MEÂLİ:
55- Allah sizden imân edip iyi-yararlı işlerde bulunanları, onlardan öncekileri yeryüzünde (inkârcı sapıkların) yerine getirdiği gibi, onları da (putperest müşriklerin) yerine getireceğini, onlar için hoş görüp razı olduğu dini yine onlar için sağlam temellere oturtup yerleştireceğini ve korkularının ardından güvene çevireceğini yeminle va’detmiştir: «Öyle ki bana ibâdet edecekler, hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar. Bundan sonra kim küfrederse, işte onlar İlâhî sınırları aşanların kendileridir. »
56- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Peygamberʹe itaât edin. Olaki rahmete lâyık görülürsünüz.
57- Küfre sapanların (bizi) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sakın sanma; onların varacağı yer ateştir ve o ne kötü bir gidiştir!
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan Adiy b. Hâtem (R. A. ) anlatıyor:
«Bir ara Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin yanında bulunuyordum. İki adam huzura girdi. Biri fakirlikten söz edip dert yandı; diğeri yol kesicilikten şikâyet edip (yollarda güven bulunmadığını) anlattı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Yol kesicilik konusuna gelince: Senin üzerinden çok bir zaman geçmeden (durum düzelir. O kadar ki): ticarî kervan kimsenin koruyuculuğuna ihtiyaç duymaksızın çıkıp Mekkeʹye kadar gelir. Fakirlik ve sıkıntıya gelince: Sizden biriniz sadakasını alıp kapı kapı dolaşarak onu kabul edecek bir kimse bulamadıkça kıyâmet kopmaz.
Sonra da (Kıyâmet gününde) sizden (her)biriniz Allah’ın huzurunda -onunla Allah arasında bir perde ve tercüman olmaksızın- durur. Allah ona: «Sana mal vermedim mi? » diyerek mutlaktı sorar. O da şüphesiz şu cevabı verir: «Evet, verdin. » Sonra Cenâb-ı Hak ona: «Sana peygamber göndermedim mi? » diye sorar. O da: «Evet gönderdin» der ve sağına bakar Cehennem ateşinden başka bir şey görmez; soluna bakar yine Cehennem ateşinden başka bir şey görmez.
Artık sizden (her) biriniz yarım hurma ile olsun kendini ateşten korusun. Onu da bulamazsa güzel bir söz ile korumaya çalışsın. » (Buharî/menakıb: 25 (Hadîs farklı lafızlarla birkaç tarikten rivâyet edilmiştir. ))
«Şüphesiz ki Allah yeryüzünü dürüp (bir tablo gibi) elime verdi; onun doğusunu ve batısını gördüm. Ümmetimin mülkü, dürülüp önüme konulan (tablodaki) yere kadar ulaşacaktır. » (Müslim/fiten: 19- Ebû Dâvud/fiten: 14- İbn Mâce/fiten: 9- Ahmed. 3/278, 284- 4/123)
ALLAH VE PEYGAMBERİ ADINA SÖZ SÖYLEMEK VE HÜKMETMEK
«Allah sizden imân edip iyi yararlı işlerde bulunanları, onlardan öncekileri yeryüzünde (inkârcı sapıkların) yerine getirdiği gibi bunları da (putperest müşriklerin) yerine getireceğini... yeminle vaʹdetmiştir.. »
Kurʹân, Allah’ı inkâr eden azgınların yerine, sâlih amellerde bulunan müʹminlerin yerleştirileceğini haber verirken önce Medineʹdeki sâlih mü’minlerin yakında Mekke’yi ve Arap Yarımadası’nı putperest müşriklerden temizliyeceklerini müjdeliyor. Böylece kimlerin Peygamberʹe (A. S. ) halîfe olabileceğinin kesin çizgilerini belirliyor ve bunu iki maddede özetliyor:
1- Kur’ân çerçevesinde dosdoğru imân edip,
2- İman temeli üzerinde sâlih amellerde bulunmak..
İman, dinde ana temel ve değişmeyen esastır. Şartları doğrultusunda Allah ve Resûlüne mutlak itaati gerektirir. Sâlih amel ise, hem böyle bir imânın tabii ürünü kabul edilen ibâdetlerin tamamıdır, hem de insanlıktan yana yine imân temeline dayalı yapılan her türlü iyilik ve yararlı hizmettir.
Böylece ismen müslüman olup, gerçek imânın gereğini yerine getirmeyenlerin Peygamber adına konuşmaya ve hükmetmeye lâyık ve ehil olmadıkları sonucu ortaya çıkmış oluyor. Tarih boyunca İslâm âlemi belirtilen iki hususa ciddi şekilde bağlı kaldıkları dönemlerde hem güçlü devlet kurabilmişler, hem de faziletli hizmetlerde bulunmuşlardır. Sözü edilen iki husustan uzak kaldıkları dönemlerde ise, başka milletlere yem olmaktan, en azından uydu durumuna düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in ilgili hadîsle verdiği müjdenin, hem dört halîfe döneminde, hem Emevîlerden Ömer b. Abdülaziz ve Endülüsʹü fetih dönemlerinde, hem Abbasîlerin bazı dönemlerinde, hem de Büyük Selçuklular ve OsmanlIların yükselme dönemlerinde gerçekleştiğini görüyoruz.
Zira Allahʹın bu va’dinin ilk muhatabı Hz. Peygamber (A. S. ) ve arkadaşlarıdır. Onlardan sonraki muhatabı, kıyâmete kadar birlik ve dirlik içinde imân ve sâlih ameli hayat düsturu seçen müʹminlerdir.
Kurʹân-ı Kerîm, Allah’ın imân ve sâlih amele muvaffak kılıp yeryüzünde inkârcı sapıkların, azgın müşriklerin yurduna yerleştirdiği mü’minlere diğer bir hususu hatırlatarak dikkatlerini çekiyor. O da şudur: Başarıya eriştikten sonra şımarmanın, ekonomik yönden de güçlendikten sonra lüks ve konfora yönelip Allah’ın ve Peygamberinin dinini unutmanın veya ihmal etmenin nankörlük olacağıdır. Nankörlüğün sonu ise hüsrandır. Kendilerini böylesine yanlış bir çizgiye getirenler hakkında Cenâb-ı Hak, «fâsikîn» sıfatını kullanmaktadır. Bilindiği gibi, bu sıfatın «Allah’ın emirlerini terkedip O’na karşı gelen, azıtıp sapıtmak suretiyle İlâhî yoldan çıkan» günahkârlar hakkında kullanılması yaygındır.
Bu durumda artık o gibi müslümanların Allah ve Peygamberi adına söz söylemeleri ve hükmetmeleri söz konusu olamaz. Zira onlar kendilerini o şerefli hizmetten azletmiş sayılırlar.
İMÂNLA KÜFÜR MÜCADELESİ
Kur’ân ilgili 55. âyetle bu mücadelenin ölçü ve şartlarını özetliyerek Allahʹa dosdoğru inananların gözleri önüne seriyor. Şöyle ki: İman cephesi bütün imkânlarını dinin ayakta kalması ve insanlığa mutlak rahmet ve huzur kaynağı olması için harcar; karşısına çıkan üzücü olayları imân ve akl-i selîm ile değerlendirip hislerine mağlûp olmaz ve sabrı elden bırakmazsa, başarıyı sağlamanın en uygun ortamını hazırlamış olur. Bundan sonra dünya hayatından maksat ve amacın Allahʹı bilip yalnız O’na kulluk etmek, lâyık görüp verdiği imân ve İslâm nîmetinin kıymetini idrâkle, ömrün her safha ve dönemini Cenâb-ı Hakkʹın rızası doğrultusunda salih amellerle süslerse, küfür cephesinin bütün hile ve entrikaları boşa çıkar. Sonunda İlâhî sünnet gereği nankör sapıklar hezimete uğrar ve böylece imân cephesi onların yerlerini ve yurtlarını işgal eder.
İman cephesi bu mutlu sonuca erişince de Allah’a olan kulluk görevini unutmaz, ibâdete ve salih amele devam eder ve hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmazsa, o takdirde hem çok uzun ömürlü bir devlete sahip olurlar, hem de aralıksız İlâhî rahmete lâyık görülürler.
Nîmete eriştikten sonraki dönemlerde inkâr ve ahlâksızlık, azgınlık ve zulüm yıkılıp yok olmanın en açık sinyalleridir. Bunun için Kurʹân-ı Kerîm, nîmete erdikten sonra mü’minlerin daha çok şu üç hususu yerine getirmelerini emrediyor:
1- Namazı vaktinde kılmak,
2- Zekâtı gerektiği gibi vermek,
3- Peygambere itaat etmek.
Birinci emir, ferdin imân, ahlâk ve fazîletini korur ve artırır. Aynı zamanda ona şahsiyet kazandırır. Günlük hayatını İlâhî denetim altında düzenlemesini ilhâm eder.
İkinci emir, ferdi topluma bağlayıp onun kopmaz bir parçası haline getirir. Bir insanın yalnız kendisi için yaşamadığını ve çalışmadığını öğretir. Sınıf mücadelesini önleyerek sosyal adâletin gerçekleşmesine ortam hazırlar. Din kardeşliğinin lüzumunu, yüksek ahlâkı, hayırhahlığı, insan haklarını korumayı telkîn eder.
Üçüncü emir, insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammedʹi (A. S. ) örnek almayı ve Oʹnun gibi faziletli bir hayat yaşamayı, insan sevgisiyle dolup taşmayı, ancak bu sevgiyi Allah sevgisinden kaynaklanan bir düşünce atmosferinde tutmayı; küçüğün büyüğe, memurun âmire itaat edip bu itaati sevgi ve saygı havasında sürdürmeyi öğretir.
Sonra da namaz, merhamet ve şefkat duygusunu geliştirdiği, ferdi topluma yaklaştırıp ondan bir parça kıldığı için zekâttan önce anılmıştır. Öyle ki: Namaz mutlaka zekâta ortam hazırlar. Zekât zengin olmayı, alan el değil veren el durumuna gelmeyi ve başkaları için de çalışıp var olma şuurunu geliştirmeyi sağlar. Böylece din kardeşliğinin gerçek ölçüsünü kalp ve kafalara işler. O bakımdan Peygamberʹe (A. S. ) mutlak itaatin başında imândan sonra namaz ve zekâtın gerekli olduğuna işâret edilmektedir.
KÜFÜR, HAKKI ÂCİZ BIRAKAMAZ
«Küfre sapanların (bizi) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sakın sanma.. »
Allahʹa dosdoğru inananlar kendilerini İlâhî yardım çizgisine getirdikleri takdirde; küfrün güçlü olması, dörtnala yol alması olumlu sonuç vermez ve zahirî saltanatı bir köpük gibi sönmeye mahkûm olur. Hiçbir güç Allah’ı âciz bırakamaz. O’nun inkârcı azgınlara mühlet vermesi, ezelde koyduğu kanun ve hazırladığı plân gereğidir. Her şeyin belli bir vakti, belirlenmiş bir saati vardır. O noktaya gelindiğinde artık dönüşü mümkün değildir. 57. âyetle bilhassa bu gerçeğe değinilerek müʹminler aydınlatılıyor ve endişe duymaya gerek olmadığına işârette bulunuluyor. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle arkadaşlarının çeyrek asırdaki üstün başarıları bunun en güzel misallerinden biri değil midir?
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke ve Arap Yarımadasıʹnın pek yakında fethedileceği kapalı bir anlatımla müjdelendi. Sonra da Resûlüllahʹın (A. S. ) izinde yürüyen mü’minlerin de başarıya erişecekleri haber verilerek, bu konuda da Sünnetullah’ı çok iyi bilmemiz istendi. Arkasından namaz ve zekât ibâdetlerinin ve Peygamberʹe (A. S. ) itaatin lüzumu üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, aile bünyesinde yer alan fertlerin nasıl davranmaları ve birbirlerine karşı nasıl saygılı olmaları gerektiği açıklanıyor. Böylece gerek aile çatısı altında, gerekse hısım ve yakınlar arasında uygulanması faydalı olan muâşeret adâbından bir kısmı öğretilerek gerçek anlamda medenice yaşamanın ölçülerinden birine değinilip müslümanlar aydınlatılıyor.