Mü'min Suresi 36-46. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي اَبْلُغُ الْاَسْبَابَ اَسْبَابَ السَّمٰوَاتِ فَاَطَّلِعَ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنِّي لَاَظُنُّهُ كَاذِبًا وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا فِي تَبَابٍ وَقَالَ الَّذِي اٰمَنَ يَاقَوْمِ اتَّبِعُونِ اَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِ يَاقَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ ويَاقَوْمِ مَا لِي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَنِي اِلَى النَّارِ تَدْعُونَنِي لِاَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَاُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَاَنَا۬ اَدْعُوكُمْ اِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ لَا جَرَمَ اَنَّمَا تَدْعُونَنِي اِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ مَرَدَّنَا اِلَى اللّٰهِ وَاَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ اَصْحَابُ النَّارِ فَسَتَذْكُرُونَ مَا اَقُولُ لَكُمْ وَاُفَوِّضُ اَمْرِٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ

46.

(36-37) Firavun dedi ki: "Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum." Böylece Firavun'a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı, tamamen sonuçsuz kaldı.

Diyanet İşleri

38.

O inanan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki, sizi doğru yola ileteyim."

39.

"Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedi olarak kalınacak yerdir."

40.

"Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü'min olarak salih bir amel işlerse, işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır."

41.

"Ey kavmim! Bu ne hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz."

42.

"Siz beni Allah'ı inkar etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana (Allah'a) çağırıyorum."

43.

"Şüphe yok ki sizin beni tapmaya çağırdığınız şeyin ne dünya ne de ahiret konusunda hiçbir çağrısı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah'adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir."

44.

"Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir."

45.

Allah, onu, onların hilelerinin kötülüklerinden korudu. Firavun ailesini, azabın en kötüsü kuşattı.

46.

(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, "Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun" denilecektir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

36-37- Fir’avn dedi ki: «Ya Hâmân! Bana yüksekçe bir kule yap; uma­rım ki ulaştırıcı yollara, göklerin kapılarına ulaşırım da Musaʹnın Tanrıʹsını görebilirim. Çünkü ben gerçekten Musaʹyı yalancı sanıyorum. » Böylece Firʹavn’ın kötü işleri kendisine çok çekici göründü de onu doğru yoldan alı­koydu. Fir’avn’ın hile ve düzeni hüsrâna uğramaktan ve yok olmaktan baş­ka bir şeye yaramadı.

38- İmân eden adam dedi ki: «Ey Milletim! Bana uyun ki, size doğ­ru yolu göstereyim.

39- Ey Milletim! Şu Dünya hayatı kısa süreli bir geçim ve yararlan­madan ibârettir. Şüphesiz ki Âhiret, karar kılınacak yurttur.

40- Kim bir kötülük işlerse, ancak misliyle cezâ görür. Erkek ve ka­dından mü’min olduğu halde kim iyi-yararlı amelde bulunursa, işte onlar Cennetʹe girerler ve orada hesapsız rızıklanırlar.

41- Ey milletim! Ne tuhaftır ki, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe dâvet ediyorsunuz!

42- Siz beni Allah’ı tanımamaya, bilgim olmayan şeyi Oʹna ortak koş­maya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi O çok güçlüye, çok üstüne, çok bağış­layana dâvet ediyorum.

43- Hiç şüphe yok ki, beni dâvet ettiğiniz şeyin Dünyaʹda da, Âhiret­te de dâvete (lâyık hiçbir yanı ve yetkisi) yoktur. Hepimizin dönüşü Allahʹa­dır. Ve ölçüyü kaçırıp aşırı gidenler ateşin dostlarıdır.

44- Benim size dediklerimi ileride hatırlayacaksınız. Ben, işimi ve du­rumumu Allahʹa ısmarlıyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarını görendir. »

45- Allah, onu, onların hile ve düzeninin kötülüklerinden korudu. Firʹ­avn ve yandaşlarını azâbın kötüsü sarıverdi.

46- Sabah akşam ateşe arzolunurlar. Kıyâmetʹin kopuşu meydana ge­lince, «Fir’avnʹın yandaşlarını azâbın en şiddetlisine sokun! » (denilir).

FİR’AVN’IN SAHTE SİYASETİ

«Fir’avn dedi ki : «Ya Hamân! Bana yüksekçe bir kule yap; umarım ki ulaştırıcı yollara, göklerin kapılarına ulaşırım da.. »

Musa Peygamberʹin (A. S. ) vücudunu ortadan kaldırma hususunda kon­seyden bir karar çıkaramayan, üstelik kendi hanedanından ve devletin ile­ri gelenlerinden bir üyenin açıktan karşı çıkması ve uyarıcı, öğüt verici söz­ler sarfetmesi; aynı zamanda Allahʹın kudretinin üstünlüğünden ve hük­münden bahsetmesi, Fir’avnʹı iyice sarsmıştı. Nitekim Fir’avn bu sarsıntıyı sezdirmemek için halka inandırıcı olabilmenin yollarını düşünmüş ve man­tık dışı şu çareyi ortaya koymuştu: Veziri Hamân, tuğladan yüksekçe bir kule yapacak, o da o kuleden gökleri, dolayısıyla Musaʹnın Rabbim araştı­racak; ortalıkta bir şey görülmeyince de Musa’nın yalancı bir sihirbaz oldu­ğunu isbatlamış olacaktı. İşte o böylesine gayr-i ciddi, gayr-i mantıkî bir politika gütmeye başlamıştı.

Fir’avnʹın kendine göre kurnazca olan bu plânının altında üç ayrı şey­tanlık yatıyordu :

a) Eğer gökte bir ilâh bulunsaydı, yapılan yüksekçe kuleden gözetle­mek suretiyle onu görmek mümkün olurdu. Oysa hiçbir şey tesbit edileme­miştir.

b) Eğer Musa’nın iddia ettiği bir ilâh varsa, Oʹna uzanan yolu herhal­de bulup görebilirdik. Oysa bütün araştırma ve gözetlemeye rağmen bir yol veya ize rastlanmamıştır.

c) Biz bu kadar imkânlarımızla yüksekçe kule inşa ettirip gözetleme yaptığımız halde bir şey göremedik; Musa hiçbir kuleye çıkmadan nasıl gö­rebiliyor veya böyle bir iddiada bulunabiliyor?

Şüphesiz ki bütün bu cahilce, fakat kurnazca plânlar halkı uyutmaya ve ikna etmeye yönelik bulunuyordu. Ama o kahraman müʹmin gibi aklı ba­şında olanlara ve az-çok Allah hakkında bir şey bilenlere göre çok gülünç bir yöntemdi. Zira Musa (A. S. )dan önce Yusuf Peygamber’in Mısırʹda «Tevhîd İnancı»yla ilgili meşaleyi yakması ve ülkede çok geniş çapta İslahatta bulunup halka güven ve huzur dolu yıllar yaşatması bütünüyle unutulma­mıştı; yer yer o büyük peygamberin koyduğu eserleri görmek mümkündü. O yüzden de Firʹavn’ın güttüğü siyaset onu istediği hedefe ulaştırıcı olma­dı ve sonunda hak bâtılın beynini parçalayıp azgın kâfirlerin kökünü kesti.

KAHRAMAN MÜʹMİNİN TEKRAR DEVREYE GİRMESİ

«İman eden adam de­di ki: «Ey milletim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.. »

Fir’avn’ın sinsi emelini ve izlediği çok hatalı politikayı yakından görüp izleyen o kahraman mü’min, son çare olarak ona karşı bir kuvvet oluştur­mayı ve Allahʹın hidâyet nasip edeceği kimseleri hakka davet etmeyi karar­laştırdı.. Nitekim merhûm Elmalılı Hamdi Yazırʹın kendi tefsirinde Murat Beyʹin «Tarih-i Umumî»sinden naklettiğine göre: Uzarsif adında bir kişi­nin Hiksüsler tarafına geçerek önemli bir orduyla Fir’avnʹa karşı baş kal­dırdığından ve bu olayın bilhassa Mısır Tarihiʹnde belirtildiğinden söz edil­mektedir.

Şüphesiz bu, olaya yakınlık görünümünde bir ihtimaldir ki, gerçeği araştırıp bulmak tarihçilerin görevidir. Biz ise, Kur’ân’ın ışığı altında o müʹmin kulun Fir’avnʹa karşı bir kuvvet oluştururken nasıl bir uyarı ve öğüt metodu kullandığı üzerinde durmak istiyoruz. Zira uyarı ve öğüdün, hakka dâvetin seyri, o günkü Mısırʹda yaşayan halkın sosyal, ekonomik ve ahlâ­kî yapılarını yansıtır.

O halde önce uyarı ve öğütleri bir dizi halinde özetliyerek sıralama­mızda fayda vardır. Bunları on madde şeklinde tesbit etmiş bulunuyoruz. Şöyle ki:

1- Dünya hayatı kısa süreli bir geçimlikten ibarettir. Onun için zille­te, hürriyetsizliğe katlanmaya değer mi?

2- Asıl karar kılınacak yurt ve sonsuz mutluluk Âhiretʹtedir. Bu ba­kımdan sıkıntılara göğüs germeğe değmez mi? Hakkʹa baş kaldırıp tuğyan eden bir hükümdara dalkavukluktan kaçınıp hakkın sesini ona duyurmaya çalışmak bu mutluluğun yolunu açan sebeplerden biridir.

3- Âhiret bütünüyle adâlet, hakkaniyet ve Hakk’a teslimiyet yurdu­dur. Kötülük ancak misliyle karşılık görür. İyiliğin ise karşılığı ebedî saadet­tir. Oysa Firʹavn sizi köle gibi kullanmakta ve kendini ilâhlaştırmaktadır. Aristokratlardan kötülük işleyenlere cezâ, halktan ciddi hizmet verenlere mükâfat verilmemektedir. Böylesine gayr-i âdil ve dengesiz bir ömür sür­mek daha mı iyidir?

4- Ne tuhaftır ki, ben sizi kurtuluşa, siz ise beni ateşe çağırıyorsu­nuz! Fir’avn’ın hışmından korkup kendinizi sonu gelmeyecek bir azaba iti­yorsunuz. Külfetsiz, mücadelesiz nîmet var mıdır? Öyle bir nîmet varsa gerçekte onun anlam ve değeri yoktur.

5- Sizden pısırık ve korkaklar, durmadan o bir olan yüce kudret sâ­hibi Allah’ı inkâr etmemi, bilmediğim şeyi Oʹna ortak koşmamı istiyorlar. Birkaç günlük dünya hayatı için böylesine alçakça ve nankörce bir sapık­lığı tercîh etmek, aklın ve sağ duyunun yolu mudur?

6- Ben ise, dikkat edecek olursanız sizi o en güçlü, en üstün ve de çok bağışlayan Cenâb-ı Hakk’a çağırıyorum. Günah ve kusurunu dile ge­tirip pişmanlık duyanları bağışlamıyan Fir’avn’ı mı ilâh edinmek istiyor­sunuz?!

7- Beni çağırdığınız şeyin dünyada da, âhirette de dâvete lâyık hiçbir yanı ve yetkisi yoktur. Bizim gibi bir insana, ölümlü olan bir fâniye tapmak aşağılık, rüsvaylık ve akılsızlık değil midir?

Mutlak sûrette hepimizin dönüşü Allah’a olacaktır. Zira O’ndan geldik ve yine O’na dönmek zorundayız; başka dönülecek bir kudret yoktur. Fir’avnʹdan gelmedik ki yine ona dönmüş olalım. O da her insan gibi, kendisi­ni yaratıp varlık alanına getiren O Yüce Kudretʹe dönecektir. Gelip geçen firʹavnlar hep ölüp o kudrete dönmek zorunda kalmadılar mı?

8- Ölçü ve kıstası kaçırmamaya dikkat edin; fâniyi bâki görüp ilâh edinmeyin. Sonra cehennemliklerden olursunuz da sizi kurtaran bulunmaz.

9- Size dediklerimin ne kadar gerçek olduğunu ileride hem hatırlaya­cak, hem de anlayacaksınız. Allah’ın azabı inmeden İlâhlık iddiasında bu­lunan Fir’avn’ın kendini bile kurtaramıyacağına şâhit olacaksınız.

10- Ben gerçeği görüp sizi ona dâvet ederken, Allah’ın ve mü’minlerin en büyük düşmanlarından biri olan Fir’avn ve ordusunu karşıma alıyo­rum. O bakımdan durumumu Cenâb-ı Hakk’a ısmarlıyorum. Ben, beşer gü­cünün yettiği sınıra gelmiş bulunuyorum. Gerisi İlâhî takdire kalmıştır.

İşte bu on maddeyi incelediğimizde, halkın sefaleti, köle gibi çalıştırıl­dığı, zulmün at oynattığı ve birçok insanların şahsiyetsizliğe itildiği; gerçek anlamda din hürriyetinin olmadığı hazin bir tablo şeklinde ortaya çıkar.

Mekkeli putperestlerin sosyal hayatı da buna benzer bir görünümde idi. Fakirlere hiç itibar edilmez; zenginlerin, ileri gelen söz sahiplerinin mec­lisinde onlara yer verilmezdi. Yağmacılık neticesi elde edilen esirler, bir hayat boyu kölelik kaydından kurtulamazlardı.

Ebû Cehl ve yandaşları birer firʹavn tavrında halka tepeden bakarlar­dı. Ebû Bekir, Ömer, Ali ve arkadaşları (Allah hepsinden razı olsun) bu az­gınlara karşı koyup köle ve fakirleri savunur ve himâye ederlerdi.

Firʹavnʹın sonu nasıl hüsrân olduysa, Ebû Cehl’lerin de sonlarının felâ­ket olacağında şüphe yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede buna işâret edilmek­te ve mü’minler dolaylı şekilde başarıyla müjdelenmektedir.

İÇ SAVAŞI BAŞLATMA

O kahraman müʹminin, bir gün oluşturduğu gücü harekete geçirip Fir’­avnʹa karşı isyân ettiği kesindir. Ortalık böylece birbirine karışmıştı. Bir yanda Musa Peygamber (A. S. ) ve İsrâil oğulları’nın çözüm bekleyen prob­lemleri, diğer yandan bir grup isyancı. Bu durumda hem Fir’avn’ın, hem de temsîl ettiği devletin sarsılan otoritesini iâde etmek gerekiyordu. Aksi hal­de yeni birtakım olaylar çıkıp isyan zincirine yeni halkalar ekliyebilirdi. Bu­nun için Fir’avn, tenkîl ve imha için ordusunu hazırlamaya başladı; ama İlâ­hî hüküm daha önce iniverdi. Musa Peygamber (A. S. ) aldığı vahiy üzerine İsrâil oğulları’nı toplayıp bir gece yarısı Mısır’ı terketti. Onu takibe koyu­lan Firʹavn, o kahraman mü’minin üzerine hemen varamadı, onu gelecek günlere bıraktı; önce Musa’nın (A. S. ) işini bitirmeye yöneldi. Kırk beşinci âyetle bu plânın eriştiği netice belirtiliyor: Cenâb-ı Hak o kahraman müʹmini Fir’avn ve yandaşlarının hile ve tuzağından korudu. Fir’avn ve ordu­sunu ise, azabın en murdarı sarıverdi.

Mekkeli müşriklerin de sonu bir başka oldu. İleri gelenlerinden azgınlı­ğı huy edinip Hakkʹa yönelmeyi gururlarına yediremiyen bedbahtlar Bedir ve Uhud savaşlarında can verdiler. Geriye kalanlar ise, Mekke’nin fethin­de hiç sevmedikleri O Büyük Peygamberin önünde baş eğip teslimiyet gös­terdiler.

KABİR AZABI

«Sabah-akşam ateşe arzolunurlar.. »

Ayetin açık anlatımından, kâfirlerin ruhlarının sabah ve akşam kabir azabına tabi’ tutuldukları anlaşılıyor. «Sabah-akşam ateşe arz olunurlar» sözünden, onların Cehennemʹe atıldıkları İstidlâl edilemez. Zira Cehennem’e atılma ancak Âhiret’te gerçekleşir. Bu, Berzah Âlemiʹnde kâfirlerin, suçlu günahkârların bulunduğu kesimle Cehennem arasında bir menfezin bulun­duğuna, o bakımdan Cehennemʹin son derece kerih kokusunu duyacak­larına ve bununla kıyâmete kadar bir kabir azâbı geçireceklerine işârettir. Kıyâmet meydana gelince, bu defa onların ruhları hazırlanan bedenlerine yerleşip öylece Cehennemʹe atılacaklardır. Bu da azâbın en şiddetlisi ola­caktır.

Nitekim Ahmed b. Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadîste; bir gün Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimiz, gözleri kızarmış bir halde yüksek sesle şöyle buyur­du: «Kabir, karanlık gecenin bir bölümü gibidir. İnsanlar! Eğer benim bildi­ğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz. İnsanlar! Kabir azabından Allah’a sığının. Çünkü kabir azabı haktır. »

Sahîh isnadla rivâyet edilen bu hadîs, aynı zamanda Akaid kitaplarına bir bölüm olarak konulmuştur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kendini ilâhlaştıran Firʹavnʹın hakka karşı bir­takım tertiplere baş vurduğu belirtildi. Ona karşı çıkan ve uyarıda bulunan kahraman bir mü’minden söz edilerek misal verildi ve bu arada hem Mek­keliler, hem de yaşamakta olan inkârcı sapıklar uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Kıyâmet gününde Cehennem’de biraraya getirilecek olan zâlim inkârcı idarecilerle, onlara uyan halkın nasıl tartışacakları konu ediliyor ve hem ölmeden önce Hakkʹa dönmenin gereğine işâret ediliyor, hem de yönlendirici bir metod sergileniyor.