MEÂLİ:
55- Bugün Cennetlikler tatlı bir eğlence içinde sevinip neşelenmektedirler.
56- Onlar da, eşleri de gölgede tahtlar, kanepeler üzerinde kurulmuşlardır.
57- Onlara orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.
58- Onlara O çok merhametli Rab’dan sözlü selâm vardır.
59- «Ey suçlu günahkârlar! Bugün bir tarafa ayrılın.
60- Ey Âdem oğulları! Şeytana tapmayın, o gerçekten sizin açık düşmanmızdır.
61- Bana tapın. İşte en doğru yol budur» diye size buyurmadım mı?
62- And olsun ki şeytan sizden nice nice nesilleri saptırmıştır. Akledecek durumda değil miydiniz?
63- İşte bu, tehdîd edilegeldiğiniz Cehennem’dir.
64- İnkâr edegeldiğinize karşılık bugün girin oraya!
65- Bugün onların (o inkârcı azgınların, sapık döneklerin) ağızlarını mühürleriz. Neler işleyip elde ettiklerini (ortaya dökmek için) bizimle, (onların ağzı değil) elleri konuşur, ayakları da şâhitlikte bulunur.
66- Dilemiş olsak, gözlerini silme kör ederdik de yolu bulabilmek için koşuşup dururlardı; ama nerede görebilirlerdi?
67- Dilemiş olsak, onların, oldukları yerde suretlerini değiştirirdik de artık ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirlerdi.
68- Kimi uzun ömürlü yaşatırsak, yaratılışını tersine çevirip değiştiririz. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?
69- Biz Oʹna (Muhammedʹe) şiir öğretmedik; aslında şiir ona yaraşmaz da. O ancak katıksız bir öğüt ve açık ortada bir Kurʹânʹdır.
70- Diriyi uyarmak ve kâfirler üzerine (azâpla ilgili) sözün hak olması içindir (bu Kurʹân)!.
İLGİLİ HADÎSLER
«Cennet için kollarını sıvayıp paçasını toplayan bir kimse yok mudur? Çünkü gerçekten cennetin hiç bir suretle yok olma endişesi yoktur.. Kâbeʹnin Rabbi hakkı için, o bütünüyle ışıl ışıl ışıldayan nurdur; titreşip duran reyhandır; sağlam saray, devamlı akıp duran nehirdir; olgunlaşmış meyva, güzel çekici eştir; sayısı belirsiz kat kat elbiselerdir. Selâmet yurdunda sonsuz makamdır. Yüksekçe yerlerde yeşil meyva, hayır ve nimettir. »
Bunun üzerine ashab-ı kirâm:
- Ya Resûlellah! Bizler kollarını sıvayıp paçalarını toplayanlarız, dediler. Resûlüllâh (A. S. ) onlara:
- «İnşaallah» söyleyin, diyerek tavsiyede bulundu. Onlar da:
- «İnşaallah», dediler. (İbn Mâce/zühd: 39- İbn Ebî Hâtim)
«Cennet ehli, bulundukları nîmetler içindeyken ansızın üzerlerine bir nur doğar. Başlarını kaldırınca, bir de ne görsünler, Rabları onlara üstlerinden nazar etmekte ve «ey cennet ehli! Selâm size» buyurmaktadır. İşte, «Onlara O çok merhametli Rabden sözlü selâm vardır» âyeti bunu belirtmektedir. Cennet ehli Rablerine, Rableri de onlara bakar; öyle ki Rablarına baktıkları süre içinde başka hiçbir nîmete dönüp bakmazlar. Bu hal, araya perde gerilinceye kadar devam eder ve Rabbin nuru ve bereketi onlar ve yurtları üzerinde kalır. » (İbn Mâce/mukaddeme: 13)
«Şüphesiz ki sizler, ağızlarınız fidam (ağızlara bağlanan özel şey) ile bağlı bulunduğunuz halde çağrılacaksınız. Sizden ilk sorulacak olan (organ), uyluğu ve omuz başları olacaktır. » (Müsned-i Ahmed: 5/4, 5)
YÜKSEK NİMETLER, YÜCE AMAÇLAR
«Bugün Cennetlikler tatlı bir eğlence içinde sevinip neşelenmektedirler.. »
Kurʹân’da uygulanan İlâhî metotlardan biri de, önce dâvayı anlatmak, lüzumunu belirtmek; sonra bâtılın, insandan yana hazırlanan yüce amaçlara engel teşkil ettiğini bildirmek; sonra da davânın doğruluğunu isbat edecek belgeleri sıralayıp insan aklına ışık tutmak suretiyle inananlara, inanmayanların niyet ve amellerine uygun karşılığın va’dedildiğini açıklamaktır.
Böylece Kur’ân, insanı önce düşünmeye, sonra araştırmaya, sonra da delilleri gözden geçirip neticeyi elde etmeye sevketmektedir. Nitekim konumuzu oluşturan âyetlerle, Kelâmullah, mü’minleri cennette, dört önemli nîmetin beklemekte olduğunu nefis birer mükâfat ölçü ve anlamında şöyle açıklamaktadır:
1- Cennete girenler tatlı, zevkli ve neşeli bir eğlence havası içinde olacaklar. Orada üzüntü, sıkıntı, ümitsizlik ve güvensizlik söz konusu değildir. Çünkü dünyada iken onlar birçok sıkıntılar çekmiş, meşru yoldan geçimlerini sağlamakta hayli zorluklarla karşılaşmışlardı. Buna mükâfat olarak ancak, cennetin sonsuz nîmetleri uygun düşer.
2- Adamın eşi dünyada huzur ve mutluluk vesîlesi olduğu gibi, cennette de öyle olacaktır. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalplerin düşünemediği nefaset ve güzellikler orada birbirini izleyecektir. Mü’minler dünyadaki yorgunluklarını tamamıyla atıp rahatlatıcı gölgeliklerde, tarifi mümkün olmayan kanepeler üzerinde karşılıklı oturup tatlı sohbette bulunurlar. Orada aç gözlülük, kıskançlık, ihtiras ve bencillik söz konusu değildir. Cenâb-ı Hakkʹın her kişiye lâyık görüp verdiği nîmetler, göz ve gönül dolduracak kadar bol ve geniştir.
3- Cennetʹte arzulanan her şey vardır. O bakımdan kin, intikam, haklara tecavüz diye bir duygu ve davranış yoktur. Cenâb-ı Hak kötü duygu ve düşüncelerin tamamını mü’minlerden temizlemiş olacaktır.
4- Ebediyet yurdunu rahmetiyle kapsayıp kuşatan Allah’ın selâm ve esenlik nuru devamlı Cennetʹi aydınlatacaktır. O halde orada hep selâmet ve esenlik vardır; musîbet, felâket, sıkıntı ve üzüntü yoktur.
SUÇLU GÜNAHKÂRLARIN AYRILMASI
«Ey suçlu günahkârlar! Bugün bir tarafa ayrılın.. »
Kur’ân-ı Kerîmʹde daha çok inkâr doğrultusunda suç ve günah işleyene «mücrim» denilmektedir. Kökü «cerm»den gelen bu sıfat birkaç manaya delâlet eder. Ancak kök mana olarak ağaçtaki meyvayı, devenin üzerindeki yünü çekip koparmak demektir. İnkârcı sapıklar ruhlarındaki İlâhî marifeti, din ve Allah duygusunu söküp atmaya çalıştıkları ve böylece kendilerini İlâhî hidâyetten uzak tuttukları için onlara «mücrimûn» denilmiştir.
Kıyâmet gününde, birler binlere, binler milyonlara karışıp kimin ne olduğunu ortaya çıkartmak için, «Ey suçlu günahkârlar! Bugün bir tarafa ayrılın» diye buyruk inecek ve her suçlu günahkâr inkârcı bu buyruğa ister istemez uyacak..
SUÇLULARA İLK YAPILAN UYARI BİR DEFA DA ÂHİRETTE YAPILACAKTIR
«Ey Adem oğulları! Şeytana tapmayın, o gerçekten sizin açık düşmanmızdır. »
Suç ve günahlar ortaya çıkıp suçlular cehenneme sevkedilirken, Allah onlara, dünyada yapılan uyarıyı bir daha hatırlatıp kendi irâdeleriyle kendilerini böylesine elim sonuca getirdiklerini bildirir. İblîsʹin, kâinat plânında ne hikmetle yaratıldığını peygamberler yeterince açıklamış; insanın yaratılmasından maksadın Cenâb-ı Hakk’ı bilip Oʹna ibâdet etmek olduğunu çok açık şekilde belirtmişlerdir. O bakımdan akıl ve irâdesini kullanmayıp onları nefislerinin emrine verenler, bu uyarıya iltifat etmemişler, hakka sırt çevirip hılkatlarının amacının dışına çıkmışlardır.
İşte kıyâmet gününde sadece cehenneme atılmakla kalınmıyor, bir de kınanıp azarlanıyorlar. Zira Allah’a kulluk, insan için nihaî gaye ve değişmeyen yoldur; aynı zamanda yaratılışının hikmet ve amacıdır.
O GÜN AĞIZLAR MÜHÜRLENİR
«Bugün onların (o inkârcı azgınların, sapık döneklerin) ağızlarını mühürleriz. Neler işleyip elde ettiklerini (ortaya dökmek için) bizimle, (onların ağızları değil) elleri konuşur, ayakları da şahitlikte bulunur. »
İlâhî adâletin kusursuz tecelli ettiğini mahşerdekilere bildirmek; suçlu günahkârların yersiz itirazlarına kapı açmamak, onları kendi aleyhlerine konuşturup meleklerin yazıp tesbit ettiklerinin doğruluğunu belgelendirmek de İlâhî adâletin gereğidir. «Ol emri» neye yönelirse derhal istenilen, irâde edilen gerçekleşir. Suçlu günahkârların organlarını konuşturmak da bu emre bağlıdır. Ellerinin konuşup ayaklarının şahitlik etmesi, her olayın iki şahitle isbatına yönelik bir işâret anlamını taşımaktadır.
Sonra da İlâhî kudretin tasarrufuna dikkatler çekiliyor; O’nun tasarrufuna son ve sınır olmamakla beraber, her zaman İlâhî adâlet plânına göre tecelli ettiği ve edeceği dolaylı şekilde bildiriliyor. O bakımdan suçlu günahkârların gözlerini silme kör etmiyor, bulundukları yerde dondurup hareketsiz bırakmıyor; sadece yalana alışan ağızlarını mühürleyip ellerini konuşturuyor.
İNSAN ÖMRÜNÜN TERS DÖNÜŞ YAPMASI
«Kimi uzun ömürlü yaşatırsak, yaratılışını tersine çevirip değiştiririz. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? »
Bazı kişiler çok uzun bir ömürden sonra dünyaya gelişinin ilk safhasına döndürülürler. Buna, iyice bunama dönemi denir. İlâhî kudretin insan ruhu üzerindeki tasarrufu, ruh için birer cihaz olan beden ve taşıdığı organlarda kendini gösterir. Öyle ki, bu cihazın özellikle beyin kısmında meydana gelen bazı arızalar, hafıza merkezini kısmen, ya da tamamen tahriş eder; zekâ merkezini yıpratıp az işler duruma getirir. Sağlam cihazda etkisini gösteren ruh da bu defa gösteremez olur; kendisinde aynı özellik ve yetenekler bulunduğu halde randımanlı çalışma imkânı ortadan kalkar. Bir elektronik cihazla elektrik akımı arasındaki ilişki ve bağ gibi.. Ancak her şeye rağmen ruh kendi özelliğinin maya ve nüvesini korur; kendisine ait bedeni tamamen terkettikten sonra, ilk yaratılıp ruhlar âleminde yerini aldığında edindiği bilgilerle, sonradan dünyada edindiği bilgilere kavuşur, yani dünyaya gelince kendisinden alınan ilk bilgi, bedeni terkedince yeniden iade edilir. Çünkü dünyaya, fizikötesi bilgilerle gelmiş olsaydı, tekâmül kanunu durur, hayat canlılığını kaybederdi. O bakımdan ruhun ruhlar âleminde edindiği bilgiler kendisinden alındıktan sonra bedene yerleşir ve bedenle birlikte tekâmül etmeye yönelir. Böylece çok yetenekli olan ve üstün kudreti taşıyan ruh bedenle birlikte kademeli şekilde gelişme sağlar; bedenin sağlık ve zindelik durumuna; taşıdığı irsî kusur ve meziyetlerine göre fonksiyonunu ortaya koyar.
İlgili 68. âyetle, ilim adamlarına, akıl sahiplerine ruhla beden arasındaki irtibat hakkında ana fikir verilirken, Cenâb-ı Hakkʹın hazırlayıp koyduğu kusursuz düzene parmak basılıyor ve öylece her şeyde ve olayda İlâhî kudretin şaşmayan damgasını araştırıp görmemiz isteniliyor.
HZ. MUHAMMED (A. S. ) ŞAİR, KURʹÂN DA ŞİİR DEĞİLDİR
«Biz O’na (Muhammedʹe) şiir öğretmedik; aslında şiir ona yaraşmaz da. O ancak katıksız bir öğüt ve açık ortada bir Kurʹânʹdır. »
Hz. Muhammed (A. S. ) mektep ve medrese görmemiş, okuma-yazma öğrenmemiştir. O, ümmî peygamberdir. Arapçanın en fasih ve pürüzsüzünün konuşulduğu bâdiyede Onun birkaç yıl kalıp çocukluğunu bedevîler arasında geçirmesi, -doğuştan güzel konuşma yeteneğini de buna eklersek- çok net ve pürüzsüz Arapça konuşmasını sağlamıştır. Ancak O bir şâir değildi ve şiir kalıplarıyla hiç meşgul olmamıştır. Kurʹân’da hâkim olan İlâhî üslûp ve dizi en ünlü şâirleri ve edipleri büyüleyecek, yani hayran bırakacak yücelikteydi. Kurʹân’ın bu erişilmez edebî kudreti karşısında kıskanıp dayanamıyan putperest müşrikler, Hz. Muhammed (A. S. ) için, «O becerikli bir şâirdir» diyorlardı. Oysa Kurʹân’ın uzaktan yakından şiirle hiçbir ilgisinin ve benzerliğinin bulunmadığını devrin şâirleri de ister istemez kabul ediyorlardı.
İlgili 69. âyetle bu gerçek açıklanıp hatırlatılıyor ve putperestlerin iddiası reddedilerek şiir konusunda uzman olanlar insafa dâvet ediliyor.
Siyercilerin tesbitine göre, Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz gerçekçi olan şâirleri beğenmiş ve sırası geldikçe onları övmüştür. Örneğin ünlü şâir Lebîdʹin birkaç mısraʹı Kurʹânʹdaki beyânla uyum sağladığı için Hz. Peygamber (A. S. ): «Şâirlerin en doğrusu Lebîdʹdir» buyurmuştur. (Tefsîr-i Kurtubî : 15/54) Diğer bir rivâyette ise, şöyle buyurulmaktadır: «Şâirin dediği en doğru söz, Lebîdʹin şu sözüdür: Haberiniz olsun ki, Allah’tan başka her şey bâtıldır. » (Buharî/menakıb-i ansar: 26, edeb: 90- Müslim/şiir: 3-6- İbn Mâce/edeb: 41- Ahmed: 2/248, 393, 458, 470)
Ayrıca şâirlerin İslâmiyeti ve Hz. Peygamberʹi (A. S. ) hicveder anlamdaki sataşmalarına ve taşlamalarına karşılık, Kur’ân ve Peygamberi savunan İslâm Şâiri Hasanʹın (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin iltifatına mazhar olduğu bilinmektedir.
Resûlüllâh (A. S. )ın şiirle hiç meşgul olmadığı kesindir. O kadar ki, şâirin mısraını, yanlış şekilde okumuş ve bu şiirin kalıbını çok iyi bilen Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) mısra’ın doğru şeklini okuyarak düzeltmiş ve şöyle demekten kendini alamamıştır: «Ya Resûlellah! Senin şâir olmadığına her zaman şehadet ederim. »
Hz. Peygamberʹin (A. S. ) tesadüfen şiir kalıbına giren birkaç sözü vardır. Huneyn Savaşı’nda parmağı kanayınca buyurduğu ve bir de iki mısraʹı andırır şekilde söylediği rivâyet edilir. Şüphesiz O bunları şiir maksadıyla söylemiş değildir. Kendisi çok fasih ve net konuşmasını bildiğinden bazan şiiri andırır cümlelerin mübarek dudaklarından çıktığı görülmüştür. Meselâ yukarıda parmak kanama olayında söylediği iki mısra şiir havasını verirse de gerçekte şiir değildir. Nitekim şiir kalıplarını çok iyi bilen ve edebiyatta haklı üne sahip olan Ebû’l-Hasen el- Ahfeş, bu iki cümlenin şiir olmadığını, o ölçülere girmediğini kaydetmiştir. Ünlü gramerci Halil de aynı görüşü paylaşmıştır. (Bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân/Kurtubî: 15/52, 53- Lübabu’t-te’vîl: 4/11)
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ilk nazarda şiire benzeyen bazı âyetler vardır, ama üzerinde dikkatle durulduğunda şiir kalıbına girmediği kesinlikle anlaşılır. Meselâ: “nasrun minellahi ve fethun garib”, “ve cifanin kelcevabi ve gudurin rasiyat…” âyetleri bu cümledendir.
Kur’ân-ı Kerîmʹdeki kelime dizisi ve konumu olağanüstü bir özellik gösterir. O kadar ki kelime seçimi ve konumu, cümle konumu ve yeri insan gücünü aşmaktadır. Tarih boyunca hiçbir edip ve şâir Kur’ân âyetlerine benzer bir cümle ve mısra’ kuramamıştır. Zira hiç kimse Cenâb-ı Hak ile yarışa kalkışamaz, O’ndan daha iyisini vücuda getiremez, icad edemez. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in kolay ve çabuk ezberlenmesinin hikmetlerinden biri de budur. İnsan eliyle değiştirilen, İlâhî özelliğini kaybeden Tevrat ve İncil’i bütünüyle ezber bilen bir din adamına rastlanmamıştır.
Nitekim Mekke ve çevre kabilelerde büyük bir üne sahip olan Şâir Tufayl, Mekkeʹye geldiğinde Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz tarafından okunan birkaç âyeti dinleyince, bir anda şaşırmış ve âdeta büyülenmiş, «mümkün değil bunlar insan sözü olamaz. Şiir de değildir. Bunlar olsa olsa kâinatın Rabbının yüce sözleridir» diyerek Hz. Muhammedʹin (A. S. ) peygamberliğini tasdîk edip İslâm’a girmiştir.
Bunun için 69. âyetin son kısmında Kurʹân’ın nasıl bir söz olduğu çok özlü ve anlamlı şekilde şöyle açıklanmaktadır: «O ancak katıksız bir öğüt ve açık ortada bir Kurʹân’dır. »
Bakıllânî ve Taha Hüseyn’in de dedikleri gibi, Kur’ân ancak Kur’ân’dır, onu başka bir söze benzetmek veya kıyas etmek mümkün değildir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, âhiret âleminde mü’minlere hazırlanan nîmetler konu edildi; inkâr ve tuğyanda ısrar edip dönüş yapmadan ölen kâfirler için hazırlanan azâptan bir kaç safha nakledilerek yönlendirici bir anlatım tarzı uygulandı. Sonra da Kur’ân’ın yüceliği ve benzersizliği üzerinde durularak Hz. Muhammed’in (A. S. ) şâir olmadığı, ancak Allah’tan alıp öylece teblîğde bulunduğu belirtilerek aydınlatıcı bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî kudret ve tasarrufa delâlet eden davarlar konu ediliyor ve onların münhasıran insanlar için yaratıldığına değinilerek İlâhî lütuf ve ihsana dikkatler çekiliyor. Sonra da insanın nutfeden yaratılmasına parmak basılarak biyolojik açıdan konuyu incelememiz isteniliyor. Bilâhare Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delâlet eden birkaç belge açıklanarak insan aklına ışık tutuluyor.