MEÂLİ:
46- De ki: Haber verin bana, eğer Allah işitmenizi ve gözlerinizi alır, kalblerinizin üzerini mühürlerse, Allah’tan başka hangi ilâh onu size getirir? Dikkat et, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklayıp çeviriyoruz; sonra da onlar (inkârcı sapıklar) yüzçeviriyorlar.
47- De ki: Haber verin bana, eğer Allahʹın azâbı ansızın veya açıktan size gelecek olursa, zâlimler topluluğundan başkası mı helâk olur?
48- Biz, peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim imân edip kendini düzeltirse, onlar üzerinde hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmiyeceklerdir de.
49- Âyetlerimizi yalanlıyanlara ise, doğru yoldan sapıp İlâhî sınırları aşmaları karşılığında azâp dokunacaktır.
KULAK, GÖZ VE KALP
«De ki: Haber verin bana, eğer Allah işitmenizi ve gözlerinizi alır, kalblerinizin üzerini mühürlerse.. »
Allah’ın varlığına, birliğine, eşsiz kudretine delâlet eden üç önemli organdan sözediliyor. İşitme, görme ve anlama.. İnsanın dış dünyasıyla temasını sağlıyan en yararlı üç araç.. Bunların anatomik yapılarını açıklamamıza gerek yok. Daha çok işitme görmeğe yardımcı olur, bu ikisi ise, kalbin anlamasını sağlar.
Hava titreşimiyle gelen sesin kulak zarına çarpması ve beyinle ilişki kurup gelen sesin ne olduğunu süratle tesbit etmesi, ne bir tesadüf, ne de bir tekâmül eseridir; ne de şuursuz maddenin oluşturmasıdır. Çok yüksek bir fizikçinin ve anatomiyi en mükemmel biçimde bilen bir kudretin, her şeyi belli bir plâna ve en ince hesaplara göre yaratıp düzenliyen varlığın eseridir. Başka muʹcize aramaya ne hacet, işitme duyumuz İlâhî kudrete yeterli delil değil midir?
Gözün de eşyanın şeklini, boyutlarını, rengini görüp beyne intikal ettirmesi ve beynin de süratle, görülen şeyi alıp hafıza merkezine iletmesi ve orada arşive alınması, bu kadar mükemmel bir organı yaradan çok yüce kudretin varlığını kanıtlar. Allahʹın varlığına, birliğine ve ilminin sınırsızlığına başka delil aramak, güneşin varlığına delil aramak kadar gereksizdir. Çünkü güneşin kendisi kendi varlığına delildir. Allahʹın, insan denilen mükemmel canlıyı en kıymetli eseri olarak sunması, O’nun varlığının en açık belgesi değil midir?
Kalp ve beyin ise, insan aklını âciz bırakan en büyük ve en mükemmel organlardır. Milyarlarca eşya ve konuyu düşünüp anlayabilen kalp ve beyin, sadece düşünüp anlamakla yetinmeyip kulak ve göz, koklama ve dokunma yoluyla tesbit edilen milyarlarca eşyanın şeklini, rengini, kokusunu, boyutlarını hafıza merkezinde çok düzenli biçimde arşivlemektedirler; istenileni anında verme plân ve düzenine sâhiptirler. Elektronik beyin bunların yanında çok basit kalır; kaldı ki o da bu iki organın eseridir.
Allah şayet kulaksız ve gözsüz bir insan yaratacak olursa, kim bu iki organı yaratma gücüne sâhiptir? Diğer bir yorumla, Allah varlık âlemindeki sünneti gereği, kulağın hak ve doğruyu işitmesine, gözün hak ve doğru olanı görmesine engel bir perde koyup kalbi mühürlerse, hangi put, hangi ilâhlaştırılan fâni bu perdeyi kaldırabilir ve mührü çözebilir?
O halde insana dış dünyasıyla ilgi kurması ve bunu sürdürmesi, Allahʹını bilip O’nun hayat kanununa uyması için sunulan bu yüce nîmetler, yüksek değerdeki hayırlar karşısında sonsuz kudret ve yüce hikmet sâhibi Allahʹa ibâdet etmemiz kadar tabii ne olabilir?
İLÂHÎ AZÂP GELECEK OLURSA
«De ki: Haber verin bana, eğer Allahʹın azâbı ansızın veya açıktan size gelecek olursa... »
Kur’ân burada iyice düşünmemizi sağlamak için çok ince ve duyarlı bir anlatım kullanmıştır: «Zâlimler topluluğundan başkası mı helâk olur? »
İnsan için en büyük felâket, malını ya da canını kaybetmek değildir. Yaratana âsi olup inkârcı ve maddeci bir düşünce ve tutum içindeyken dünyaya vedâ etmektir. İman ve irfan ile içini süsleyip dışını donatan kâmil insanın bir felâket nedeniyle ölmesi saadetin kendisidir. Ama bu süsten. mahrûm olan inkârcının ölmesi, felâket ve bedbahtlığın kendisidir.
O halde ansızın veya açıktan gelecek olan İlâhî azâp bilhassa zâlimleri kahreder: Önce dünya hayatına doymadan, arzularına ermeden, peşinde koşturduğu mutluluğu elde etmeden dünyadan ayrılırlar. Sonra da inanmadıkları için elemli bir âleme gitmiş olurlar. Çünkü gelen bir felâket yaş-kuru demeden hepsini yakıp kavurur; ama herkes imân ve niyetine göre, yerini alır ve ona göre haşrolunur. (Fazla bilgi için bak: Enfal Sûresi 25. âyetin tefsirine)
PEYGAMBERLERİN İKİ ASIL GÖREVİ
«Biz, peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. »
Peygamberlerin aslında birçok görevleri vardır; meselâ, insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırmak, Allahʹa uzanan yolu işlek duruma getirmek, insan aklını ve idrâkini harekete geçirip kullara Allah’ı tanıtmak, insan ruhunun yüceliğiyle uyum sağlıyacak bir hayat düzeni oluşturmak bu cümledendir. Ama bunların hepsini şu iki esasta toplamak mümkündür: Peygamberler rahmet ve saadetin müjdecileri; kötü yolun felâketle sonuçlanacağını haber verip, İlâhî gazaba götüreceğinin uyarıcılarıdır.
Peygamberlerin ne baş olma sevdası, ne kral olma arzusu, ne mal toplama ihtirası, ne de insanları kendilerine kul-köle edinme istekleri vardır. Sıradan bir insan gibi basit bir hayat düzeyinde kendilerini bulundururlar. İnsanlara Allahʹın varlığını, birliğini, hazırladığı âhiret yurdunu tanıtmaktan ve bu doğrultuda onları eğitmekten başka hiçbir kişisel çıkarları yoktur.
O halde peygamberler en güvenilir kişilerdir. İnsanları aldatmaları söz konusu değildir. Çünkü kendilerinden yana yonttukları hiçbir nesne yoktur.
Bu bakımdan Kur’ân, Peygamberlerin bu müstesnâ özelliğini hatırlatarak insan aklını ve vicdanını harekete geçirmek istiyor:
«Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim imân edip kendini (ona göre) düzeltirse, onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin yüceliğine delâlet eden ve her biri bir mu’cize sayılan üç organdan sözedildi. Bunca açık belgeler karşısında hâlâ Allah’ı inkâr edenler varsa, bu, büyük bir haksızlığın ilk ve son noktası olduğuna işâret edildi. Sonra da peygamberlerin asıl görevlerinin iki önemli esasta toplandığı açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, peygamberin ana vasıflarına dikkatler çekiliyor, görevlerinin hedefi belirleniyor. Kur’ân ile daha çok, âhirete imân eden kişileri uyarmanın yarar sağlıyacağı hatırlatılıyor.