Mü'minun Suresi 51-56. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ وَاِنَّ هٰذِهِٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ فَتَقَطَّعُوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى حِينٍ اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ

55.

Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.

Diyanet İşleri

52.

Şüphesiz bu (İslam), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının.

53.

(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.

54.

Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!

55-56.

(55-56) Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

51- Ey peygamberler! tertemiz yararlı helâl gıdalardan yeyiniz; iyi- yararlı amellerde bulununuz. Şüphesiz ki ben sizin neler yaptıklarınızı bi­lenim.

52- Ve doğrusu bu (dininiz) bir tek yol ve şeriâttır. (Her peygamber aynı esası yansıtmakla görevliydi). Ben de sizin (tek olan, ortağı olmayan) Rabbınızım; artık benden korkup (bu esasa uymayan şeylerden) sakının.

53- Ama ne var ki (gerçek bu olmakla beraber) ümmetler kendi aralarında bölünüp parça parça oldular, her biri sâhip bulunduğu (din ve mezhep) ile kendi halinden memnun ve mutludur.

54- Artık sen onları (İlâhî emir ve hüküm ininceye kadar) bir süre şaşkınlıkları içinde (bocalar halde) bırak.

55-56- Kendilerine mal ve evlâttan verdiğimizle onlar hakkında ha­yırlarda acele koşuştuğumuzu mu sanırlar? Hayır, onlar (İlâhî sünnetin hükmünü yürüteceğini) bir türlü anlayamıyorlar.

İLGİLİ HADÎSLER

«Hiç bir peygamber yoktur ki, davar gütmemiş olsun! »

Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm sordu:

- Siz de mi ey Allah’ın Resûlü!?

Cevap verdi:

- «Evet ben de Mekkeʹnin dağ eteklerinde bir zamanlar çobanlık yaptım. » (Buharî/icare: 2, et’ime: 50, enbiyâ: 29- Müslim/imân: 302, eşribe: 165- Taberânî/isti’zan: 18- Ahmed: 3/326)

«Şüphesiz ki Dâvud (A. S. ) kendi elinin emeğiyle sağladığı kazançtan yeyip geçinirdi. » (Buharî/büyû’: 15, enbiyâ: 37)

«Ey insanlar! şüphesiz ki Allah pâk ve temizdir; ancak pâk ve temiz olanı sever. Hem Allah peygamberlere emrettiği şeyleri müʹminlere de em­retmiş ve «Ey Peygamberler! tertemiz yararlı helâl gıdalardan yeyiniz; iyi- yararlı amellerde bulununuz. Şüphesiz ki ben sizin neler yaptıklarınızı bi­lenim» buyurmuştur. » (Müslim/zekât: 65- Tirmizî/tefsîr: 2/36, edeb: 41- Dâremî/rikak: 9- Ah­med: 2/328)

«Şüphesiz ki Allah aranızda rızıklarınızı taksim ettiği gibi, ahlâkınızı da aranızda taksim etmiştir. Hem doğrusu Allah (c. c. ) dünyayı sevdiğine de, sevmediğine de verir. Ama dini ancak sevdiğine verir. O halde Allah kime dindarlık vermişse, mutlaka onu sevmiştir. Muhammedʹin canını kud­ret elinde tutan zata yemin ederim ki, kulun kalbi müslüman olmadıkça, kendisi müslüman olamaz. Komşuları onun haksızlık ve kötülüğünden gü­ven içinde kalmadıkça dosdoğru imân etmiş sayılmaz. » (Müsned-i Ahmed: Abdullah b. Mes’ud (R. A. )den)

PEYGAMBERLER EN GÜZEL ÖRNEKLERDİR

«Ey peygamberler! tertemiz yararlı helâl gıdalardan yeyiniz; iyi-yararlı amellerde bulununuz.. »

Adem (A. S. )dan son peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) kadar gelip geçen bütün peygamberler «Tevhîd İnancı» doğrultusunda insanlara te­miz ve faydalı olan şeylerin yenilmesini; iyi yararlı amellerde bulunulma­sını teblîğ etmişler; aynı zamanda bunların fiilî örneklerini de vermişler­dir. O bakımdan Cenâb-ı Hak bu inceliğe değinerek hepsini yüksek kud­retinin huzurunda bulundurmakta ve hepsine birden seslenerek aynı hi­tapla muhatap tutulduklarını açıklamaktadır.

O halde İlahî emirlerin ve gönderdiği peygamberlerin bir kısmına inan­mak, bir kısmına inanmamak, dinî esasa ters düşer ve bu durumda olan kimse mü’min sayılmaz.

Şüphesiz ki peygamberler en asil, en iffetli ve en fazîletli kişilerden seçilmiştir. İlâhî nübüvvet ve risâlet onların ruhlarının yüceliğine yücelik, kalplerinin aydınlığına aydınlık katmış ve daha birçok güzel sıfatlarla on­ları donatmıştır. İnsanlara hayat kanunlarını, sünnetullahın şaşmazlığını, geçimliğin ölçüsünü ve anlamını; ölümün ve ölüm ötesinin hikmet ve ama­cını en doğru şekilde öğreten de onlar olmuştur. Cenâb-ı Hak, yarattığı insanların ruh ve beden âfiyet ve selâmetini korumak için nelerin helâl ve faydalı, nelerin haram ve zararlı olduğunu öğretmiştir. Böylece aynı emir ve bilgiyi, peygamberlere imân eden kişilere de vermek suretiyle araların­da kopmaz bağlar oluşturmuştur.

Bu, hem dinler zincirinin son halkasını meydana getiren İslâmiyete karşı olumsuz tavır alan yahudi ve hıristiyanları uyarmaya, hem de top­lumları ve milletleri sevk ve idâre eden mü’min liderleri yönlendirmeye yö­nelik bir sesleniş; kimleri örnek edinmelerini belirtmeye müteveccih bir tavsiyedir. Bunun için ülkesine ve milletine imân doğrultusunda başarılı hizmetlerde, örnek hareketlerde bulunan mü’min liderler, peygamber yo­lunda yürüyen bahtiyarlardır. Öyleleri her zaman örnek alınmaya lâyık kimselerdir.

İslâm âlemi ne çekmişse hep İslâmʹa ve Kurʹânʹa lâyık seviyede ol­mayan liderlerden çekmiştir. «Benden sonra hilâfet otuz yıldır. Ondan son­ra ısırıcı (sıkıcı ve üzücü) hükümdarlık başlar... » buyuran Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin gelecek günleri nübüvvet gözüyle nasıl tarayıp ümmetini uyarmaya çalıştığı rahatlıkla anlaşılmaktadır.

DİNLER ESASTA BİRLEŞİR

«Ve doğrusu bu (dininiz) bir tek yol ve şeriattır. (Her peygamber aynı esası yansıtmakla görevliydi). Ben de sizin (tek olan, ortağı olmayan) Rabbınızım. Artık benden korkup (bu esasa uymayan şeylerden) sakının. »

Kurʹân-ı Kerîm semâvî dinlerin esasta bir tek din olduğuna dikkatleri çekmektedir. Bu esas: İmânın altı şartından başkası değildir. Hepsi aynı yakıtı almış, aynı kaynaktan beslenmiş ve aynı kandili yakmışlardır. An­cak getirdikleri şeriatler, yani amelî hükümler değişiktir. Çünkü sosyal alandaki tekâmül ve gelişme, amelî hükümlerin de tekâmülüne sebep ol­muştur. Bu tekâmül İslâm Dini ile son bulup doruğuna yükselmiştir.

Gerçek bu olunca, bütün dindarlar esastan ayrılmaktan sakınmalıdır­lar. Aksi halde bağlı bulundukları din, semavî olma vasfını kaybeder. Son­ra da şeriâtler birbirini hem tamamlayarak, hem bir sonraki bir öncekinin tamamını veya bir kısmını yürürlükten kaldırarak İslâm şeriatıyla nokta­lanmıştır. Ne ondan önceki şeriatlerle amel etmek caizdir, ne de ondan sonra başka şeriat gelecektir. Bu nedenle Cenâb-ı Hak hem Müslüman­lara, hem de Kitap Ehli olan yahudi ve hıristiyanlara şu mesajı indirmiştir: «Ve doğrusu bu (dininiz) bir tek yol ve şeriattır. Ben de sizin Rabbınızım. Artık benden korkup (bu esasa uymayan şeylerden) sakının. »

Aynı zamanda bu umumî seslenişin zımnında Muhammed (A. S. ) üm­metine de seslenilmekte, dinde tefrikadan sakınmaları emredilmektedir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu hususa parmak basarak şöyle buyurmuştur: «Haberiniz olsun ki, sizden önceki kitap ehli yetmiş iki fır­kaya ayrıldılar ve doğrusu bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Yetmiş iki fırkası ateştedir, bir fırkası ise Cennettedir ki o da (benimle ashabımın yolunda yürüyen) cemaattir. » (Tirmizî/imân: 18- İbn Mâce/fiten: 17- Dâremî/siyer: 75)

DİNDE BÖLÜNMELER

Hem semavî dinler «Tevhîd İnancı»nda birleşmiyerek bölündüler, hem de her dinin kendi bünyesinde birtakım bölünmeler meydana geldi. Her fırka ve grup ayrı bir isim altında bir ekol meydana getirmek suretiyle di­ğerlerinden ayrıldı. Hepsi de gerçek dindar kendilerinin olduklarını savu­nur ve bağlı bulundukları ekolle iftihar duyarlar.

Oysa hak dinde kişilerin veya toplumların keyfî tasarrufta bulunma yetkileri yoktur. Aynı zamanda dine yeni bir şey ilâve etme veya ondan bir şey çıkarma hakkı kimseye verilmemiştir. Peygamberler hem doğruyu öğreten, hem Allah’ın buyruklarını olduğu gibi teblîğ eden, hem de on­ları en uygun şekilde tatbik eden örnek elçilerdir. Onlara uymak, onların sünnetini benimseyip dindarlığı o çerçeve içinde sürdürmek farzdır. Ak­sine bir yol izlemek ya küfür, ya da bidʹattir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ümmetini bu konuda da uyararak şöyle buyurmuştur:

«Kim bizim bu emrimiz (dinimiz)de, ondan olmayan bir şeyi (uydurup ondanmış gibi göstererek) ortaya çıkarırsa, o (şey) merduttur. » (Buharî/sulh: 5- Müslim/akziye: 17- İbn Mâce/mukaddeme: 2- Ahmed: 6/270)

«Benim sünnetime sımsıkı sarılmak, bir bid’at ortaya koymaktan ha­yırlıdır. » (Müsned-i Ahmed: 4/105)

«Allah bid’at sahibinin amelini kabul etmekten asla hoşlanmaz, (onun kabulüne rıza göstermez). » (İbn Mâce/mukaddeme: 7)

«Her bid’at dalâlet (sapıklık)tır. » (Müslim/cumua: 43- Ebû Dâvud/sünnet: 5- Nesâî/ıydeyn: 22- İbn Mâ­ce/mukaddeme: 7- Dâremî/mukaddeme: 16, 23- Ahmed: 3/310, 371- 4/126, 127)

Böylece din adına ortaya çıkıp yeni şeyler uydurmak ve sonra da birtakım hizipler meydana getirmek, dalâlete neden olan bid’atlerdendir ve bu anlamdaki dindarlar ise, sahte dindarlardır.

Dini indiği gibi korumak farzdır. Din adına uydurulan her şey, bu farzı zedeler ve aslından uzaklaştırır. Mihenk ise, Allah’ın kitabı ve Resûlüllahʹ­ın (A. S. ) sünnetidir. Bu iki esasa uygun olan her şey dindendir ve o halis altındır. Uymayan her şey, ondan ayrıdır ve sahte altındır.

BÂTIL ŞATAFATLI VE GÖSTERİŞE EĞİLİMLİDİR

Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinin çoğu mal ve evlât ile böbürle­nirler; fakirlere ve kölelere tepeden bakmak suretiyle büyüklük taslarlar ve bu hava içinde İslâmʹın getirdiği sosyal adâletten tedirgin olur; zaman zaman müʹminleri imrendirmek ve İslâmiyetle olan ilgilerini azaltmak için servetlerini gözler önüne sererlerdi. Şüphesiz ki bu tür bir davranış ve düşüncenin kaynağı, bütünüyle cehalet ve bâtıldır. Baki kalan mal ve ev­lât, makam ve şöhret değil, Hakk’ın rızasına uygun sâlih amellerdir.

O bakımdan öylelerinin servetine, çevresindeki dalkavuklarına bakıp aldanmamak ve imrenmemek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak ebedî mutlulu­ğun kapısını küfre, bâtıla, gurur ve kibire açık tutmamıştır. İmânı o kapı­nın anahtarı, sâlih amelleri onun giriş belgesi olarak belirlemiştir.

Hem unutmamak gerekir ki, hemen her çağ ve dönemde toplum bün­yesinde bâtılı temsil eden bu mağrurlar eksik olmamış, bazan çoğunluğu oluşturmuşlardır. Onlarla aynı ülke veya şehir ve kasabada birarada ya­şayan mü’minler büyük bir sınavla karşı karşıya bulunduklarını akılların­dan çıkarmamalıdırlar. Aksi halde sınavı kaybetme tehlikesi söz konusu­dur.

Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle belirterek müʹminlerin hep uyanık bu­lunmalarını diliyor: «Artık sen onları (İlâhî emir ve hüküm ininceye kadar) bir süre şaşkınlıkları içinde (bocalar halde) bırak. Kendilerine mal ve oğul­lardan verdiğimizle onlar hakkında hayırlarda acele koşuştuğumuzu mu sanırlar? Hayır, onlar (İlâhî sünnetin hükmünü yürüteceğini) bir türlü an­layamıyorlar. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, bütün peygamberlerin «Tevhîd İnancı» doğrul­tusunda tertemiz ve yararlı gıdaları yedikleri ve iyi yararlı amellerde bu­lundukları belirtildi. Böylece dinlerin «Tevhîd Esası»nda birleştiğine işâret edildi. Sonra da dinlerin bu esastan kopup son dine karşı hasmane tavır almalarına atıf yapılarak Kitap Ehli uyarıldı. Muhammed (A. S. ) ümmetinin de dinde tefrika çıkartmaktan sakınmamalarının çok sakıncalı sonuçlar doğuracağına telmihte bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Rablarından derin saygı ile korkanların bazı va­sıfları sıralanıyor. Arkasından dinî teklîflerin beşer takatına göre düzen­lendiği belirtiliyor. Sonra da bu gerçeklere gönül kapısını açmayan inkâr­cıların derin bir gaflet içinde bulundukları haber verilerek refah içinde yü­zen şımarıkları, İlâhî sünnet gereği bir gün azâbın gelip yakalayacağı ha­tırlatılıyor. Âhirette onların durmadan sızlanıp hep yardım bekleyecekleri konu edilerek, o âlemden uyarıcı ve yönlendirici birkaç tablo sergileniyor.