MEÂLİ:
5- Nitekim Rabbin seni hak uğrunda (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı da müʹminlerden bir kısmı bundan hoşlanmamış, isteksizlik göstermişlerdi.
6- Hak besbelli olup ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışıyorlar; sanki baka baka ölüme sürükleniyormuş gibi oluyorlardı.
7- Hani Allah iki taifeden birini size vaʹdediyordu da siz ise güçsüz, silâhsız olanının size düşmesini arzu ediyordunuz. Allah da sözleriyle hakkın yerine gelmesini ve kâfirlerin kökünü kesmeyi diliyor.
8- Suçlular hoşlanmasa bile hakkı hak olarak ortaya koymayı, bâtılı boşa çıkarıp hükümsüz kılmayı (murat ediyordu).
OLAYIN TARİHÎ YÖNÜ
İbn Abbas (R. A. ), Urve b. Zübeyir (R. A. ), Muhammed b. İshak ve müfessir Süddî’nin tesbitine göre, Mekkeʹnin ileri gelenlerinden Ebû Süfyân b. Harb, beraberinde Kureyş müşriklerinden kırk kadar kişi bulunduğu halde Şam’dan büyük bir ticaret kervanıyla yola çıkmışlardı. Aralarında Amr b. Âs ve Mahreme b. Nevfel gibi ünlüler de vardı. Bu kervan belli şahısların değil, Kureyşʹten birçok kimselere ait idi. O bakımdan başlıbaşına bir servet sayılırdı. İleride bir güç olarak bu büyük serveti İslâm’ın aleyhine kullanacakları kesindi. Kervan Bedir yakınlarına gelince, Peygamber (A. S. ) Efendimiz haber almış, gereken bilgiyi toplamıştı. Vakit kaybetmeden ashabın ileri gelenlerini topladı; ileride ve belki çok yakın bir gelecekte İslâm aleyhine kullanılacak malın büyük bir yekûn tuttuğunu, kervanı sevk ve idare edenlerin ise, az kişilerden oluştuğunu anlattı ve «Haydi, hazırlanıp kervanı karşılayın. Umarım ki, Allah size bununla yarar sağlayacaktır. » buyurdu. Ashabdan kimi ağır, kimi hafif teçhizatla yola çıktılar. Hiç kimse büyük bir savaş olacağını tahmin etmemişti. Ebû Süfyân, baskına uğrayacaklarını vaktinde haber almış ve derhal Mekke’ye haber göndererek savaşa hazırlanmalarını emretmiş ve bir yandan da belli sınırı aşıp baskına uğramadan bütün imkânlarını kullanmıştı.
Mekkeʹye gönderilen haberci, vâdinin ortasında gömleğini yırtarak, başına, dizlerine vurarak Kureyş kabilesine şöyle seslenmişti: «Güzel kokular, nefis gıdalar, nadide kumaşlar yüklü develeriniz Muhammed ile arkadaşları tarafından yağma edilmek üzeredir! Yetişebileceğinizi pek ümit edemiyorum!. »
Başta Ebû Cehl olmak üzere Kureyş ileri gelenleri derhal harekete geçtiler. Ebû Leheb dışında lider durumunda olanların hepsi silahlandılar. Kendilerine göre güçlü bir ordu ile kervanı kurtarmak ve gerektiğinde Muhammed (A. S. ) ile kozlarını paylaşmak üzere Medine cihetine hareket ettiler ve geceyi gündüze katarak Bedir yöresine yaklaştılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz o sırada Zerfan veya Zekvân vâdisinde bulunuyordu. İki tarafın casusları saati saatına durumu tesbit edip gereken bilgiyi zamanında ulaştırıyorlardı. Kervan ise epeyce uzaklaşmış durumda idi. Tam bu sırada Melek Cebrâil indi ve iki tâifeden birinin, yani ya kervanın, ya da Mekke’den gelen dokuzyüz küsur kişiye yakın bir ordunun Müslümanlara va’dedildiğini müjdeliyordu. Ne var ki, ashab-ı kirâm kervanı daha çok arzuluyordu. Durumu iyice değerlendiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, ashabıyla istişare etmeğe karar verdi. Çünkü daha önce Ansar ile yaptığı anlaşma ve biata göre, Medine’ye saldıran olursa, Ansar savaşacaktı. Medine dışında meydana gelecek savaşlar için bir söz verme yoktu.
Peygamber (A. S. ) Efendimiz bütün bu hususları dikkate alarak onlara sordu: «Kervanı mı takip etmek istersiniz, yoksa gelen Mekkelilerle savaşmayı mı arzu edersiniz? » Bu soru üzerine Ebû Bekir (R. A. ) ile Ömer (R. A. ) ayağa kalkıp çok güzel sözler söylediler. Onlardan hemen sonra Mikdad b. Amr kalkıp, «Ey Allahʹın Resûlü! Allahʹın sana emrettiği şekilde hareket et; biz seninle beraberiz. İsrâîloğullarıʹnın Musa Peygamberʹe, (Senle Rabbin gidin de düşmanla savaşın; biz burada oturacağız) dedikleri gibi demiyoruz. Biz, Sen Rabbınla beraber (düşman ile) savaşın, biz de mutlaka beraberinizde (emrinizde) savaşacağız, diyoruz. Seni hak peygamber olarak gönderene and olsun ki, bizi Habeş ülkesine götürsen geliriz ve senin yanında yer alıp birlikte savaşırız. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sözlere çok memnun oldu ve hepsine hayır ile duâ ettikten sonra şöyle buyurdu: «Ey insanlar! görüşünüz nedir, onu söyleyin? » Bununla Ansarı kastediyordu. Çünkü onlar Akaba biatında şu sözü vermişlerdi: «Ey Allahʹın Peygamberi! bizim yurdumuza gelinceye kadar sana yardımcı olamıyacağız; ama yurdumuza gelip yerleştiğinizde artık senin yardımındayız; kendi ailemizden savdığımız her kötülüğü senden savacağız. »
Cenâb-ı Peygamberʹin (A. S. ) bu tarihî seslenişini anlamakta gecikmeyen Ansar’ın ileri gelenlerinden Saʹd b. Muâz (R. A. ) şöyle söze başladı: «Vallahi sanırım ki, sen bizi kastediyorsun, ey Allah’ın Resûlü! » Peygamber de (A. S. ) «Evet, öyle.. » diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Sa’d b. Muâz (R. A. ) dedi ki: «Biz sana inandık, seni tasdîk ettik; getirdiğin şeyin hak olduğuna şehadette bulunduk ve bunun üzerine seni dinleyip itaât edeceğimize kesin söz verdik. Artık dilediğin cihete hareket edebilirsin. Allahʹa yemin ederim ki, bize şu denizi gösterip dalacak olsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden hiçbirimiz senden geriye kalmayız. Senin ve bizim düşmanlarımızla karşılaşmayı yadırgamıyoruz. Savaşta sabredeceğiz; sadakatimizi göstereceğiz. Umarım ki, Allah bizim de, senin de gözlerimizi aydınlatacak iyi sonuçları irâde eder. Artık Allah’ın bereketiyle hareket edebilirsin!. »
Bu çok samimi ve o nisbette duygulandırıcı, güven verici sözler karşısında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz duygulandı ve: «Haydi hep birlikte Allahʹın bereketiyle yürüyün ve size müjde veriyorum; çünkü Allah iki taifeden birini vermeyi bize vaʹdetti. Vallahi şu anda düşmanlarımızdan öldürülecek olanların düşecekleri yerleri görüyorum!. » buyurdu.
Hz. Ömer (R. A. )den yapılan sahîh rivâyete göre, şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün sonra Bedirʹde öldürülecek olan müşriklerin düşecekleri yerleri bize göstererek, şurası talanın, şurası talanın, burası da talanın düşeceği yerdir, inşaallah.. buyurdu. Muhammedʹi (A. S. ) hak peygamber olarak gönderen kudrete yemin ederim ki, Resûlüllahʹın (A. S. ) gösterdiği yerlere (müşriklerin cansız cesetlerinin bir bir) düştüğünü gördük, hiçbir hatâ olmadı. Savaştan sonra Resûlüllahʹın (A. S. ) müşriklerden öldürülenlere yaklaşıp şöyle seslendiğini işittim: «Allah ve Resûlünün vaʹdettiğinin hak olduğunu gördünüz mü? Çünkü ben, Allahʹın bana vaʹdettiğini hak olarak gördüm. »
Bunun üzerine sordum: «Ya Resûlellah! içinde ruhları bulunmayan cesetlere mi sesleniyorsun? » dedim. Buyurdu ki: «Benim söylediklerimi sizler onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Ne var ki, onların cevap vermeğe kudretleri yoktur. »
Yine bu konuda Hz. Ömer’in (R. A. ) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Bedir savaşında müşriklere bakınca, sayılarının bine yaklaştığını, kendi ashabının ise üçyüz küsur olduğunu gördü. Kıbleye yönelip ellerini kaldırarak şöyle niyazda bulundu: «Allahım! bana va’dettiğini yerine getir. Allahım! bana va’dettiğini lütfet. Allahım! (yanımda bulunan) şu müslüman insanları yok edecek olursan, yeryüzünde sana ibâdet edilmez olur. » Böylece Resûlüllâh o kadar duâ ve niyazda bulunup ellerini yükseltti ki, sırtındaki hırkası yere düştü. Ebû Bekir (R. A. ) koşup hırkayı alarak Efendimizʹin omuzlarına attı. Sonra da arkasında durup, «Ey Allahʹın Peygamberi! bizden yana Rabbına yönelip duâ etmen yeter; Rabbin elbette sana olan va’dini yerine getirecektir», diyerek yardımcı olmaya çalıştı. (Sahîh-i Müslim/cihad: 51- Tirmizî/tefsîr: 308- Ahmed: 1/30, 32) Bunun üzerine şu âyetin indiği rivâyet edilir: «Hani Rabbınızdan yalvarıp yardım bekliyordunuz; o da ben sizi ardarda bin melekle destekleyip yardım edeceğim, diye bildirmişti. »
MÜʹMİNLER O GÜN ÇETİN BİR SINAVDAN GEÇİRİLMİŞTİ
«Hak besbelli olup ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışıyorlar; sanki baka baka ölüme sürükleniyormuş gibi oluyorlardı. »
Şamʹdan gelen ve İslâm aleyhine kullanılacak olan ticaret kervanını ele geçirmek için evlerinden çıkan ve düşünce bakımından yeterince savaş hazırlığı içinde bulunmayan ashab-ı kirâm, birden çetin bir savaş durumuyla karşılaştılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz işin nezaketini ve mü’minlerin büyük bir sınavdan geçirildiklerini çok iyi biliyordu. Allah yolunda düşman ile savaşmak istemiyenler olursa, bu onlar için sınavı kaybetmek demekti. Zaten dosdoğru inanmayanlarla hak uğrunda savaşa girmek hatalı olurdu. O nedenle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aldığı işâret üzerine ashabını, kervanı takip edip ele geçirmekle, Mekkeʹden gelen orduyla savaşı başlatmak arasında serbest bıraktı. Ashabın, birkaç kişi dışında hemen hepsi aldıkları köklü imân, yüksek terbiye gereği toparlanarak Resûlüllahʹa (A. S. ) her hâl ü kârda uyacaklarını bildirdiler. Allahʹı, Resûlünü ve Âhiret saadetini, birkaç günlük dünya hayatına tercîh ettiler. Allah da onları bin melekle destekledi, morallerini yükseltip imânlarını artırdı. Müşrikleri ise hezimete uğratıp hakkı ihkak, bâtılı ibtâl sünneti yerini buldu.
MÜʹMİNLER KENDİLERİNE DÜŞENİ YERİNE GETİRDİKLERİNDE ALLAHʹIN YARDIMI TECELLİ EDER
İman ve ona bağlı azim, beşer gücünün yettiği çizgiye ulaşmadıkça Allah’ın yardımı tecelli etmez. Bu, ezelde belirlenen bir hükümdür ki, şaşmadan hedefine doğru ilerler. Bedir savaşında, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Allahʹın bu ezelî hükmünü bildiği için, bütün imkânlarını harekete geçirmiş, gereken bütün tedbirlere başvurmuş ve öylece beşer imkânın erişebileceği çizgiye gelip dayanmıştı. Artık yapılacak başka bir şey yoktu. Allah’a güvenip dayanmak ve Allah düşmanlarıyla savaşmak, proğramın son halkasını oluşturuyordu.
O bakımdan İlâhî inâyet ve nusret müʹminlerden yana tecelli etmeye başladı; müşriklerin moralini bozan, müʹminlerin imân ve cesaretini artıran melekler insan sûretine temessül ederek müstesna görüntüler sergilediler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İslâmʹın artık Allah düşmanlarıyla savaşacak bir düzeye geldiği, bundan böyle müʹminlerin çok çetin sınavlardan geçirileceği, Bedir savaşının onun sadece bir halkasını teşkil ettiği belirtildi. Allah yolunda her türlü maddî ve mânevî imkânlarını ortaya koyan müʹminlere Allah’ın yardımının tecelli edeceğine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetler, meleklerin yardıma gönderildiği, ancak bunun kâfirlerin cesaretini kırmaya, mü’minlerin morallerini yükseltmeğe yönelik bulunduğu, meleklerin silâh kullanmayacakları, adam öldürmeyecekleri kapalı bir anlatımla hatırlatılıyor. Böylece Allahʹa güvenip dayananların üstün geleceği müjdeleniyor.