹa sıdk-u selâmetle yönelmek kadar arındırıcı ve yönlendirici ne olabilir? Böyle bir imân ve düşünce atmosferi içinde yatağa uzanmak kadar asil ve faziletli bir davranış elbette ki düşünülemez.
O bakımdan Kur’ân-ı Kerîm bu üçüncü vasfı «secde» ve «kıyam» gibi iki önemli safhayla açıklamaktadır. Zira secde kullukta tevazuʹun, mahviyet ve teslimiyetin; kıyam ise İlâhî emirlere hazır ve saygılı olmanın ifadesidir. Ve unutmamak gerekir ki, kulun Allah’a en yakın olduğu anlar, secdede bulunduğu demlerdir.
4- «Onlar ki, Rabbimiz bizden Cehennem azâbını çevirip uzaklaştır. Şüphesiz ki onun azâbı devamlı acı ve işkencedir, derler. »
Kulluğun en şerefli düzeyi ve en dengeli hali; korkuyla ümit arasında yaşamasını bilmek; yani Allah’ın rahmetinin genişliğine ümit bağladığımız kadar Oʹnun azâbının şiddetinden korktuğumuzu için için duymamızdır. Bu konudaki incelik şudur: Yalnız Allah’ın rahmetine güvenip O’nun azabından, cezasından korkmamak insanı şımartıp birtakım ölçüsüzlüklere itebilir. Sadece Oʹnun azabından korkup rahmetine, affına ihtimal vermemek insanı derin bir ümitsizlik çukuruna düşürebilir.
5- «Onlar ki (mallarını) harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar; bu ikisi arasında dengeli ortalama bir yol tutarlar. »
Lüzumundan fazla harcamak israftır. İmkânlar el verdiği halde ihtiyaç nisbetinden kısıp harcamamak cimriliktir. Ashab-ı Kirâm’ın günlük hayatı bu ikisi arasında dengeli bir yol tutmanın örnekleriyle doludur. Resûlüllah’ın (A. S. ) yüksek irfan meclisinden aldıkları dinî bilgileri harfiyen uygularken özellikle şu noktaya çok dikkat ederlerdi: İnsan yemek için yaşamaz, ama yaşayabilmek için ihtiyaç nisbetinde bir şeyler yiyip içer.. Aynı zamanda süslenmek, başkasına karşı üstünlük kurmak için giyinmez; ama hem utanç yerlerini örtmek, hem müʹminin vakar ve terbiyesine korumak için giyinir.
Günümüzde harcamada bir sınır tanımayıp moda ile demoda arasında mekik dokuyarak lüksün de ötesinde israfa yol açanların yetişme tarzları incelendiğinde, çoğunun Kur’ân ve Sünnet kültüründen yoksun oldukları görülür. Dünyada her gün milyonlarca insan açlıktan can çekiştirirken sosyetenin ve müthiş bir israf içinde gününü gün edenlerin vurdum duymazlığı ne ile yorumlanabilir?.
6- «Onlar ki Allahʹla beraber başka bir ilâha tapmazlar.. »
Kişiye Allah’ını unutturan, kalbini doldurup istilâ eden her şey, bir bakıma ilâhlaştırılmış demektir. İman nuruyla kalbini ve kafasını aydınlatan gerçek mü’minler ise, Allahʹtan başka her şeyin, korunmak ve gerektiği şekilde kullanılmak üzere insana verilmiş birer emanet olduğunu kabul ederler. Zira eninde-sonunda terketmek zorunda olduğumuz eşya emanet değil de nedir? O bakımdan sözünü ettiğimiz mü’minler emanete değil, onu ihsan eden Cenâb-ı Hakk’a taparlar; kalplerini mal ve makam değil, İlâhî sevgi, korku ve Oʹnun rızasına erişme azmi doldurur.
Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuyu aynı sûrenin 43. âyetiyle şöyle açıklamaktadır: «Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü?. »
7- «Haklı bir sebep dışında Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmezler.. »
İslâm Şeriatıʹnın cevaz verdiği kısas ve benzeri bir ceza dışında bir insanı öldürmek kesinlikle haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmış; aynı zamanda ağır maddî müeyyideler de konmuştur. Allah’a kul olmanın idraki içinde Rahmân sıfatından tecelli eden rahmetin anlam ve hikmetini bilen hiçbir mü’min haksız yere cana kıymaz. Zira insan haklarını en çok korumakla görevli kılınanlar şüphesiz ki mü’minlerdir. Hayat hakkı ise, hakların en üstünüdür. İnsan kanı muhteremdir. Öldürmek çare değildir, nihaî çaredir. Savaşlarda bile bu prensibe riâyet edilmiştir.
Cenâb-ı Hak bir kişinin haksız yere öldürülmesinin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu Mâide Sûresi 32. âyetle şöyle açıklamaktadır: «Kim bir kişiyi, bir kişi karşılığında veya yeryüzünde fesat (çıkarma suçundan dolayı) olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur; kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. »
8- «Zina etmezler.. »
Zina: Kadın ve erkeğin iffet ve namus perdesini yırtan, aileyi temelinden sarsan, toplumu dejenere eden, ahlâk ve fazîleti yıkan, nesli soysuzlaştıran kötü bir fiildir. Oysa Allah’a ve Âhiret gününe dosdoğru imân eden kimsenin şu dünyaya iffet perdesine leke dokundurmamak, aile yuvasını Allah’ın muradına uygun sapasağlam ayakta tutmak, ahlâk ve fazîleti korumak, imanlı bir nesil yetiştirmek için gözlerini açtığını biliyoruz.
Ne var ki, insan melek ölçüsünde yaratılmamıştır. Onda hem hayvanî, hem de melekî sıfatlar vardır. Peygamber dışında hiç kimse günah ve kötülüklerden korunmamıştır. Önemli olan iyiliklerin ağır basması, kötülüklerin asgariye düşürülmesi ve kime karşı günah işlendiğinin bilincinde olunmasıdır. O halde kötü fiillerin tamamını veya bir kısmını bilerek veya bilmeyerek işledikten sonra ciddi şekilde pişmanlık duyup vazgeçenler hakkında ise, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Tevbelerinde sebat ettikleri takdirde Cenâb-ı Hakkʹın onların kötülüklerini iyiliklere çevirmesi umulur. Zira tevbe kapısı can boğaza gelinceye kadar açıktır. Tabii küfür üzere olup tam ümitsizlik çizgisine geldiğinde artık maddî hiçbir şeyin fayda vermiyeceğini anladıktan sonra dönüş yapanlar için bu kapı açık değildir. Zira belirtilen kişilerin ümitsizlik halindeki tevbeleri makbul tutulmaz. (Geniş bilgi için bak: Nisa Sûresi: 17, 18. âyetlerinin tefsiri)
9- «Onlar ki yalan yere şâhitlik etmezler.. »
Yalan: Bile bile doğruyu gizlemek, hakkı inkâr etmektir. Bu da ya insan haklarıyla, ya da İlâhî haklarla ilgilidir. Her iki durumda da yalan büyük günahı gerektiren çok kötü bir fiildir. Yalan bütün hak dinler tarafından yasaklanmış ve hattâ lânetlenmiştir. Çünkü insan haklarına dokunan, toplumda güveni sarsan her fiil haramdır ve yasaktır. O bakımdan yalancılığı takbîh eden o kadar çok hadîs vardır ki, onları biraraya getirecek olursak bir cilt haline gelebilir.
Hz. Ömer (R. A. ) Kitap ve Sünnet’in ışığı altında şu tavsiyede bulunmuştur: «Doğru söz seni öldürtecek, yalan seni kurtaracak bile olsa birinciden ayrılma. »
Abbasî Halîfelerinden Harun Reşit, günün ünlü bilgin ve düşünürlerinden Mansûr bin Ammarʹa: «Bana öyle bir öğüt ver ki hem kısa, hem de yüklü olsun» der. Mansûr, halifeye «Peki, yalnız daha önce bir iki soru sormama müsaade eder misin? » diyerek izin ister ve söze şöyle başlar: «Ey mü’minlerin emîri, şu dünyada kendi varlığınızdan daha çok sevdiğiniz (peygamber dışında) bir kimse var mıdır? » Halîfe: «Hayır, yoktur» diye cevap verir. Mansûr devamla der ki: «Öyleyse, kendi varlığınıza kötülük etmeyiniz. » Halife: «İyi ama bunun ilk şartı nedir? » diye sorunca da Mansûr şu cevabı verir: «Yalan söylememektir. »
İslâm kültüründen yoksun yetişen, hak dinlerden nasibini alamayan bazı Batılı fikir adamları yalanı mubah sayacak kadar ileri gitmişlerdir. Onlardan biri de ünlü İtalyan yazarı ve düşünürü Machiavelli’dir. «Gaye vasıtayı meşru kılar» gibi oldukça hatalı ve çarpık bir ilke koymuş bulunuyor. Böylece Machiavelli; iş, ahlâk, siyaset hayatında çoğu zaman yalan söylenmesi gerektiğini ileri sürmekten çekinmemiştir. Günümüzün bazı siyasîleri Machiavelliʹye taş çıkartacak kadar ileri gitmektedirler.
Özellikle yalan yere şahitliğin insan haklarıyla yakından ilgili bulunduğunu unutmamak gerekir. Zira bütün günahlar tevbe ve istiğfarla affedilebilirler, ama insan haklarıyla ilgili olan günahların -hak sahibi memnun edilmedikçe, alınan hak sâhibine iâde edilmedikçe- affedilmesi söz konusu değildir. Ancak deniz savaşında Allah yolunda şehit düşenlerin durumu bir istisna teşkil eder.
10- «Boş-anlamsız bir şeyle karşılaşınca sükûnet ve vakarla geçerler. »
Dünya hayatı çok kısa, yapılacak işler de o nisbette çoktur. İnsan olarak İlâhî inâyet ve rahmetin bizlerden yana tecelli ettiğini düşünmemiz ve ona lâyık olabilmemiz için gerekeni yapmamız kadar tabii ne olabilir? Önümüzde çözülmesi gereken birçok mesele ve problemler dururken çok kıymetli vakitlerimizi şununla, bununla sürtüşme ve tartışmaya ayırmamız, haddini bilmeyen insanlara muhatap olmamız bize bir şey kazandırmayacağı gibi, çok şeyler kaybettireceğinde şüphe yoktur. Biz her şeyden önce ebedî bir hayatın eşiğine getirildiğimizi ve şu anda ona hazırlık dönemi içinde bulunduğumuzu bilmek zorundayız. Bunun için de bize belli bir süre takdir edilmiştir. Sürenin sonuna gelmeden, yani ecel çizgisine ayak basmadan kendimizi İlâhî beyân doğrultusunda donatmamız gerekmektedir. Allah’a dosdoğru imân eden kişiler olarak günlük hayatımızın hep doğruluk, fazîlet, adâlet, ciddiyet, sâlih amel ve hayırlı işlerle geçmesi bir emr-i İlâhîdir. Ve müʹmin olarak -Kur’ân’ın açıkladığı üzere- her şeyin en ciddisini, en iyisini ve en güzelini yapmakla yükümlü bulunuyoruz. Böyle bir yarışa katılmamız, dünya ile âhiret hayatımızı birbirine bağlar ve biri diğerini en mükemmel ölçüde tamamlar.
11- «Onlar ki Rablarının âyetleri kendilerine hatırlatılınca üstüne sağırlar ve körler gibi kapanıp kalmazlar. »
Çünkü gerek kâinat plânında yer alan her belge, gerekse Hz. Muhammed’e (A. S. ) indirilen her âyet, Cenâb-ı Hakkʹın varlığını, birliğini, kudretinin yüceliğini, kurduğu düzenin amaç ve hikmetini, düzenlediği plânın kusursuzluğunu yansıtır. Gerçek müʹmin ise, her şeyde ve olayda Allah’ın kudret damgasını gören, rahmetinin eserine şâhit olan bir basirete sahip olmalıdır. O kadar ki, eşyaya imân ve irfan gözüyle bakıldığında her şeyin «Allah» dediği, her varlığın Oʹnun birliğine delâlet ettiği görülür.
İşte kâinatta hâkim olan düzen ve proğramı bize en iyi şekilde tarif edip tanıtan Kurʹân-ı Kerîm’i okuyup da mana ve maksadını, hikmet ve esrarını anlamamak, anlamak için ciddi bir mesai sarfetmemek; Kurʹân’ın mutlak anlamda her iki hayatımızın tek rehberi bulunduğunu idrâk etmemek bir bakıma sağırlık ve körlüktür.
Cenâb-ı Hakkʹın bu beyânından anlıyoruz ki, Kurʹân-ı Kerîm sırf okunup amel edilmek ve hükümleri uygulanmak, hikmetleri anlaşılmak üzere indirilmiştir. O ne yalnız ölülere okunmak, ne yalnız hatim yapmak, ne de duvarlara süs eşyası olarak asılmak için indirilmemiştir.
Günümüzde bazı Batılı ilim adamlarının ilim ve insaf gözüyle Kurʹân’a eğilip onu incelemeleri, kendilerine hidâyet kapılarının açılmasını sağlamış ve çoğu Kur’ân’ın beşer gücünün çok ötesinde bulunduğunu, her âyetiyle İlâhî olduğunu anlamakta gecikmemiş ve «Kur’ân çağların, medeniyetlerin önünde yürüyor» demekten kendilerini alamamışlardır. Böylece Kur’ân’a ilim gözüyle bakmak, onu kalp ve ruh kulağıyla dinlemek insanı çok olumlu sonuçlara götürmekte olduğunu anlatmaya gerek var mıdır? Ortada birçok misaller dururken başka arayışlar içine girmek zaman kaybından başka bize ne kazandırır? Bunun içki Hz. Peygamber (A. S. ): «İlim; İslâm’ın hayatı, imanın direğidir. Kim ilim öğretirse, Allah onun mükâfatını tamamlar; kim de ilim öğrenip onunla amel ederse, Allah, bilmediği şeyleri ona öğretir. » buyurmuştur. (Ebû Şeyh: İbn Abbas (R. A. )dan.. (İmam Süyûtî bunun zayıf olduğunu kaydetmiştir. ) Bilgi için bak: Câmiussağîr’in şerhi Feyzülkadîr/ilim maddesi.)
12- «Onlar ki ey Rabbimiz, derler, bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözlerin aydınlığı (ölçüsünde) bağışla ve bizi (Allah’tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlara önder ve lider eyle. »
İslâm; Kur’ân ve Hadîs’in ışığında aileye lâyık olduğu değeri, önemi ve yeri vermiş, onu her türlü tecavüzden korumuştur. Çünkü vücut için omurga ne ise, toplum ve ülke için de aile odur. O bakımdan ilgili âyetle, evlenip yuva kuracak eşlerin dindarlık, ahlâk, fazîlet ve soyluluk cihetiyle gözlerin aydınlığı olacak düzeyde bulunmalarına dikkat etmemiz duâ yoluyla tavsiye edilmektedir. Aynı zamanda çocuk eğitimine ciddiyetle eğilmemize işâret edilerek ihmalinin gözleri aydınlatmıyacağı, huzur ve mutluluk getirmiyeceği hatırlatılmakta ve böylece Müslüman olarak aile ve çocuk konusuna ağırlık vermemiz istenmektedir.
Aileyi bu tarz yorumlamamızın sebebi çok açıktır: Kumarbaz, alkolik, namus düşkünü, uyuşturucu mübtelâsı, yalancı, dolandırıcı, hilebaz ve inkârcı bir kimse elbette ailenin gözlerinin aydınlığı sayılacak bir aile reisi olmaktan çok uzaktır. Annelik vakar ve iffetini ayaklar altına alan; gelirinin önemli bir kısmını makyajına sarfederek kendini bir süs biblosu durumuna getiren, aynı zamanda dinle, ibâdetle ilgisi bulunmayan bir kadının da ailesi ve çocukları için gözlerin aydınlığı olması düşünülemez.
O halde İslâmʹa göre, seçilecek eşte birtakım özelliklerin, değer ifade eden vasıfların bulunması çok lüzumludur. Unutmayalım ki, dindar, kültürlü, faziletli, din kardeşlerine bağlı, insan sevgisiyle dolu bir nesli ancak belirtilen ölçü ve evsafta olan ana-babalar yetiştirebilir.
Müslümanlardan kendini ilim ve irfana, din ve dünya işlerine verip söz sahibi olanların her zaman sahnede nâzım rol almaları, toplumun ve ülkenin huzur ve güveni, refah ve selâmeti, aynı zamanda devamlılığı için gereklidir. Kur’ân ilgili âyetle, önderlik ve liderliği ancak bu gibi faziletli ve bilgili dindarlara lâyık görmekte ve onları bu konuya teşvîk etmektedir.
Din ve dünya kültürü yerinde olan her müʹminin bulunduğu yerde yol gösterici, ülke yararına meseleleri çözücü olması, İlâhî tavsiyeler cümlesindendir.
MÜʹMİNLERİN MÜKÂFATLANDIRILMASI
«İşte bunlar sabrettiklerine karşılık Cennetʹin gönül alıcı yüksek çardağıyla mükâfatlandırılmaya lâyık görülürler ve orada saygı ve selâm ile karşılanırlar. »
Kurʹân-ı Kerîm, insanı kemâl mertebesine yükselten on iki önemli vasfı açıkladıktan sonra, kendilerini bu düzeye getiren mü’minlerin kıyâmet gününde en güzel ve en tatmin edici biçimde mükâfatlandırılacaklarını haber veriyor. Zira nîmet; külfet ve hizmet karşılığıdır. Âyetteki anlatıma dikkat ettiğimiz zaman şu cümlenin çok anlamlı olduğu rahatlıkla anlaşılır: «sabretmelerine karşılık.. » Hemen belirtelim ki, imân cevherine sahip olup onu gönül sedefinde korumak nasıl bir sabır ve azim işiyse, imânın ürünü olan sâlih ameller de bütünüyle sabrı gerektiren konulardır. Aynı zamanda dünya hayatında meşru sınırlar içinde başarılı olabilmenin sebeplerinden biri de sabırlı çalışmadır.
O kadar ki:
- Harama el sürmeden çalışmasını bilmek,
- Meşru sınırlar içinde hayatı kazanmak,
- Ahlâksızlığın kol gezdiği bir dünyada şehveti, gayri-meşrua karşı frenlemek,
- Hayat dizginini aklın ve imânın eline verip nefis ve İblîs’in sultasından kurtulmak,
- Kötülüğe iyilikle karşılık verip intikam duygusunu yenmek,
- Dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurup hayatımızı ona göre düzenlemek,
- Namaz, oruç, zekât ve hac ibâdetini emredildiği şekilde yerine getirmek... hep sabırlı olmayı gerektiren şeylerdir. Kendine bu derece hâkim olup hayatını meşru çerçeve içinde tutan müʹminin elbette ki mükâfatı çok büyük olacaktır.
İNSANIN BİR DİĞER ÖLÇÜSÜ
«De ki: Eğer duânız (ve ibâdetiniz) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin.. »
Cenâb-ı Hak ilgili âyetle insanın Allah yanındaki değer ölçüsünü iki husus ile belirtmekte ve böylece yaratılışımızın hikmet ve amacına dikkatlerimizi çekmektedir. Aynı zamanda o iki hususu müʹminle kâfir arasında alâmet-i farika olarak göstermekte ve dolayısıyla bütün eşyanın ibâdet ettiğine işârette bulunmaktadır. Şüphesiz iman temeli üzerine kurulan duâ ve ibâdet; yaratılan ile Yaratan arasında ilgi sağlayan yolu işlek duruma getiren ve insanın kul, Yaratanʹın mâbûd olduğunu ortaya koyan iki önemli sâlih amel kabul edilir. O bakımdan her gönderilen peygamber mutlaka ibâdet ve duâ ile işe başlamış ve. Allah’ın kullarını doğru yola çağırırken bunları telkînde bulunmayı ihmal etmemiştir. Zira insanın yaratılmasından maksat budur. Nitekim Zâriyat Sûresi 56. âyetle konu şöyle açıklanmaktadır: «Ben cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım. »
HAKKʹI YALANLAYANLARIN CEZASI
«Siz (ey inkârcı sapıklar! ) cidden (Hakkʹı) yalanladınız. Bunun cezâsı lüzumlu olup (sizi bırakmıyacaktır). »
Hak birdir, birkaç değildir. Kâinat plânı hak üzere hazırlanmış; her varlık o plândaki yerini yine hak ölçülerine göre almıştır. Zira hak, sözlük olarak: Pencerenin kendi kasasına, kapağın kendi kutusuna tıpatıp uyması, ortada bir yanlışlığın, kusurun bulunmamasıdır. O halde her şeyin yaratıldığı kanuna ve amaca bağlı kalıp mevcut düzene uyum sağlaması haktır. Bunun aksine bir yol, bir tutum bâtıldır.
Allah’ın doksan dokuz isminden biri de «Hak»tır. Zira her şeyi belli bir kanuna göre amacına yönelik ve mevcut düzende dengeli ve uyumlu yaratılmıştır. Meselâ yerkürenin onda yedisinin denizlerle kaplı olması, dünyanın yirmi üç derece bir meyilde bulunup hem kendi ekseni etrafında, hem de bir elips çizerek güneşin çevresinde belirlenmiş bir hızla dönmesi, sabit dağların kurulması, yeraltı ve yerüstü kaynakların belli nisbette hazırlanması, dünya ile güneş arasında yaklaşık olarak 149 milyon kilometre mesafenin konulması hep bu denge ve düzenin birer belgesi ve Hak isminin birer tecellisidir.
O halde hakkı yalanlamak, kâinattaki bütün sistem ve düzenlemeleri yalanlamak demektir ki, bu selim akılla, sağ duyuyla, gelişmiş mantıkla bağdaşamaz. Aynı zamanda kişi bu durumda kendini de yalanlayıp inkâr etmiş sayılır.
Hakkʹın tecellilerini en mükemmel biçimde bize yansıtan Kur’ân ve onları bize en iyi şekilde öğreten peygamber de Hakk’ın insanlardan yana birer rahmetidir. Onları yalanlamak, kâinat düzenini inkâr etmek ve her varlığın hak ölçülerine dayalı hakkına tecavüz etmek sayılır. Bu bakımdan cezası da o nisbette ağır ve devamlı olur.
Furkan Sûresiʹnin tefsirine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakkʹa hamd; bu hususta da yegâne rehberimiz olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun..