MEÂLİ:
55- Allah katında (yeryüzünde) yürüyenlerin en kötüsü, o inkâr edenlerdir. Onlar inanmazlar.
56- Öyle ki, onlar kendileriyle yaptığın andlaşmayı her defasında hiç çekinmeden (ve sonucunu hesaba katmadan) bozarlar.
57- Savaşta onları (ne zaman yakalarsan, ) öylesine darmadağın et ki arkalarındakiler öğüt ve ibret alsınlar.
58- Eğer bir milletin hıyânetinden endişe edersen, eşit ölçülere göre sen de andlaşmayı bozup (yüzlerine) at! Çünkü Allah, elbette hâinleri sevmez.
59- O inkâr edenler, öne geçtiklerini (ve geçeceklerini) hiç de sanmasınlar. Çünkü onlar (bizi ve sizi) âciz bırakamazlar.
İNİŞ SEBEBİ
Medine Yahudileri’nden Kurayze oğulları, Müslümanlarla savaşmıyacaklarına ve onlara karşı bir saldırı vukuʹ bulduğu takdirde saldırganlara, savaş kapısını açanlara yardım etmiyeceklerine dair Hz. Muhammedʹle (A. S. ) bir andlaşma yapmışlardı. Çok geçmeden İslâmʹa karşı durmadan hazırlanan Mekke müşriklerine silâh yardımında bulunarak andlaşmayı bozmuş, sonra da unutup hatâ ettiklerini söyleyerek andlaşmayı yenilemişlerdi. Ne yazık ki, aradan bir süre geçince Hendek savaşı patlak verdi ve Medine kuşatıldı. Müslümanların en zayıf anını fırsat bilen Yahudîler derhal harekete geçtiler ve Mekkeli müşriklerden yana olduklarını bildirmek, gerekirse her türlü yardımı yapacaklarına dair bir taahhütte bulunmak üzere Kâb b. Eşrefʹi Mekkeʹye gönderdiler. Böylece ikinci defa yapılan andlaşmayı da bozmuş oldular. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabüʹt-te’vîl: 2/189)
İLGİLİ HADÎSLER
«Kiminle bir kavim arasında bir andlaşma bulunuyorsa, ne o andlaşma üzerine bir düğüm daha bağlayıp sıksın, ne de onu çözsün; süresi doluncaya kadar beklesin, veya karşı tarafın (hıyânette bulunarak) yaptığına eşit şekilde (o andlaşmayı) bozup atsın. » (Ebû Dâvud/cihad: 152- Tirmizî/siyer: 27- Ahmed: 4/111, 113, 376)
ALLAHʹI İNKÂR, SEVİYESİZLİĞİN EN KÖTÜSÜDÜR
«Allah katında (yeryüzünde) yürüyenlerin en kötüsü, o inkâr edenlerdir. Onlar inanmazlar. »
İnsan, ruhu ve cevheri itibariyle çok şerefli bir varlıktır. Kâinatta görebildiğimiz hemen her şey onun için yaratılmıştır. O da, Allah’ı bilip tanımak, Oʹna kulluk etmek üzere yaratılıp dünya denilen uğrağa getirilmiştir. Ruhî yönüyle yüce âlemden, bedenî yönüyle aşağı âlemdendir. Böylece insan her iki âlemle yakından ilgilidir. Artık hangi yapısına ağırlık verirse, daha çok o âleme yaklaşıp bağlanmış olur.
Aşağı âlemin geçici nimetlerinin sarhoşluğu içinde yüce âlemi unutur da Allahʹı inkâr edip âyetlerini yalan sayacak olursa, artık öylesinin yüce âlemle olan ilgisi kopar ve bu yüzden ruhunu madde cenderesine sokup silik hale getirir. Bu durumda sadece aşağı âleme bağlı ve onunla ilgili sıfatları taşıyarak diğer canlılar seviyesine ve bazan da daha aşağı bir derekeye düşer. O bakımdan Allah yanında öylesi, insan sûretinde et, kan, kemik ve sinirlerden oluşan bayağı bir mahlûktur; hattâ yürüyen canlıların en kötüsü ve en değersizidir. Zira hiçbir hayvan, Allah’ı inkâr edip haktan korkmayan, sorumluluk duygusu taşımayan bir insan kadar zararlı sayılmaz.
Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği en düşündürücü şekilde hatırlatarak insanı yüce âlemle olan irtibatındaki hikmete dönmeye çağırmakta; yaratılışındaki şerefli dereceye adım atmasını ilhamda bulunup, lâyık olduğu yerini korumasını telkîn ve tavsiye etmektedir. Bunun aksine bir yol tutup yaptığı andlaşmaları bozan, tam bir ihânet ve düşmanlık duygusuyla bozgunculuğun her çeşidini düşünen, fırsat bulduğu ân, İslâm, ahlâk ve fazîlet aleyhine öldürücü zehirini akıtan inkârcıları, yeryüzünde yürüyen en kötü canlılar olarak vasıflandırmaktadır.
ANDLAŞMAYI BOZDUĞUNU DUYURMAK
«Eğer bir milletin hıyânetinden endişe edersen, eşit ölçülere göre sen de andlaşmayı bozup (yüzlerine) at. Çünkü Allah, elbette hâinleri sevmez. »
Düşmanın ihâneti, ahde vefasızlığı, hıyânet ve dönekliği devam edince, Müslümanlar da onlarla yaptığı andlaşmayı âdil ölçülere göre bozduğunu resmen karşı tarafa bildirir. Zira İslâm’da, en azgın düşmana karşı bile olsa, hıyânet, ahde vefasızlık kesinlikle haramdır. İslâm yapılan andlaşmaya, karşı taraf bağlı ve sadık kaldığı sürece bağlı ve sadık kalır; karşı taraf ihânete ve birtakım entrikalara baş vurursa, o takdirde Müslümanlar onlar gibi çirkin bir yola başvurmaz, sadece mevcut andlaşmayı bozduğunu ilân eder. Nitekim âyette «sen de andlaşmayı bozup yüzlerine at» meâlindeki sözün mânası budur.
Düşmanın bu gibi döneklik ve ihânetinin cezasını savaşta, diğer milletlere ve geridekilerine öğüt ve ibret olacak şekilde vermek vaciptir. Çünkü iyi bir ders, hafızalardan silinmeyecek tesirli bir ibret, ileride fazla kan akıtılmasını önler, caydırıcı bir müeyyide olarak her zaman hesaba katılır.
İşte İslâm’ın düşman ile olan tutum ve niyeti bu esaslar içinde seyreder. Keyfi hiçbir işleme, hıyânet ve zulme kapı açmaz, açılmasına fırsat vermek istemez. İhânette bulunup öne geçtiklerini ve o yüzden Müslümanları acze düşürüp perişan ettiklerini sananlar hep aldanırlar. Zira Allah hâinlerden yana değildir. O hep âdildir, adâleti, ahde vefayı sever ve emreder. (Bu konuyla ilgili fazla bilgi için bak: Kur’ân Ahkâmı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları adlı iki ciltlik kitabımıza.)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, yapılan andlaşmalara bağlı kalmayıp hıyânet içinde bulunan düşmana karşı ne yapılması gerektiği belirtildi. İhânet içinde bulunan düşmanların başarıya erişmiyeceği bildirilerek her zaman olduğu gibi, böyle dönemlerde de, mü’minlerin adâletten, doğruluktan ayrılmamaları tavsiye edilerek Müslümana herkesin inanıp güvenmesinin gerektiğine işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, sadece savaş günlerinde değil, barış günlerinde de savaşa iyice hazırlanmanın önemi üzerinde duruluyor ve bu uğurda yapılan her harcamanın Allah yanında kat kat mükâfat göreceği bildiriliyor; sonra da düşman tarafı barışa yanaştığı taktirde, ciddi oldukları anlaşılınca Müslümanların da barışı kabul etmesi ve her hâl-ü kârda Allahʹa güvenip dayanmaları emrediliyor. Karşı taraf barış teklifiyle hile yapmak isterse, Allahʹın yardımının hâinlere, hilecilere değil, dosdoğru inanıp Allahʹa güvenerek dayananlara yöneleceği de ayrıca açıklanarak müʹminlere mânevî destek sağlanıyor.