MEÂLİ:
49 - Hani size işkencenin en kötüsünü tattırıp yüklemekte devam eden, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı (kızlarınızı) diri bırakmak isteyen Firʹavnʹın yoldaşlarından sizi (atalarınızı) kurtardığımız zamanı bir hatırlayın! Bunda da size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
50 - Ve hatırlayın ki sizin için denizi yarıp sizi kurtardığımızı; Firʹavnʹın yoldaşlarını ise -sizler bakıp dururken- boğduğumuz zamanı!
İLGİLİ HADÎSLER
«İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre: Cenâb-ı Resûlüllâh (A. S. ) Medineʹyi teşriflerinde Yahudîlerin âşûrâ günü oruç tuttuklarını gördü. Onlara:
- Oruç tuttuğunuz bugün nasıl bir gündür? diye sordu.
- Bugün iyi bir gündür; Azîz ve Celîl olan Allah, İsrâîloğulları’nı düşmanlarından kurtardığı gündür. Hz. Mûsâ bugünü oruçlu geçirmiştir, dediler.
Cenâb-ı Resûlüllah (A. S. ):
- Ben, Mûsâ’ya (yakınlıkta) sizden daha haklıyım, buyurdu ve âşûrâ günü hem oruç tutu, hem de oruç tutmakla emretti. (Buharî - Müslim - Neseî - İbn Mâce).
TARİHÎ YÖNÜ
Fir’avn (İkinci Ramses olduğu sanılır. M. Ö. XIII. yüzyıl) ve etbâının İsrâîloğullarıʹnın erkek çocuklarını boğazlamak, kız çocuklarını diri bırakıp kendilerine alıkoymak sûretiyle onlara en kötü işkenceleri yüklemelerinin başlıca iki sebebi olduğu üzerinde durulur:
1 - Tarihlerin kaydettiğine göre, Fir’avn bir gece rü’yasında Beytüʹl- makdis tarafından bir ateşin zuhur ettiğini ve kısa zamanda Mısır’ı tehdit ederek bütün Kıbtî’leri yaktığını, fakat İsrâîloğulları’na dokunmadığını görmüş. Rü’yasını devrin meşhûr kâhinlerine anlattığında onlar şöyle bir yorumda bulunmuşlar: «İsrâîloğullarından bir çocuk dünyaya gelecek ve senin mülk ü saltanatının zevali onun elinde olacak! »
Bunun üzerine Fir’avn, İsrâîloğullarıʹndan doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş. Bir rivâyete göre, oniki bin erkek çocuk katledilmiştir.
2 - Hazret-i Yûsuf zamanında Mısır’a gelip yerleşen bir avuç İbrânî, birkaç asır içinde nazar-ı dikkati çekecek derecede çoğalmıştı. Bu hâlin devamı ileride İsrâîloğulları’nın Mısır’a hâkim olmalarını neticelendirecekti. İşte Fir’avn bu düşünce ve endişeyle onların erkek çocuklarını boğazlatmış, kız çocuklarını diri bırakmış ve işkencelerin en ağırını onlara revâ görmüştü.
İLMÎ YÖNÜ
İlâhî kudretle denizin Hz. Mûsâ ve İsrâîloğullarına açılıp yol vermesi. Fir’avn ve etbâını aynı geçitte boğması, büyük mu’cizelerden biridir.
Allah’ın varlığını ve mu’cizelerinin imkânını kabul eden fikir adamları, harikulâde olayları da kabul ederler. Yahut kabul etmek zorundadırlar.
Ancak Fârabî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozofları muʹcizenin bir takım gizli-tabiî sebeplere bağlı olarak vuku’ bulduğunu söylerler. Onun için mu’cizeleri tabiî birer olay telakki ederek harikulâdeyi kabul etmezler. Öyle ki, muʹcizenin kâinat düzeninde hiçbir değişikliğe sebep olmadığını ileri sürerler. Meselâ: Hazret-i Mûsâ, İsrâîloğulları ile birlikte Mısırʹdan çıkarak Kızıldeniz’in sahiline geldikleri zaman Mûsâ (A. S. ) asâsiyle denize vurmak için emir almıştı. Denizde yol açılmış, bu yoldan kendisiyle kavmi rahatça geçmişlerdi. Fakat hemen sonra Fir’avn ile etbâı aynı yola girmişlerse de hepsi birden boğulup kaybolmuşlardı. Farâbî ile İbn Sinâ bu olayı şöyle tefsîr ederler: Denizler med ve cezre (gel-git olayına) tâbidir. Hazret-i Mûsâ ile kavmi sahile geldiklerinde cezir olayı, Fir’avn ile etbâı denize girdikleri sırada med olayı vuku bulmuştur.
Aristo felsefesi te’siri altında kalan bu iki filozofun, belirtilen görüşleri karşısında şu sualler hatıra gelebilir: Denizdeki med ve cezir hâdisesinin bu şekil vukuu bir tesadüf eseri miydi? Aksi de olmaz mıydı? Hâdiseyi tesadüfe bağlarsak, o zaman yalnız Hazret-i Mûsâ’nın mu’cizesini değil, onun peygamberliğini de inkâr etmiş olmaz mıyız? Harikulâdeyi kabul ettikten sonra Allah’ın mutlak kudretini tanımak icab etmez mi? Bu suallerin cevabı biraz zordur.
Farâbî bir taraftan mu’cizeyi tabiî hâdiselere bağlarken diğer taraftan harikulâdeyi kabul etmek zorunda kalır ve Füsûsü’l-Hikem (Şerhi için bk: Nüşûşü’l-kilem / Muhammed Bedreddin el-Halebi) adlı eserinde nübüvvet ve özellikleri hakkında şöyle der: «Peygamberlerin rûhunda kudsî bir kuvvet vardır. Nasıl aleʹlâde insanların rûhları küçük âlem sayılan bedenlerine hâkimse, beden nasıl rûhun emrine uyarsa, peygamberlerdeki kudsî kuvvet de bütün cisimlere hâkim olur. Maddî âlem onlara itaat eder. Bundan dolayıdır ki peygamberler harikalar yaparlar. Peygamberlerin fikir aynası her türlü toz ve pastan tertemiz bulunduğu için «Levh-i Mahfûz»daki âyetleri, meleklerin yaratılışındaki bütün izlenimleri kolaylıkla alır ve bunları Allah’ın mahlûkatına bildirirler. »
Meleklerle peygamberler arasındaki farka da temas ederek der ki: «Melekler bizatihi kaaim olan gayr-i maddî suretlerdir. Bunlar İlâhî emirden feyiz alırlar. Alelâde insanlar, ancak zahirî hislerini tatil ettikten, meselâ uykuya vardıktan sonra İlâhî emirle temasa geçebilirler. Fakat peygamberler uyanıklık hâlinde de bununla temasa geçebilirler. Demek ki, peygamberlerin zâhiri ve bâtınî hasseleri ayni zamanda işler; zahirin işlemesiyle bâtın tatile uğramaz. »
«Alelâde beşerî rûhların kusuru, yalnız zâhiri ve bâtınî hasselerin ayni zamanda işlemesinde değil, bundan başka bir de zâhiri hasselerden birinin işlediği sırada diğerlerinin kuvvetsiz kalmasıdır. Meselâ: Bir şeyi dikkatle dinlediğimiz zaman görme kaabiliyetimiz za’fe uğrar. Fakat kudsî rûhlar böyle değildir. »
O halde Farâbî, İbn Sinâ ve emsali filozofların bu düşüncelerinden bir peygamberin üç ayrı özellik taşıdığı neticesini çıkarabiliriz:
1 - Peygamberler gaybe ait hususları bilirler.
2 - Peygamberler melekleri görür ve onlarla konuşurlar.
3 - Mu’cizeler gösterirler.
Hârikulâde olaylar hakkındaki düşüncelerini de şöyle özetliyebiliriz:
Maddî âlemin hâdiseleri maddî sebeplerin mahsûlü olduğu kadar, gayr-i maddî sebeplerin de mahsûlüdürler. Çeşitli hisler dimağımızda hâsıl olarak maddî cismimizi müteessir eder. Meselâ: Yüksek bir ağaca tırmanan bir adamın birdenbire korku ile gözlerinin karardığı, elleriyle ayaklarının tutmadığı, vücudunun titrediği ve bunun neticesi elinde olmıyarak düştüğü görülür. Bâzı insanlar sırf vehim mahsûlü olan bir korku yüzünden bayılır ve hattâ ölür. Fakat irâdesi kuvvetli insanlar başkalarını kendi histeriyle te’sir altında bırakırlar. O halde kudsî kuvvet sâhipleri maddî âlemi çok geniş mikyasta teshîre muktedirdirler. İşte hârika bu kuvvetin eseridir.
Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, gerek Farâbî, gerek İbn Sinâ tabiî kanunların değişmiyeceğine, illet ve mâlûl kaaidelerinin tebeddül etmiyeceğine, dünyada sebepsiz bir şeyin vuku’ bulmayacağına inanırlar.
Yine onlara göre, mu’cizeler henüz beşer idrâkinin üstünde bir takım tabiî kanunlar eseridir. Belki bir gün aklımız mu’cizenin vukuunu te’min eden kanunları keşfe muktedir olur.
Şüphesiz ki bu görüş ve iddiaların bir ucu Yunan felsefesine dayanır. Gerçi bâzı İslâm âlimleri de mu’cize hakkında gizli illetlerden bahsetmişlerdir. Onların görüşünü de özetlemeyi ve sonra İslâm i’tikadına göre meselenin izahını yapmayı faydalı görüyoruz:
Bütün olayların, tabiî sebepler sonucu olduğunu kabul ediyoruz, fakat bunu kabul etmekle bütün bu sebeplerin bizim aklımızın kapsamına gireceğini iddia etmiyoruz. Tabiatta nice hâdiseler var ki bizim ilmimiz onları izah edemiyor. Belki mu’cizeler de henüz bizim idrâkimizin fevkinde olan tabiî sebeplerin mahsûlüdür. Meselâ: Peygamberler içinde kırk gün kırk gece oruç tutarak bir şey yemedikleri halde tabiî kuvvetçe hiçbir za’fa uğramıyanları vardır. Bu hâdise görünürde fevkalâdedir, fakat tabiî sebeplerle izah olunmaz bir şey değildir. Biz niçin acıkıyoruz? Çünkü midemiz aldığı gıdayı hazım ettikten, kanımızı besledikten ve vücudumuz bu gıdayı tükettikten sonra mide yine harekete geçmek ihtiyacını hissediyor. Açlık budur. Ama her günkü tecrübelerimizle anlıyoruz ki bir insanın hastalık esnasında yahut tehlike ve korku zamanında veya bir üzüntü ânında hazım kuvveti faaliyetini kaybediyor, günlerce açlık hissetmiyor. Böylece mide vazifesini yapamıyor. O halde bir insan rûhen fevkalâde meşgul olur da maddî âlemle ilgisini keserse, o da maddî kuvvetlerini faaliyetten men’eder ve uzun bir zaman aç kalabilir. İşte peygamberlerin bâzı hareketleri de ayni sûretle tefsîr edilebilir.
Fakat bütün bu görüşleri bir tarafa itip İlâhî kudrete döndüğümüz vakit meseleyi daha iyi anlar ve anlatabiliriz.
İllet ve malûl silsilesini biraz uzatmaya muktedir olsak bile çok geçmeden yorulur ve terk etmek zorunda kalırız. Meselâ; yağmur bulutlardan yağıyor, diyoruz. Bu bulutlar buharlaşmadan meydana geliyor. Buharlaşma güneşin ısısından ileri gelmişti. O halde buharlaşma sudan oluşmuş, sonra bu buharlaşma tekrar su olmuştur. Bu silsile böylece devam eder, gider fakat mesele çözülmüş sayılmaz; illet ve malûl zincirinden önce ne halde ise yine öyle kalır.
O halde kâinat mekanizmasının ancak ilâhî kudret ile hareket ettiğini kabul ederek, illet ve malûl zincirini O’nun irâdesinin tezahüratından tanıyacağız. İlâhî kudret, İlâhî kanunlar dairesinde cihanı idare ediyor. Fakat İlâhî kudret bu kanunla kayıtlı ve ona bağlı değildir; İlâhî kudret isterse bu sünnet ve bu âdete uymayan âyet ve hâdiseleri tecelli ettirir. Bizim gördüğümüz illet ve malûl silsilesi câri âdetin devamından ve yeknesaklığından ibarettir. Bu câri âdet devam etmezse, mahlûkat, menfaatlerini te’min edemez, zararları da vukuundan evvel savamazlardı.
Hem Cenâb-ı Hakk mu’cizeyle bize seslenerek diyor ki: Siz her şeyi illet ve malûl zincirine, diğer bir tâbirle sebepler silsilesine bağlıyorsunuz, fakat sebepleri muallâkta (askıda) bırakıyorsunuz. Sebep ve illetler benim kudretime dayanmaktadır. İşte sebepleri arayerden kaldırdığımda size göre mu’cizeler doğuyor.
Büyük mütefekkir ve mutasavvıf Mevlânâ Celaleddîn bu konuya temasla diyor ki:
- «Cenâb-ı Allah bu mavi semânın altında hakikatı arayanlar için bir takım kanunlar, sebepler ve yollar tâyin etmiştir. Dünyevî olayların çoğu bu sünnet ve âdete göre vukuʹ bulur. Fakat Allahʹın kudreti bâzan bu âdeti yırtar. Muʹcize ile bu âdeti bir ân için tatil eden de Oʹdur. Ey sebep ve illetlere iʹtikad edenler! Hududüllahı aşmayınız, onu tanıyınız. Asıl sebeplerin müsebbibinin, sebep ve sünnetleri yarattıktan sonra kendini azlettiğini hiç bir zaman söylemeyiniz. Asıl müsebbib (Allah) istediğini yapar. O’nun mutlak kudreti sebepleri yırtar, ara yerden kaldırır. Bu zâhiri sebepler göz üzerindeki perdeler gibidir. Çünkü her göz Oʹnun san’atının vechesini lâyık olduğu gibi göremez. O yüzü görebilmek için o perdeyi yırtacak göz lâzımdır. Tâ ki bütün perdeler kalksın. Hakikatte hayır ve şerr O müsebbipten zuhur ediyor. Eshab ve vasıtaların O’nunla bir işi yoktur. Rüzgar, toprak, su ve ateş Allahın bendeleridir. Bana sana göre bunlar cansızdır. Fakat Cenâb-ı Hakk için canlıdırlar. Demiri taşa çaktınız mı ateş çıkıyor. Ama bu ateş Allahʹın emir ve irâdesiyle çıkıyor. Sakın demiri taşa lüzumsuz yere vurma. Çünkü bunlar bir çocuğun doğmasına sebep ana-baba gibidirler. Görünürde demir ve taş, ateş için sebeptir. Fakat sen bunun üzerinde düşünmelisin! Zira bu zâhiri sebebi, hakikî sebep vücuda getiriyor. Yoksa bu sebep nasıl vücud bulabilirdi? Hakikî müsebbip bu sebebe teʹsir vermiştir. İsterse o te’siri muattal eder. Peygamberlerin ef’alindeki sebepler bu dünyevî sebeplerden daha yüksektir. Zâhiri ve dünyevî sebepleri bizim aklımız idrak eder. Fakat o yüksek sebepler yalnız peygamberlere mâlûmdür. Sathî düşünen insanlar zâhiri illet ve malûle bakarak hakikî sebebi unuturlar. Peygamberler bu örtüyü yırtarlar. O zaman illet ve malûl silsilesi boş kalır. Bu sûretle peygamberler diğer insanların nazar-i dikkatini hakikî sebebe tevcih ederler. Mademki bu zâhiri sebepler hakikî sebeplerin hükmü altındadır, o halde sen de hakikî sebebi ara. Peygamberler sebepler zincirini kırarlar, mu’cizeler bayrağını Merihʹin üzerinde yükseltirler. Onlar bir vasıtaya muhtaç olmadan denizleri yararlar. Bir şey ekmeden buğday başakları biçerler. Kurʹân-ı Kerîm zâhiri sebepler silsilesini koparmaktadır. Peygamberlerin zaferi, Ebû Lehebʹin helâki hep böyle olmuştur. Ebâbîl kuşları bir takım taşlar attılar. Habeşlilerin ordusu helâk oldu. Yukarıdan atılan bu taşlar, fillerin vücudunda delikler açıyordu. Bu sûretle Kur’ân başından sonuna kadar zâhiri sebep ve illetlerin müessir olmadığını isbat eder. »
Bütün bunları özetliyecek olursak:
1 - Mu’cize hârikulâde bir olaydır. Mu’cize illet ve malûl zincirini kırar. Cenâb-ı Hakk, peygamberinin risâletinin doğruluğunu mu’cize ile te’yid eder.
2 - Hârikulâde ve illetle malûl silsilesini kırmak, yalnız mümkün değil, belki vâkidir.
3 - Tabiî kanunlar, İlâhî âdet, illet ve malûl hakkındaki bilgimiz tecrübeye dayanır.
4 - Tecrübeyle elde edilen bilgi, mantıkî bir yolla umumileştirilemez. Bu bakımdan muʹcizelerin imkânını inkâr için esas teşkil etmez.
5 - Tecrübe ya şahsî müşâhede ve düşünceye, yahut başkalarının müşâhede ve düşüncesine dayanır.
6 - Mu’cizenin delilleri, şahsî müşahedeye ve onu gözleriyle görenlerin şahadetine dayanır.
7 - Bilhassa Peygamberimizin muʹcizelerine dair olan rivâyet ve deliller, sair hâdiselerle ilgili tarihî delillerin hepsinden kuvvetlidir. Bu da mu’cizelerin vukuunu isbat eder. (Geniş bilgi için bak: Asr-i Saadet / Mu’cizeler bahsine... Bu meseleyle alâkalı olarak Ömer Rıza Doğrul’un Seyyid Ahmed Han Tefsirinden naklettiği görüş ve iddianın ilmî ve dinî bir değer taşımadığını hatırlatmak isteriz.).
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ
Kur’ân-ı Kerîm’in haber verdiği bu olay (denizin ayrılma hâdisesi) ahlâkımızı yükseltecek, cemiyetin maddî ve mânevî hayatını tanzim edecek dört İlâhî lütfu ifâde etmektedir:
a) İsrâîloğulları Hazret-i Mûsâ ile öyle bir sıkıntıya düştüler ki, arkalarında Fir’avn ve ordusu, önlerinde aşılmaz bir deniz.. O günkü teslimiyetleri onların bu korkunç tehlike girdabından kurtulmalarına vesîle oldu. Büyük bir muʹcize olarak deniz ayrıldı. Demek ki, bilhassa sıkıntılı ânlarda -bütün maddî imkânları kullanmakla beraber- Allahʹa teslîm olmak, kurtuluşun ilk ve son yoludur. İstiklâl savaşımız, Çanakkale zaferimiz böyle bir teslimiyet rûhu içinde başarılmıştır.
b) Düşman kahrından kurtulduktan sonra da teslimiyeti elden bırakmamak, Allah’ın lûtf u ihsanını, inâyet ve nusretini hatırlıyarak ölünceye kadar arz-ı ubudiyyette bulunmak gerektir. İsrâîloğulları bu lütuf ve ihsanı çarçabuk unutarak altından buzağıya tapmaya heveslendikleri için zâlimlerden oldular. Hakk’ı bırakıp insan ve hayvanları ilâhlaştırmak ne büyük ve ne kötü nankörlüktür! Tarihte birçok milletler bu yüzden helâk olmuşlardır.
c) İnkârı gayri kaabil bir mu’cizeyi gördükten sonra küfre sapıp şirke düşmek, ölçüsüz bir tuğyandır. İlâhî rahmet ve inâyet tecelli etmiyecek olursa, o, ebedî bir husrân olur.
Resûlüllah (A. S. ) Efendimizin de en büyük mu’cizesi Kur’ânʹdır. Onu görüyoruz, okuyoruz, okuyanları dinliyoruz. İnkâra sapıp, ona çöl kanunu diyecek kadar ahmaklaşan kimselerin sapık Yahudîlerden ne farkı kalır?
d) Zulüm ve tuğyan adâleti yıkınca, millet intihara yüz tutmuş sayılır. Kırallar putlaştırılınca, milletin zevali yaklaşmış olur. İşte Fir’avn ve etbâı bu sapıklığa düşmüşlerdi. Neticeleri malûm... Bu İlâhî ihtardan uyanmıyan milletleri de elîm bir sonuç beklemektedir.
AYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Allah Teâlâ İsrâîloğullarına ihsanda bulunmuş olduğu üçüncü büyük nîmeti açıklıyarak va’dolunan Tevratʹın Mûsâ’ya bir fürkan (hakta bâtılı birbirinden ayıran kesin huccetlerle dolu bir kitab) olarak verildiğini beyân ediyor.