Kamer Suresi 47-55. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ وَمَا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ

52.

Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.

Diyanet İşleri

48.

Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" denecek.

49.

Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.

50.

Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

51.

Andolsun, biz sizin gibileri hep helak ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?

52.

İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.

53.

Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.

54.

Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.

55.

Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

47- Şüphesiz ki, suçlu günahkârlar sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

48- Ateşe yüzüstü sürülecekleri gün, «Sakar (Cehennemʹin)in doku­nan azâbını tadın! » (denilecek).

49- Şüphesiz ki biz, her şeyi (belli) bir ölçüye göre yarattık.

50- Bizim emrimiz ancak bir defadır, göz açıp kapamak gibi.

51- 52- And olsun ki, biz sizin nice benzerlerinizi yok ettik. Öğüt ve ibret alan yok mudur? Onların işledikleri her şey defterlerdedir.

53- Küçük-büyük her şey satır satır yazılıdır.

54- Şüphesiz ki, muttakîler (Allahʹtan saygı ile korkup fenalıklardan sakınan müʹminler) Cennetlerde genişlik ve aydınlık içindedirler.

55- Doğruluk makamında kuvvetli kudretli hükümdarın yanındadırlar.

İNİŞ SEBEBİ

Müslimʹin yaptığı rivâyete göre: Ebû Hüreyre (R. A. ) şöyle demiştir: «Kureyş müşrikleri, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelerek kader hakkında tartışmak istediler. Bunun üzerine 46-49. âyetler indi. »

İLGİLİ HADÎSLER

Gelecekte ümmetim arasından öyle toplumlar çıkacak ki, onlar kaderi yalanlıyacaklar. » (Tirmizî/kader: 16- Ahmed: 1/330- 2/90, 125, 181 - 5/90)

«Her ümmetin mecûsisi vardır. Benim ümmetimin mecûsisi, «kader di­ye bir şey yoktur» diyenlerdir. Onlar hastalanınca gidip sormayın; öldükleri zaman cenazelerine hazır olmayın. » (İbn Mâce/mukaddeme: 10, 35- Ahmed: 2/86- 5/407)

«Şu dört şeye inanmadıkça hiçbir kimse imân etmiş sayılmaz:

1-2- Allah’tan başka ilâh olmadığına; benim de Allahʹın Resûlü bu­lunduğuma şehadet eder;

3- Öldükten sonra dirilip ikinci hayata kaldırılacağına inanır;

4- Kaderin hayrına ve şerrine inanırsa, (dosdoğru imân etmiş olur). (İbn Mâce/mukaddeme: 10- Ahmed: 1/97, 133)

«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, halkın (yaratılan canlıların) kaderini, gök­leri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce yazmıştır. Arş’ı da su üstünde idi. » (Müslim-kader: 16- Tirmizî/kader: 18- Ahmed: 2/169)

TEMELİNDE İNKÂR BULUNAN GÜNAHLAR

«Şüphesiz ki, suçlu günahkârlar sapıklık ve çıl­gınlık içindedirler. »

Kur’ân’da «mücrim» sıfatı daha çok inkârcı günahkârlar hakkında kul­lanılmıştır. Zıdlar âleminde önümüze, biri diğerinin zıddı iki yol konulmuş ve birinin saadete, diğerinin felâkete uzadığı belirtilerek aydınlatıcı bilgi­ler verilmiş ve sonra da insanlar bu kavşakta kendi cüzʹi irâdeleriyle baş­başa bırakılmıştır.

Bunun gibi içimizde iki ayrı eğilim gösteren nefis ve ruhumuz da mü­cadele halindedirler. Hangisi üstünlük sağlarsa, diğeri ona uyar. Böylece nefis felâkete uzanan yolda, ruh ise saadete giden yolda yürümek ister. Çünkü nefis aşağı; ruh ise yüce âlemdendir. Felâkete uzanan yolda ise, nefsin iştihasını kamçılayan aşağı âlemin birçok nesnesi yer almıştır. Saa­dete uzanan yolda ise, «nîmet külfet karşılığı» kuralı gereğince üzücü, sıkı­cı, korkutucu, sınavlardan geçirici birçok engeller bulunmaktadır.

İnsanın gerek içindeki, gerekse dışındaki bu zıdları bize ancak kitap ve peygamber tanımlayıp tanıtmaktadır. Sonra da kişi bu iki kaynağa ak­lıyla, sağ duyusuyla yönelirse, sapıklıktan ve çılgınlıktan kurtulur. Aksine bir tutum içine girerse, sapıklık ve onun tabii neticesi olan çılgınlık havası­na girer.

HER ŞEY BELİRLENMİŞ KADER ÖLÇÜSÜNE GÖRE YARATILMIŞTIR

«Şüphesiz ki biz, her şeyi (belli) bir ölçüye göre yarattık. »

Âyetin açık anlatımından, her şeyin kader çizgisine göre gerçekleşe­ceği anlaşılmaktadır. Böylece kâinatta var kılınan her şey, önceden çizil­miş bir plâna ve belirlenmiş kadere göre yaratılmıştır.

Şüphesiz «kader» konusu oldukça zor ve karmaşıktır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden bu hususta kırka yakın hadîs rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda ashab-ı kirâmın kaderle ilgili birtakım açıklamaları olmuştur.

O halde konu alabildiğine geniş ve esnektir. Üzerindeki yüz yılların inceleme ve araştırması ciltlerle kitap meydana getirmiştir.

Biz burada konunun detayına inmek istemiyoruz. Çünkü hem yorucu olur, hem de tefsirimizin hacmi buna müsait değildir. Sadece Ehl-i Sünnet’in görüş, yorum ve açıklamasının özetini nakletmekle yetiniyoruz:

«Cenâb-ı Hak henüz eşyayı yaratmadan önce, ezelî ilminde yer alan hilkat kanununun, plân ve proğramının gereği, yaratacağı şeylerin mik­tarını, ölçü ve anlamını, amaç ve hikmetini, ahvâl ve zamanını, başlangıç ve sonunu bilmektedir. Yeryüzünde ne kadar insanın ne kadar süre yaşa­yacağını; herbirinin bulunacağı ortam ve şartlar düzeyinde hayatını nasıl düzenleyip değerlendireceğini; kendi irâde, akıl, zekâ, düşünce ve duygu­suyla nasıl bir yol izleyeceğini; ruhunda var olan Allah ve din duygusunu geliştirip geliştirmiyeceğini yine ezelî ve ebedî ilmiyle tesbît edip Levh-i Mahfuz’a yazmıştır. Oʹnun ilmi elbette yanılmaz, tesbitinde hatâ olmaz. Olaylar ancak Oʹnun tesbitine göre ortaya çıkar. İşte bu kaderdir. Ezelde bilinip yazıldığı için biz onları işlemiyoruz; işleyeceğimiz için yazılmıştır. Böylece küllî irâde bütün ortam ve şartları, kaynak ve imkânları hazırlayıp insanoğlunun önüne koymuş ve onu birçok yeteneklerle donatmakla kal­mamış, bir de aklına ışık tutacak, yol gösterecek kitap indirmiş, peygam­ber göndermiş ve sonra da onu cüzʹî irâdesiyle başbaşa bırakmıştır.

Bunun için insanlar yaptıklarından sorumludurlar. Kendi irâde ve im­kânlarını kullanıp aklın rehberliğinde hareket ederek kendini hidâyet çiz­gisine getiren kişilere hidâyet kapısı -Allah dilerse- açılır. O çizgiye kendini getirmeyenler dalâlette kalır. »

HAYIR VE ŞERRİN ALLAHʹTAN OLDUĞUNA İMAN

Sahîh hadîslerle sâbit olan İslâmʹın imânla ilgili bu şart ve esası, ko­nunun İlmî cihetini bilmeyen ve sadece cümlenin zâhirine bakıp hüküm çıkarma cesaretinde bulunan bazı câhiller, «Allah şer işlemez ve şerri em­retmez. Onun için şerrin Allah’tan olduğu söylenemez» gibi birtakım yer­siz çıkış ve iddialarda bulunurlar. Oysa mesele ve cümlenin delâlet et­tiği mâna onların sandığı veya anladığı gibi değildir. Önce şunu belirte­lim ki, sözü edilen cümleyi reddetmek, Resûlüllahʹın (A. S. ) beyânına karşı çıkmak olur ki bu son derece tehlikelidir.

Sonra da şöyle açıklayalım:

Kâinatta insanlardan yana hazırlanmış bir hayat kanunu vardır. Kurân buna «sünnetullah» demektedir. Bu kanunlar değişmez ve hedefine doğru ilerler. İnsanoğlu akıl, irâde ve zekâsını peygamber haberiyle bir­leştirip sünnetullaha uyarsa, hem dünyada, hem de âhirette mutlu ve bahtiyar olur. Sözü edilen yeteneklerini aksi istikamette kullanır da sün­netullaha uymazsa, kendine şer kapısını açıp yazık etmiş olur. Sünnetul­lah kimseye uymaz, ama herkes mutlaka ona uymak zorundadır. Bu, öyle bir kanundur ki, ezelde sağlam bir plâna ve proğrama bağlanmıştır, artık değişmesi söz konusu olamaz.

İşte «hayır ve şerr Allahʹtandır» sözünün gerçek anlamı ve hükmü budur. Yoksa Cenâb-ı Hak hiç kimseyi şerre itmez ve hiç kimseye hak­sızlık da etmez.

KADER KELİMESİ VE KAVRAMI

«Kader» çok yönlü bir kavramdır. Sözlükte şu manalara delâlet eder:

a) Kaza ve hüküm,

b) ölçü ve miktar,

c) güç ve takat,

d) rızık taksimi..

Ancak ilim adamlarından bir kısmı, «kader» ile «kaza» kavramları arasında fark bulunduğunu belirterek şöyle bir açıklamada bulunmuşlar­dır: Kader, Cenâb-ı Hakk’ın olacak şeyleri ve olayları henüz meydana gelmeden bilip takdîr etmesidir. Kaza, Cenâb-ı Hakk’ın bilip takdir ettiği şey ve olayların vakti gelince ortaya çıkıp gerçekleşmesidir.

Özellikle son bir asır içinde yetişen müfessirlerimiz ve ilgili ilim adam­larımız, 49. ayette geçen «kader»in ikinci maddedeki mânaya delâlet et­tiğini dikkate alarak, kâinatta yaratılan her şeyin belli bir ölçü ve mikta­ra, denge ve düzene, sonra da ihtiyaca göre meydana getirildiğini belirt­mişlerdir.

Öyle ki, güneş ile dünya arasındaki uzaklık; yerkürenin 23 derece meyilli olması; atmosfer tabakasının kalınlığı ve oluştuğu gaz nisbeti; yer­yüzünün onda yedisinin denizlerle kaplı bulunması; karada ve denizdeki canlıların birbirlerini yemek suretiyle hem hayatlarını sürdürmeleri, hem de canlılar âleminde dengeyi sağlamaları hep belli bir plân ve proğrama göre ayarlanmıştır. Gelişigüzel, nisbetsiz, ölçüsüz ve hesapsız hiçbir şey yoktur.

Yeryüzünde bu denge ve düzeni bozan insanlardır. Ormanları yok et­mek suretiyle hem «erozyon» denilen toprak kayması ve aşınmasına, hem yağmur dengesinin bozulmasına, hem de oksijen kaynağı olup insanlara sağlık ve hayat veren bitki örtüsünün kalkmasına sebep olmuşlardır. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Önemli olan, ilâhî denge ve düzen ka­nunlarını bilip ona göre hayatımızı yönlendirmemizdir.

İLAHÎ EMİR BİR KELİMEDEN İBARETTİR

«Bizim emrimiz ancak bir defadır, göz açıp kapamak gibi. »

Cenâb-ı Hak sonsuz ve sınırsız kudret sahibidir. Acizlik, bıkkınlık, yorgunluk, bitkinlik gibi beşerî sıfatlar ve arazlar O’na nisbet edilemez. O mutlaka ganî ve mutlak azîzdir. Emri engelsiz olarak nâfizdir; hükmü değişmez, sözü askıda kalmaz. Bir şeyi murad ettiğinde ona sadece «ol! » der, o da oluverir. Bu göz açıp kapama kadar seri ve ânidir.

Ancak Oʹnun «ol» mânasına gelen «kün emri», iki türlü tecelli eder: Biri doğrudan, sebepleri oluşturmadan olayı, olacak şeyi bir anda mey­dana getirir. Mu’cize bu cümledendir. Melekût Âlemi’ne yönelen emirler de böyle.. İkincisi, daha çok madde âlemine yöneliktir, tecelli edince se­bep ve illetlerin oluşmasını sağlar.

Âhiret Âlemi’nde ise, birinci tecellide belirttiğimiz gibi, sebep ve il­letleri oluşturmaya yönelmeden doğrudan irâde edileni vücuda getirir.

TARİHİ ÇOK İYİ BİLMEK GEREKİR

«And olsun ki biz sizin ni­ce benzerlerinizi yok ettik. Öğüt ve ibret alan yok mudur? »

Kur’ân, hayatın hedef ve amacından sapanları uyarırken sık sık ge­lip geçen millet ve kavimlerin yıkılıp yok edilmelerine dikkatleri çekmekte ve bunun sebeplerini araştırmamızı ilhâm etmektedir. Öyle ki, Kur’ân, İlâ­hî hüküm gereği yok edilen bir milletin hayatının önemli safhalarına yer verir ve hangi sebeplerle kendilerini helâk edilme çizgisine getirdiklerini açıklar. Sonra da onlardan geriye kalan harabeleri gezip görmemizi em­rederek birtakım öğüt alınacak bilgiler toplamamızda sayılmayacak fay­daların bulunduğuna dolaylı şekilde atıfta bulunur.

Şüphesiz bütün bunlar, tarihi çok iyi okumamıza, araştırıcı bir ruh taşımamıza ve tarih felsefesini bilmemize bağlıdır. Ancak o zaman tarihî kalıntılara ve benzeri eserlere baktığımızda öğüt ve ibret almamız ger­çekleşebilir.

KÂİNAT ÇOK HASSAS BİR SAAT GİBİ İŞLİYOR

«Onların işledikleri her şey defterlerdedir. Küçük-büyük her şey satır satır yazılıdır. »

Oluşturulan hayat sistemi akıllara durgunluk verecek bir duyarlılık düzeyinde çalışmakta ve her şey yüklendiği proğramı kusursuz yerine ge­tirmeye çalışmaktadır. Sonra da hayat çarkında İlâhî hitaba lâyık görü­len ve O’nun sayısız iltifatlarına erişen insanoğlu, diğer canlılara nisbetle ön safta bulunuyor ve büyük bir sorumluluk taşıyor. Zira varlıkta tesbit edebildiğimiz hemen her şeyin insandan yana yaratılıp onun hizmetine baş eğdirildiğini görüyoruz.

Bu kadar mazhariyetler içinde kâinatın özü ve mayası sayılan insan­oğlunun yüklendiği proğram nedir, ona neden bunca sorumluluk yönel­tilerek İlâhî hitaba muhatab tutulmuştur? Şüphesiz, o da Allah’ı bilip O’na ibâdet etmek ve O’nun adına yeryüzünde konuşup Oʹnun kuralların­dan yana buyruklarını yerine getirmek için yaratılmış ve bu doğrultuda ebediyen İlâhî rahmet ve inâyete mazhar kılınması için de ondan yana son­suz bir hayat hazırlanmıştır.

O bakımdan insanın günlük, saatlik, hattâ anlık hayatı bütünüyle kontrol altında tutulmakta ve işlediği her şey anında tesbit edilip yazıl­maktadır. Bu kontrol ve yönlendirme, her yanıyla ona, yüklendiği proğra­mı kusursuz yerine getirmeyi hatırlatmakta ve aksine bir yol izlemesi ha­linde hilkatinin hikmetinden uzaklaşacağını ilhâm etmektedir.

HAYATINI TAKVÂ ÇİZGİSİNDE TUTANLARIN MÜKÂFATI

«Şüphesiz ki muttakîler (Allah’tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınan mü’minler) cen­netlerde genişlik ve aydınlık içindedirler. Doğruluk makamında kuvvetli kudretli hükümdarın yanındadırlar. »

Takvâ: Bilindiği gibi, çok yönlü, çok manalı bir kavramdır. Özetliye­cek olursak, maksadı daha iyi anlamış oluruz. Şöyle ki, takvâ, tahkîk de­recesindeki imân atmosferi içinde Allah’tan saygı ile korkup her türlü şirkten, fenalıktan, ahlâksızlıktan sakınmak; kulluk görevini yerine getir­me azim ve gayretiyle farz ve vâcib ibâdetleri vaktinde yerine getirmek, sünnetleri ihmal etmeyip günlük hayatı kitap ve sünnete göre düzen ve dengede tutmaktır.

Kendini takvânın bu düzeyine getiren mü’minlere iki büyük ecir ve mükâfat va’dedilmektedir:

a) Geniş ve aydınlık cennet,

b) Doğruluk makamında o çok kudretli, kuvvetli hükümdarın yanında mutluluğa erişmek.

Zira bir insan için, kurtuluşun en büyüğü, Cennetʹe erişmekse, saa­detin en büyüğü Cenâb-ı Hakk’ın iltifatına lâyık bir dereceye yükseltilmek­tir.

Kamer Sûresi’ne, ayın ikiye bölünmesiyle kıyâmetin yakın olduğu bil­dirilerek başlandı; Allah’a ve âhirete dosdoğru imân edip hayatını takvâ çizgisinde düzene sokan mü’minlere âhirette hazırlanan iki büyük mükâfat müjdelenerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; O’nun buyruklarını ümmetine kusursuz ve noksansız teb­lîğ eden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize de salât-ü selâmlar olsun.