MEÂLİ:
58- İşte bu, sana okuduğumuz âyetlerden ve hikmet dolu Kur’ân’dan (sunduklarımız)dır.
59- Doğrusu Allah yanında İsâ’nın (yaratılıştaki) misâli, Âdem’in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona «Ol! » dedi, o da oluverdi.
60- Bu (konudaki) hak söz Rabbinden (geleni)dir. Artık şüphe edenlerden olma.
61- Sana (gereken) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: Haydi gelin de oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı ve kendimizi kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim; Allahʹın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim.
62- Şüphesiz ki, bu anlatılan olaylar hakikatin tâ kendisidir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah şüphesiz ki çok üstündür, çok güçlüdür ve hikmet sâhibidir.
63- Bununla beraber (haktan) yüzçevirirlerse, şüphesiz ki Allah bozguncuları çok iyi bilendir.
İNİŞ SEBEBİ
Necrânʹdan (Necrân: Yemen’in kuzey doğusunda ve Dehnâ sahrasının kenarında büyük bir kabilenin yaşadığı yerdir. Halkı genellikle Hıristiyan bulunuyordu.) bir kurul. Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki:
- Neden bizim inandığımız İsâ’ya dil uzatıyorsun?
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sordu ve aralarında şu konuşma geçti:
- Onun hakkında ne dediğimi sanıyorsunuz?
- Ona «Allah’ın Kulu» diyormuşsun..
- Evet, İsâ Allah’ın kulu ve peygamberidir; bakire kızın rahmine yerleştirdiği kelimesidir.
Necrânlılar bu söze öfkelendiler ve:
- Babasız dünyaya gelen başka bir insanı bize gösterebilir misin?
Diye sordular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburî - Kurtubî - İbn Cerîr - Lübabü’t-Te’vîl - İbn Cerîr)
Diğer bir rivâyet:
Necrânʹdan bir rahip, Peygamber (A. S. ) Efendimize geldi. İslâm’a girmesi önerildiğinde, «Biz sizden önce İslâma girmişizdir». (Burada Necranlı rahibin kasdettiği Islâm, Hakk’a teslimiyet anlamında kullanılmıştır.) diye karşılık verdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) ile râhip arasında şu konuşma geçti:
- Dediğin doğru değildir. Sizi İslâm’dan alıkoyan üç neden vardır:
1. Haç’a (İstavroz) ibâdet etmeniz,
2. Allah’ın oğlu vardır, demeniz,
3. Domuz eti yemeniz..
- Peki ama İsâ’nın babası kim?
Bu soru üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sustu, İlâhî haberi bekledi. Çok geçmeden yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl - İbn Cerîr - Kurtubî)
KUR’ÂN OLAYLARIN GERÇEK YÖNÜNÜ YANSITIR
Kurʹân-ı Kerîm en son inen İlâhî kitap olarak, aynı kaynaktan indirilen Tevrat ve İncil’de insan elinin dokunmasıyla değiştirilen belgelerin ve nakledilen olayların en doğru ölçüsünü özetleyip en özlü noktalarıyla sunmaktadır. Çünkü gerek Tevrat, gerekse İncil’in ilk indiği nüshası bulunamamıştır. Kur’ân ise ilk indiği gibi korunmuştur.
İsâ’nın dünyaya gelme olayı:
İncil, başlangıçta İsâ Mesih’in doğmasını doğru ölçüde anlatır:
«Meryem, Yusufʹa nişanlanmış olduğu halde, buluşmalarından önce Ruhu’l-Kudsʹten gebe kalmıştır. » (Matta: 1/18) derken, İsâ’nın babasız dünyaya geldiğini açıklar. Ama Markos İncili’nin birinci bölümünde yanlış bir ölçü verilir: «Allah’ın oğlu İsâ Mesihʹin İncilʹi» diye söze başlanır.
Luka Incil’inde aynı hata tekrarlanır: «O büyük olacak, Oʹna yüce Allah’ın oğlu denilecek» sözü yeralır. (Luka: 1/32)
Kur’ân bu yanlışları yer yer doğrultarak «Meryem oğlu, Allah kulu» deyimlerini kullanır.
Âdem Peygamberin Vücut Bulması:
Tevrat, Âdem’in yaratılmasını şöyle açıklar: «Ve Rab Allah yerin toprağından Âdemʹi yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve Âdem yaşıyan canlı oldu. » (Tekvin: 2/7-9)
Tevrat’ın açıklaması buraya kadar doğrudur.
«Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu.. »
Bu kısım yanlıştır. Kur’ân bu yanlışı doğrultur. Âdem’in doğudaki Aden kesiminde değil, Cennet’e konulduğunu bildirir. İhtimal ki, Tevratʹta ADIN CENNETİ, «Adenʹde bir bahçe» olarak yanlış anlaşılmış ve hatalı bir çeviri yapılmıştır. (Güney Arabistanʹda Yemen bölgesinde bir şehir ve liman)
Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Ama biz aynı kaynaktan gelen üç kitap arasında detaylı bir mukayeseye gitmek niyetinde değiliz. Çünkü bu, başlıbaşına birkaç cilt olacak kapasitede bir konudur.
CANLININ CANLIDAN MEYDANA GELMESİ
Pasteur, biyogenez (canlının canlıdan meydana gelmesi) fikrinin yerleşmesini sağlıyarak bu konuda İslâm’ın görüşüne yaklaşmıştır. Modern Biyoloji’de bu konu şöyle özetlenmektedir:
«Pasteurʹun buluşu, kendiliğinden oluş inancının gözden düşmesine sebep olmuştur. Bugün genellikle biyologlar, biyogeneze inanmaktadırlar. Onlar, yeryüzünde hayatın, yine bir hayattan meydana geldiği görüşünü kabul etmektedirler. Fakat bununla meselenin her yönünü cevaplandırmış olmuyoruz. Eğer bir canlı mutlaka başka bir canlıdan meydana geliyorsa bu, «yeryüzünde daima canlılar vardı» anlamına mı gelir? Yukarıdaki sonuca göre böyle olmalıdır, ama yapılan araştırmalar, yeryüzünde eskiden hayat olmadığını, canlıların sonradan meydana geldiğini göstermiştir. »
O halde şimdi de karşımıza «Yeryüzünde ilk hayat nasıl başladı? » sorusu çıkar. Bilimsel araştırmalar bunun cevabını tesbit edip verememiştir. Çünkü biyolojik ölçülere göre buna cevap bulmak mümkün değildir. Bir takım varsayımlar ise meseleye çözüm getirememiştir.
Gerçi bir varlığın canlılık vasfı, hayata adım atması bilinen belli kanunlarla gerçekleşebilmektedir. Bunun dışında bizim deney ve müşahedeye dayanan bilgimizin ötesinde başka bir kanun yok mudur? Deney ve müşahedenin dışında kalan nice hakikatler var ki insan aklı o sınıra henüz ulaşamamıştır. Hele bir de konu materyalizm felsefe metoduyla ele alınırsa büsbütün çıkmaza girer ve çözüm yolu bulunmaz. Çünkü bu felsefeye göre metafizik ile gerçek arasında uygunluk yoktur.
Peki o takdirde hayat nedir?
Hayatın gerçek anlamı, maddeye canlılık veren İlâhî bir kelime, diğer bir deyimle İlâhî bir ruhtur. Kimya ve Biyoloji bize hücrenin yapısını verebilmekte fakat canlılık vasfını açıklıyamamaktadır. Çünkü sözü edilen canlılık deney ve müşahedenin ötesinde ayrı bir sünnete bağlı bulunuyor.
Kur’ân bu sünneti, İsa Peygamberin ana rahminde oluşmasıyla açıklamakta, ipucu verip aklımızı iyice kullanmamızı emretmektedir. Meryem’e hayat üfleyen Melek Cebrâîl tamamen ruhtur. (Kadir Sûresi’nde Cibril. «Ruh» adıyla anılmıştır.) Ruh ise hayatın, yani canlılığın asıl kaynağıdır. Ruhun hakikatinı bilmediğimiz için nasıl hayat verdiğini de deney ve müşahedeyle çözüp anlamamız mümkün olmuyor.
Âdem Peygamber ilk insan olarak çamurdan şekillendirilince «İlâhî ruhʹtan» ona üflendiği bildirilmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, İlâhî ruh hayatın ve canlılığın ta kendisidir.
Canlıyı ölüden ayıran, ruh’un aktivitesi değil midir? Ruhun hayat veren aktivitesinin insandan çekilip ayrılmasıyla ölüm olayı meydana gelmiyor mu?
Materyalistler kendi görüş ve iddialarını kanıtlamak için bu konuda çok yanlış ve aldatıcı bir yola başvururlar. Onlara göre: Ruh kelimesinin yerine vicdan, fikir ve düşünce kelimeleri, madde söz konusu iken de madde kelimesinin yerine kâinat, dünya ve varlık kelimeleri aralarında bir fark görmeden kullanılır. Nitekim Engels’e göre, varlık kelimesi maddeyi, düşünce kelimesi de ruhu ifade etmektedir.
Ama düşünce ve vicdanı oluşturan nedir? Bu iki gücü insanın iç varlığına hangi kudret yerleştirmiştir? Dilsiz, gözsüz, kulaksız ve şuursuz madde yerleştirmiştir, dersek çok gülünç olmaz mı? Görülüyor ki materyalist felsefe bunun cevabını verememiş ve konuya bu açıdan yaklaşmadan uzaklaşmıştır.
Son yıllarda Bakterioloji ve Patoloji Laboratuvarlarında uzun süreden beri devam eden araştırmalar sonucunda bazı iddiaların aksine İnsanın maymundan değil, insan ve maymunun da dahil bütün türlerin toprak poliuronik asit Kristalleri içerisinde meydana geldikleri, yani her tür canlının ilk meydana bu ortamda geldiği anlaşılmıştır. Gerçi bu da bir varsayımdan ileri gitmez, ama hakikate biraz daha yaklaşmış sayılır.
Muhakkak olan şudur ki:
Her canlı türünün başlangıcı, topraktan yaratılıp canlılık vasfına kavuşturulduktan sonra üreme ve çoğalması bugün bildiğimiz kanunlara bağlanmıştır. İnsanın maymundan gelmediği, gelişen ilimle de artık kesinlik kazanmışa benziyor. Genetik araştırmalarda Kalıtım ve Değişim bize çok yeni bilgiler kazandırmıştır. Ayrıca yapılan kazılarla elde edilen bilgiler de bu doğrultuda hayli ipuçları vermektedir.. Nitekim ünlü ilim adamı Richard Leakevʹin bulduğu 2 milyon 600 bin yıllık insan kemikleri, sözü edilen teoriyi bir kez daha sarsmıştır. Kafa tasları üzerinde yapılan ciddi araştırma, o günün insanının beyni ne ise bugünün insanının da beyninin aynı büyüklükte olduğunu göstermektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
İsâ Peygamber hakkında Tevhîd akidesi doğrultusunda aydınlatıcı bilgi verilip gereken açıklama ve uyarı; İncilʹde bu konuda değiştirilen belgelerin tashihi yapıldıktan sonra aşağıdaki âyetle asıl maksada geçilerek Kitap Ehli’nin saplandığı yanlış inançtan artık vazgeçip semâvî dinlerʹin temelini oluşturan katıksız Tevhîd’e yönelmeleri ve yapılan dâvete olumlu cevap vermeleri öneriliyor.