MEÂLİ:
61- Onlara, «gökleri ve yeri kim yaratmıştır; Güneş’i ve Ayʹı belli ölçü ve düzende tutup buyruk altına kim almıştır? » diye sorsan, «Allah... » diyecekler. O halde (Hak’tan) nasıl çevriliyorlar?!
62- Allah, rızkı kullarından dilediğine genişletir, hem de kısıp daraltır. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilendir.
63- Yine onlara: «Kim gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir? » diye sorsan, «Allah... » derler. De ki: «Hamd Allahʹa mahsustur (övülmeğe hep O lâyıktır). » Ne var ki (insanların) çoğu bunu akletmezler.
İLGİLİ HADÎS
«Ey insanlar! sizi cennete yaklaştıran, cehennemden uzaklaştıran ne varsa size ancak onunla emrettim. Sizi cehenneme yaklaştıran, cennetten uzaklaştıran ne varsa sizi ondan menʹettim.
Haberiniz olsun ki, Ruhu’l-emîn (Melek Cebrâil) kalbime şöyle fısıldadı: «Hiç bir canlı rızkını tastamam almadıkça ölmez. » O halde Allahʹtan korkun, rızık aramakta güzel ve meşru yolu seçin. » (İbn Mâce/ticarat: 2)
GÜNEŞ VE AYIN BAŞ EĞDİRİLMESİ
«Onlara: gökleri ve yeri kim yaratmıştır; güneş ve ayı belli ölçü ve düzende tutup buyruk altına kim almıştır? diye sorsan, «Allah... » diyecekler. O halde (Hakʹtan) nasıl çevriliyorlar?! »
Âyetin açık anlatımından, Arap putperestlerinin çoğunun Allah hakkında az da olsa bir bilgileri olduğu anlaşılıyor. Zira Musevîlik ile İsevîliğin Arap Yarımadasıʹna girdiği ve sistemli olmasa bile Allah’ın varlığıyla ilgili birtakım bilgileri yaydıkları düşünülebilir. Aynı zamanda İbrahim Peygamber’in (A. S. ) Hanîf Diniʹnin izleri o yöreden tamamen silinmiş değildi. Abdülmuttallib Oğulları’ndan çoğunun bu din hakkında az bir bilgileri bulunduğunu siyerciler kaydetmişlerdir.
Ne var ki, Musevîlik’te misyonerlik yoktur. O bakımdan Yahudiliği yayma politikaları hiçbir zaman olmamıştır. İsevîliğe gelince, hem bölgede çok az ve güçsüzdü, hem de üç ilâh inancını ısrarla ve inatla benimsedikleri için «Tevhîd İnancı» onlar arasında da temelinden yara almış ve yerini putperestliğe bırakmıştı. O bakımdan Arap putperestleri Allah’ın varlığını kabul etmelerine rağmen, Oʹnu kemal sıfatlarıyla bilmiyor ve Âhiret İnancı’yla ilgili temel bilgilerden yoksun bulunuyorlardı.
İlgili âyetle Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretinin yüceliğine delâlet eden iki belge açıklanıyor: Biri, göklerin ve yerin yaratılması; diğeri güneş ve ayın yaratıldığı kanuna bağlı kalarak hizmetlerini sürdürmesi.. Bu iki belgenin birer soru şeklinde putperestlerden sorulması emrediliyor. Böylece putperest müşriklerin de gökleri ve yeri putların yaratmadığını; güneş ile ayı putların teshîr etmediğini bildikleri açıklanmış oluyor.
Cenâb-ı Hakkʹın bu konuda uyguladığı metod, inkârcı sapıkların aklını harekete geçirip doğruyu ve hakikati araştırmalarını sağlamaya yönelik anlamdadır.
Güneş ve ayın baş erdirilmesi, şüphesiz ki belli kanunlara bağlı tutularak insanların hizmetine verildiğine işârettir. Ne güneş kendiliğinden, yani bir tesadüf eseri olarak dünya ile kendi arasında hesaplı bir mesafe bırakmıştır, ne de kendiliğinden bir bakıma tükenmez enerji kaynağı haline gelmiştir. Onun gibi yerküre de ne kendiliğinden hem kendi ekseni, hem de güneş etrafında iki ayrı hareket sürdürmektedir, ne de kendiliğinden 23 derecelik bir meyil ile belli bir elips çizerek ayları, günleri ve yılları meydana getirmektedir. Şüphesiz ki bunların hepsini belli bir plân ve proğrama göre düzenleyen yüksek bir kudret söz konusudur ki o da Allahʹtır.
O halde Cenâb-ı Hak güneş ile ayı nasıl belli kanunlara bağlayıp ölçülü ve düzenli şekilde hizmete sevketmişse, rızık konusunda da bütün sebep ve imkânları, ortam ve şartları hazırlayıp elde edilme düzeyine getirmiştir. Gerisi insanların bilgi, görgü, tecrübe, beceri ve gayretine bırakılmıştır. Herkes bu hususlardaki yeteneğine göre, rızkını sağlar. Yetenekler farklı olduğu gibi, rızkı elde etme de oldukça farklıdır: Kimi çok, kimi az elde edebilir. Bulunduğu beldede geçim sıkıntısı çeken bir kimse için yeryüzü geniştir, başka bir beldeye gitmek suretiyle rızkını arayabilir. Zira Cenâb-ı Hak gökten üzerimize altın ve gümüş yağdırmaz; güneşi, bulutları, havayı, toprağı ve birçok kaynakları hizmetimize sevkeder. Öyle ki, ortada un var, şeker var, yağ var; ama bunların helva haline getirilmesi biz insanlara bırakılmıştır.
O nedenle rızık hususunda hiç kimse Cenâb-ı Hakkʹı suçlayamaz. Cenâb-ı Hak yeryüzünde kusursuz bir denge ve düzen meydana getirmiş; insanoğlu yaratılmadan önce dünya onun yaşamasına elverişli kılınarak bütün kaynaklar ve imkânlar hazırlanmıştır. Bunun yanısıra insana, bu kaynak ve imkânlardan yararlanacak kadar akıl, idrâk, zekâ ve birtakım yetenekler de verilmiştir. Bir yerde sıkıntı ve geçim darlığı varsa, başka bir yer arayıp bulmak da insanın hür irâdesine bırakılmıştır.
Gerçek bu olunca. Cenâb-ı Hak her an övülmeğe lâyıktır. O, ilâhlığına yakışanı kusursuz yapıp hazırlamıştır. Biz de insanlığımıza ve kulluğumuza yakışanı yapmakla yükümlü bulunuyoruz.
Allahʹın rızkı dilediğine geniş tutmasının, hem de kısıp daraltmasının anlamı işte budur. Öyle ki, aklını zekâsını kullanıp kaynaklardan faydalanma yollarını arayanlara rızık kapısı alabildiğine genişler; aramayanlara ve aklını, yeteneğini kullanmayanlara da daralır. Aslında genişleten ve daraltan Allah değil, biz insanlarız. Allah’ın genişletip daraltması ise, hazırlayıp istifademize sevkettiği nimetleri bilip değerlendirmemizle orantılıdır. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeği akletmez ve kusuru İlâhî düzenlemede arar.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Arap Yarımadasıʹnda yaşayan putperestlerin çoğunun Allah hakkında, yani onun varlığı hususunda az da olsa bilgi sahibi bulundukları hatırlatıldı ve bu açıdan hareketle akıllarına ışık tutularak gerçeği arayıp bulmaları istendi. Rızık konusunda İlâhî plâna işâretle temel bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatının önemsizliği üzerinde duruluyor. Kalıcı olmayan bir şeye bağlanıp gönül vermenin insanı saadete götürmeyeceğine işâret ediliyor. Özellikle Mekkeli müşriklerin, kutsal Kâbeʹye sahip oldukları halde bu yüksek nîmetin kıymetini bilmeyerek orayı puthane yapmaları üzerinde durularak, ne kadar nankör oldukları belirtiliyor. Sonra da insan fıtratındaki din ve Allah duygusuna dikkatler çekilerek inkârcıların çok iyi düşünmesi gerektiğine atıf yapılıyor. İnandıktan sonra Allahʹın rızası doğrultusunda mücadele edip hizmet verenler övülüyor.