MEÂLİ:
51 - Ve yine Musaʹya (Tevrat verilmek üzere Tûr’da kırk gece ibâdet edip beklemesi için) vaʹdettiğimizi (veya vaʹde verdiğimizi) hatırlayın ki siz onun ardından (nefsinize) zulmediciler olarak (Sâmirî’nin altından yaptığı) buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz!
52 - Sonra bunun ardından da şükredesiniz diye sizi bağışlamıştık.
53 - Ve hani doğru yola erişesiniz diye Musaʹya kitap ve furkanı vermiştik.
54 - Musa da kavmine: «Ey milletim! Cidden buzağıyı (İlâh) edinmenizle kendinize zulmettiniz. Derhal (her kusurdan pak ve yüce olan) Yaradanınıza tevbe edin; (nefsinizin kötü arzularını kesin de Allah yolunda) kendinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır» demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabul buyurmuştu. Şüphesiz ki O, Oʹdur tevbeleri çokça kabul eden, Oʹdur çokça merhamette bulunan.
TARİHÎ YÖNÜ
(M. Ö. XIII. yüzyıl) İsrâîloğulları Kızıldeniz’i geçtikten sonra asıl yurtları olan Ken’an iline (Filistin’e) doğru hareket ettiler. Tevratʹın Çıkış kısmındaki kayıtlara göre (Bak: Çıkış 24/18. 32/1-35. A’raf sûresi: 148.) İsrâîloğulları Mısır’dan çıkışlarının üçüncü ayında «Sinâ çölüne ulaşabilmişler ve Tûr dağının karşısında çadırlarını kurmuşlardı. Hazret-i Mûsâ kırk gece kalmak ve bu müddet içinde İlâhî emirleri telakki etmek üzere Tûr’a çıktı ve orada belirtilen müddet bekledi. Kendisine va’dolunan Tevrat-ı Şerîf verildi. İsrâîloğulları ise Hazret-i Mûsâ’nın gecikmesini bahane ederek Hz. Hârunʹu sıkıştırmaya başladılar: önlerinde kendilerine mânevî rehber olacak bir tanrı yapmasını söylediler. Hz. Hârun onları teskine çalıştıysa da muvaffak olamadı. Sâmirî adında kurnaz bir sanatkâr kadınlardan altın yüzük, küpe ve sair zînet eşyalarını toplayarak bir buzağı yaptı. İsrâîloğulları da bu buzağıyı tanrı diye kabul ettiler ve Allah’ı bırakıp ona tapınmaya başladılar. Tevrat’da buzağı heykelini yapanın Samirî değil de Hz. Hârun olduğu kaydedilirse de gerçeğe uygun değildir. Çünkü Hz. Hârun da peygamberdi. Bir peygamberin put yapması aslâ düşünülemez. (Tâ-Hâ sûresi: 77-97).
Bu sırada Hazret-i Mûsâ Tevrat’ı yüklendiği halde Tûr’dan aşağı indi. Milletinin dinden dönüp buzağıya taptığını görünce öfkelendi ve bu üzüntü içinde Hârun’un sakalını tutup çekerek: «Bu milletin fesada gitmesine neden meydan verdin, göz yumdun? » diye azarladı. Hz. Hârun durumu, Sâmirîʹnin menfi tutumunu izah etti. Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ buzağıyı parçalayıp suya attı ve İsrâîloğullarıʹnın derhal tevbe etmelerini, nefsanî arzularını frenlemelerini, Allah uğrunda kendilerini (nefsanî azgınlıklarını) öldürmelerini emretti. (Tâ-Hâ sûresi: 80-97).
«Buzağıya tapmak âdetinin Yahudilere, Mısırlılardan sirayet ettiği anlaşılıyor. Renan, Maspero ve Konig bu fikirdedirler. Bunlara göre Yahudilerin buzağıya tapmaları Mısırlıların Menfis’teki (Mendes)e tapmalarının taklidi idi. » (Kitabı Mukaddes ansiklopedisi, 631 inci sütun). Ayni eserdeki «Altın Buzağı» konusunda buzağıya tapmak âdetinin Yahudilere Mısırlılardan geçmediği, çünkü Mısırlıların canlı hayvana taptıkları söyleniyor. Fakat Yahudilerin de Mûsâ devrinde canlı hayvanlara taptıkları bu sûrenin 67-71 inci âyetlerinden anlaşılıyor. İhtimal ki altın buzağı, canlı buzağının timsali idi. Yahudîler, Mısırlılar arasında asırlarca yaşadıkları için onların te’siri altında kalmamalarına imkân yoktu. Buzağı veya öküze ibâdet ise eski Mısır’da en eski zamanlardan beri mâruftu. Mûsevî şeriatı, bu âdete karşı gelmek için Yahudilerin bu hayvanları kesmeleri üzerinde ısrar eder. Buna rağmen, buzağıya tapmak âdetinin Hoşea zamanına kadar devam ettiği anlaşılıyor. Yine Çıkış: 8/5’teki kayıtlarda deniliyor ki: «Kesilip atılsınlar diye gümüş ve altınlardan kendilerine putlar yaptılar. Ey Sâmiriye, senin buzağını attı; onlara karşı öfkem alevlendi, ne vakte kadar ismete eremiyecekler? Çünkü bu da İsrâîldendir; onu işçi yaptı ve o Allah değildir. Gerçek Sâmiriye’nin buzağısı parçalanacak. Çünkü yel ekiyorlar kasırga biçecekler; onun sapı yoktur, filiz un vermiyecek, eğer verse bile onu yabancılar yutacaklar. »
İLMÎ YÖNÜ
Varlık âleminde her cins ve nev’in kendine has bir takım sıfatları diğer bir tâbirle özellikleri vardır. Bu sıfatlar onların fertlerinde de bulunur. Belirtilen kaideye göre, peygamberlerin de kendilerine hass bâzı sıfatları vardır; onlar o sıfatlarla diğer insanlardan ayrılırlar. Ve insanda yaratılıştan mevcud olmayan, bilâhare kazanılan veya nâil olunulan bir takım özellikler daha vardır. Meselâ câhil bir kimse, içinde yaşadığı cemiyetin entellektüel faaliyetleri potasında inkişaf ede ede ilim sıfatını kazanır. Peygamberler de risâlet sıfatına nâil olabilmek için rûhî tekâmüle muhtaçtırlar. Bâzen bu, rüʹyayla başlar; gelişe gelişe İlâhî vahyi kaldırmaya bir zemin hazırlanmış olur. Hemen hemen her peygamber bu devreyi geçirmiştir. Hazret-i Mûsâ da bu devreyi aştıktan sonra İlâhî risâleti yüklenmeye müsaid rûhî bir kuvvete nâil olabilmişti. Tûr dağında Allah ile mükâlemeye mazhar olabilmek ve Tevrat’ı kaldırabilmek için de ayrı bir mânevî tekâmüle lüzum vardı. Kırk gece Tûr’da beklemesi ve maddî âlemle ilişiğini kesmesi bunu ifâde eder.
Şunu da ilâve edelim ki, «Rûhî ve mânevî tekâmül ve gelişme pek az kimsede son noktasına ulaşır. » Bu az kimseler içinde peygamberler başta gelir. Çünkü tekâmül, rûhen gelişme ancak irâdenin devamlı bir gayreti, azmin sarsılmaması, dokuların muayyen bir durumda bulunması, celâdet, cesaret, adâlet ve hakseverlik duygusunun gelişmesi, bütün duyguların ve zekânın pürüzlerden kurtularak berrak bir hal alması ve daha pek iyi bilmediğimiz birçok şartların sağlanması sayesinde mümkündür. Bilhassa dînin İlâhî lütuf adını verdiği psikofizyolojik şartın bunda çok mühim bir rolü vardır. Esasen bütün -bilinen ve bilinmiyen- şartlar peygamberlerde mevcuttur. Onların zekâ ve hafızaları her türlü pürüzlerden arı ve durudur. İrâde gayretleri devamlıdır. Ancak İlâhî vahyi kaldırabilmeleri için mânevî alanda birkaç devre geçirmeleri gerekir.
Daha yeni ilkokula giden bir çocuğun orta dereceli okullardan geçmeden birdenbire yüksek okula girmesi ona nasıl ağır gelirse ve körpe bir dimağ için faydalı bir talîm yolu değilse, bir peygamberin de birkaç merhale aşmadan birdenbire Allah ile mükâlemeye mazhar olması o nisbette ve belki daha fazla ağırdır. Bunun içindir ki, yetişme ve gelişme isti’dadında olanlar için kırk yaş kemal devresi sayılır. Ağır İlmî bir konuyu gereği gibi hazmedebilmek için en az kırk gün o konu üzerinde düşünüp çalışmak ister. Hazret-i Mûsâ’ya kırk gece vaʹde verilmesinin hikmetlerinden biri de budur.
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ
(Sümmettehaztumul ıcle) Gelenek ve göreneğin insan üzerindeki te’sirlerinin tezahürleri zaman zaman kendini belli eder. Sistemli bir eğitim bile bunu tamamen gideremez. Hazret-i Muhammed (A. S. )ın vefatını müteakip onbir kadar Arap kabilelerinin irtidad edip baş kaldırması bunun canlı misallerinden biridir. İsrâîloğullarıʹnın tek Allah’ı bırakıp buzağıya tapınmaları, uzun yıllar Mısır’da görüp benimsedikleri âdetin bir neticesidir. Hazret-i Mûsâ’nın devamlı vaʹz u nasihati onları bu karanlık yoldan kurtarmış, nûrlu ufuklara doğru götürmüştü. Fakat ne yazık ki Mûsâ (A. S. )ın kırk günlük gibi kısa bir zaman ayrılmasıyla onların ruhuna kadar işlemiş olan putperestlik kalıntıları yeniden canlanmıştı. Bu sebeple tekrar mânâdan maddeye, yaradan’dan yaratılana, ışıktan karanlığa bir dönüş yaptılar. Allah’ın peygamberi Tûr’dan dönünce onları tevbeye dâvet etti ve affolunmaları için Allah’a duâ ve niyazda bulundu. Allah da onların tevbesini kabul edip hepsini bağışladı.
Bu meseleden diğer milletlerin alacağı öğüt:
a) İnsanların bir kısmı irsî kusurlarla doğar. Bir kısmı da yaşadığı cemiyet içinde bir takım kusurlar ve kötü âdetler edinir. Din ve ahlâk bu kusurları gidermeye çalışır. Bu bakımdan fert ve cemiyete, devamlı sûrette ilâhî buyrukları, ahlâkî konuları işlemek ve bu iki yolla gönülleri kirden ve pastan temizlemek gerektir. İhmâli aslâ doğru değildir. Zira dînî ve ahlâkî disiplinden mahrûm kalan bir cemiyet çarçabuk bozulabilir. Fertlerin de kalbleri o nisbette katılaşabilir.
O halde, hiç olmazsa haftada bir saat dînî-ahlâkî öğütler dinlemek, ilim adamlarının meclisine iştirak etmek ve dînî eserler okumak çok faydalı olur.
b) İsrâîloğulları, Hazret-i Mûsâʹdan kırk gün uzak kaldıkları için altından mâmül buzağıyı tanrı edindiler. Şimdi de Hazret-i Muhammed’e (A. S. ) inanmadıkları ve asırlardır ondan uzak bir yol tuttukları için parayı ve başka milletlerin kanını emmeyi bir bakıma tanrı edindiler. Putperestliklerinin şeklinde değişiklik var, fakat rûhunda yoktur. Kurʹân-ı Kerîm onları takbîh yollu ikaz, bizleri de irşâd yollu tenbîh ediyor.
(Summe afevnâ ankum mim bağdi zâlike) Bir uyarıcı mürşidin irşâdiyle dönüş yapmak, tevbe etmek ve İlâhî rahmet kapısından içeri girmeyi arzulamak, İlâhî affa nâil olmaya vesîledir. Bundan sonra devamlı şükretmek, Allah’ın hoşnutluğuna yol açar.
d) İnsan yalnız aklının kılavuzluğuyla İlâhî sınırları tâyin edemez. Bunun için peygamber ve kitab gönderilmiştir. Akıl ve mantık yanılabilir. Onlara ışık tutan, yanıldıklarını gösteren basîret kuvvetidir. Bu kuvvetin kaynağı lâhutîdir. Bunun için Cenâb-ı Allah, Yahudîlere geçmişteki nîmetlerini hatırlatarak: (Ve iz âteynâ mûsel kitâbe vel furgâne leallekum tehtedûn) «Ve hani doğru yola erişesiniz diye Mûsâ’ya Kitab ve Furkan’ı vermiştik» buyuruyor.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın Mûsâ Peygambere, kırk gece ibâdetten sonra, kitap vereceğini vaad ettiği bildirildiği gibi, İsrâîloğullarıʹnın, savaştan çekindikleri için ceza olarak kırk yıl çölde kaldıkları, (Bak: 5. sûre âyet 26) Mûsâ Peygambere, Allah’ın 30 gece vâde verdiği ve bu vâdenin on gece ile de tamamlanıp, kırk olduğu, bu müddet içinde İsrâîloğulları arasında Hârûn’un Mûsâ’ya vekâlet ettiği bildirilmektedir. Tevrat’a göre de, Mûsâ Tûr dağında kırk gün kırk gece kalmıştır. (Kitab-ı Mukaddes tercümesi, İstanbul, 1908, XXIV, 18). Hıristiyanlarda da, paskalyadan altı hafta önce, 40 gün süren bir perhiz vardır. Bu 40 sayısı ile 7 ve 3 gibi bâzı sayıların mukaddes sayılmasının, Fisagurcular vasıtası ile Mısır’dan ve belki de Hindʹden geldiği ve bu inanışın pek eski olduğu muhakkaktır.
Tarikatlardaki çile bu inanıştan doğmuştur. Çile, farsça çehleh kelimesinin muhaffef şeklidir. 40 gün ve 40 gece temiz ve kimsenin gelip insanı rahatsız etmeyeceği bir yere çekilip, ibâdet etmek mânâsına gelir. Arapçada yine kırk kelimesini ifâde eden «erbaîn» kelimesi, çile kelimesinin tam karşılığıdır. Çile bütün dinlerde bulunan orucun aşırı bir şeklinden başka bir şey değildir. Esmâyı, yâni Allah adlarını zikrederek sülûk etmeği, hakikate ve Tanrıya ulaşmağa esas tutan tarikatlerde ve bilhassa halktan çekilip bir yerde ibâdet etmeği Allahʹa ulaşmak için vesîle sayan Halvetîlerde bu inziva «erbaîn» diye anılır.
Tarikatlerdeki çile (erbaîn), diğer dinlerdeki oruç ve perhizler ile Müslümanlıktaki îtikâfın aşırı bir şeklidir. (İbn Cevzi (598 - 1201), Nakda’l-ilmi ve’l-Ulemâ).
Velâyetnâme adı ile tanınan Hacı Bektaş menâkıbinde de Hacı Bektaş’ın Necefʹte, Medîneʹde, Kudüs’te, Şam’da Câmi-i Ümeyye’de, Elbistanʹda Eshab-ı Kehf mağarası etrafındaki makamlarda ve Anadolu’ya geldiği zaman Suluca Karahöyük mescidinde erbaînler çıkardığı hikâye edilmektedir. Bütün rivâyet ve menkabeler, bize halvet ve erbaînʹin hemen bütün tarikatlerde bulunduğunu ve menşeinin eskiliğini gösterir.
TAHLİLLER
(vâadnâ) Vaad kökünden gelen bu fiil iki türlü okunmuştur: Birinci kıraate (Ebû Amr ve Yâkub kıraati) göre, va’dleşme iki taraftan olmuştur. Allah Teâlâ Musa’ya Tevrat’ı göndereceğini va’detmişti. Mûsâ da mikate (Tûr dağına) gideceğini ve orada kırk gece İlâhî emre uyarak ibâdetle meşgul olup mâ-sivâdan ayrılacağını va’detmişti. İkinci kıraate göre, Cenâb-ı Hakk, Mûsâ’ya Tevrat’ı indireceğini va’detmiş ve bunun için mikate gelip kırk gece beklemesini tenbîh buyurmuştu. Bu kırk gecenin, zilkadenin birinden zilhiccenin onuna kadar olan müddet olduğu söylenir. (Kaadi Beyzâvî - Keşşaf).
Afv, cerimeyi silip kaldırmak mânasına gelir. (Kaadi Beyzavî).
Furkan, hak ile bâtıl arasını ayıran huccet, yahut haklıyla haksız arasını veya küfürle îmân, helâl ile harâm arasını ayıran mu’cize ve İlâhî kanun, gibi manalara delalet eder. Veyahut mü’minle gayr-i mü’min arasını ayıran nusret anlamında da kullanılır.
(bâriikum) Noksanlık, artık ve eksiklikten beri olan ve sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınızdan şekil ve fizyonomi itibariyle ayıran Yaradan’ınız, demektir. Terkibin aslı, bir şeyi başkasından ayırıp hâlis kılmaktır. «Hasta marazdan; borçlu, borcundan halâs bulup ayrıldı (kurtuldu)» bu fiille ifâde edilir.
(fagtulû enfusekum) Kendinizi (Allah yolunda) helâk ediniz veyahut şehvânî arzularınızı öldürünüz. (Kaadi Beyzâvî - Keşşâf).
(Et tevvâbu) Tevbe etmek için çokça tevfîk veren ve günahkârların tevbesini çokça kabul eden.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Cenâb-ı Allah, İsrailoğullarına, dünyalarını huzurlu bir düzene sokacak, âhiretlerini saadete garkedecek Tevrat’ı indirmişti. Onlar bu üstün nîmetle yetinmiyerek şüphe sarsıntısına düşüp hislerine mağlup oldular; maddeye olan aşırı temayülleri, putlara olan alışkanlıkları sebebiyle Allah’ı bir cisim zannederek O’nu görmedikçe Mûsâ’ya asla inanmıyacaklarını beyân ettiler. Bunca mu’cize ve nîmetler karşısında onların bu acayip teklîfi ve bu husustaki inatları, ilâhî gazabı üzerlerine çekmiş ve müthiş bir sarsıntı, gürültü içinde düşen yıldırımların teʹsir sahası dâhilinde kalıp yarı ölü bir vaziyette kendilerinden geçmişlerdi. Mûsâ Peygamberin duâ ve niyazıyla Allah onlara altıncı büyük nîmetini bahşetti; onları o yarı ölüm hâlinden kurtardı.
Bunu müteakip Allah yedinci ve sekizinci büyük nîmetlerinden, bulutun gölge olmasından, üzerlerine menn ve selvâ’nın indirilmesinden bahsederek hem İsrâîloğullarını, hem de diğer milletleri tarihin, bu akışından haberdar ederek intibahe ve ibret almaya dâvet ediyor.