Kalem Suresi 34-47. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ اِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَعِيمٌ اَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ وَاُمْلِي لَهُمْ اِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

45.

Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında Naim cennetleri vardır.

Diyanet İşleri

35.

Biz müslümanları suçlular gibi kılar mıyız?

36.

Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

37.

Yoksa size ait bir kitabınız var da (bu batıl hükümleri) ondan mı okuyorsunuz?

38.

Onda, "Seçip beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir" (diye mi yazılı?)

39.

Yahut bizden, her ne hükmederseniz mutlaka öyle olacağına dair Kıyamete kadar sürecek kesin sözler mi aldınız?

40.

Sor onlara: "Onların hangisi bu (iddianın doğruluğu)na kefildir?"

41.

Yoksa onların ortakları mı var? Doğru söyleyenler iseler, haydi getirsinler ortaklarını!

42-43.

(42-43) Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kafirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar (ve buna yanaşmıyorlar)dı.

44.

(Ey Muhammed!) Bu sözü (Kur'an'ı) yalanlayanlarla beni baş başa bırak. Biz onları bilemeyecekleri biçimde adım adım helaka yaklaştıracağız.

45.

Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.

46.

Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?

47.

Yahut gayb (Levh-i Mahfuz) kendi yanlarında da onlar mı (bundan aktarıp) yazıyorlar?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

34- Şüphesiz ki, muttakilere (Allahʹtan saygı ile korkup haksızlıktan, azgınlıktan ve cimrilikten sakınanlara) Rablarının yanında nîmet cennet­leri (veya Naîm Cennetleri) vardır.

35- Artık biz, (hakka) teslimiyet gösterenleri, günahkâr suçlular gi­bi mi tutarız?

36- Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?!.

37- Yoksa size ait, ders yapıp okuduğunuz (semâvî) bir kitap mı var?

38- İçinde, neleri seçip beğenirseniz onlar sizin olacak (diye) bir bil­gi mi bulunuyor?

39- Yoksa üzerimizde Kıyâmetʹe kadar sürüp gidecek sizden yana yeminler mi var ki, siz neleri hükmederseniz o sizin olacak diye?

40- Sor onlara: İçlerinden hangisi buna kefîl?..

41- Yoksa onlara ait ortaklar mı var? O halde eğer doğru kişiler ise­ler, ortaklarını getirsinler.

42- O gün, baldır-bacak açılacak; secdeye çağrılacaklar, ama (bu­na) güçleri yetmiyecek.

43- Gözleri korkudan kararmış halde kendilerini zillet sarıverecektir. Oysa (daha önce dünyada) kendileri sağlam ve sıhhatli iken secdeye çağ­rılırlardı.

44- Artık bu sözü yalanlayanı bana bırak; biz, onları bilmedikleri ci­hetten kademe kademe sürükleyip (azâba) yaklaştırırız.

45- Onlara biraz zaman verip erteliyoruz; şüphesiz ki, benim cezâ düzenim oldukça sağlamdır.

46- Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden kendile­ri ağır bir borç altına mı girmiş bulunuyorlar?

47- Yoksa gayb ile ilgili bilgiler yanlarında bulunuyor da onu mu ya­zıyorlar?

MUTTAKİLERE AYRILAN SONSUZ NÎMETLER

«Şüphesiz ki, muttakilere (Allahʹtan saygı ile korkup haksızlıktan, azgınlıktan ve cimrilikten sakınanlara) Rablarının yanında nîmet cennetleri (veya Naîm Cennetleri) vardır. »

Muttaki, şüpheden uzak imân doğrultusunda haram ve şüpheli şeyler­den sakınıp farz ve vâcipleri yerine getiren; sünnete riâyet edip nankör­lükten, kötülükten kaçınan kimse hakkında kullanılan bir sıfattır. Bulundu­ğu cümle ve konuya göre daha kapsamlı ve geniş manalara delâlet eder.

Dünya hayatının her türlü çekiciliğine ve şatafatına rağmen nefsine hakim olup hemen her iş ve konuda, her olay ve davranışta İlâhî hoşnut­luğa erişmeyi amaç seçen fazîletli bir mü’mine, bu güzel niyet ve ameline karşılık Âhiret hayatında Naîm Cenneti hazırlanmıştır. Allah’ın sözü değiş­mez, vaadi mutlâka yerine gelir.

Hayatını günah ve kötülüklerle, nankörlük ve maddeyi amaç seçmek­le kirleten suçlu günahkârlarla, onların aksine Allah’a yönelip sünnetullah doğrultusunda hayatını düzene sokan gerçek mü’minler hiçbir zaman bir tutulmazlar. Zira bir tutulmuş olsalardı, imân, güzel ahlâk, adâlet ve fazîlet gibi hayatımıza anlam kazandıran kutsal değerler hedef ve amacına ulaş­mamış olur, bir bakıma hikmetsiz kalırdı. Bunun için Cenâb-ı Hak, 35. âyet­le: «Artık siz (hakka) teslimiyet gösterenleri, günahkâr nankör suçlular gi­bi mi tutarız? » buyurarak İlâhî adâletinin şaşmazlık ve anlamını bizlere öğ­retiyor.

İNKÂRCI SUÇLULAR KALP TEMİZLİĞİNDEN SÖZ EDERLER

«Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?!. »

Hemen her çağda sahnede olan inkârcı sapıklar, suçlu günahkârlar, din, Allah ve âhiretten; ibâdet, taât ve teslimiyetten söz edilince, dudak bükerler ve kalp temizliğine değinerek «Siz kalbe bakın, o temiz olduktan sonra gerisi fazla ve lüzumsuzdur» derler.

Oysa kalp denilen o ilâhî nazargâh, imân, sâlih âmel, güzel ahlâk ve irfan suyuyla sulanıp Cenâb-ı Hakk’ın rahmet, lütuf ve ihsanına; inâyet ve keremine ayna olunca, vücudun diğer organları bu havaya katılır ve her biri güzel ve iyi amellerin aracı haline gelir. Böylece vücudun zahirî or­ganları kalbin aynası durumuna geçer. Kalpte olan imân ve irfan bütünüyle kendini organlarda hissettirir. Ancak münafıklığı şiâr edinenlerin durumu bu genellemenin dışındadır. Çünkü onların sözleri niyetlerine, iş ve amel­leri kalplerine uymaz.

O halde «Ben iyi bir insanım; kalbim son derece temizdir» demek ve her Allah’ın günü nefsanî arzuların peşine takılıp durmadan günah işlemek hiç kimseyi takvâ derecesine yükseltmemiş, hiç bir şahsı kurtarıcı ve Hakk’ın rızasına eriştirici olmamıştır.

Bunun için Cenâb-ı Hak 36. âyetle, böylelerine hayret dolu bir anla­tımla seslenerek: «Ne oluyor size?. Nasıl hükmediyorsunuz?! » buyurarak onları uyarıyor. Sonra da şöyle ekliyerek onların düşünce ufuklarını geniş­letiyor ve vicdanlarını harekete geçirmek istiyor: «Yoksa size ait ders yapıp okuduğunuz (semâvî) bir kitap mı var? İçinde, neleri seçip beğenir­seniz onlar sizin olacak (diye) bir bilgi mi bulunuyor? Yoksa üzerimizde Kıyâmetʹe kadar sürüp gidecek sizden yana yeminler mi var ki, siz neleri hükmederseniz o sizin olacak diye? »

DÜNYADA HAKK’A SECDE ETMİYENLER ÂHİRETTE SECDE EDEMEZLER

«O gün baldır-bacak açıla­cak; secdeye çağrılacaklar, ama (buna) güçleri yetmiyecek. »

Bu âyetle, âhiretten bir safha, diğer bir anlatımla, bir tablo sergileni­yor. Bilindiği gibi, Allah’a secde etmek kulluğun gereği, insan olarak yara­tılmanın şükrü; bir çok yeteneklere lâyık görülmenin itirafı ve her şeyin in­san için, insanın da Allah’a ibâdet için yaratıldığının belirtisidir.

Dünya hayatında bu idrâke erişmeyenler, en şerefli makamı, en aziz dereceyi ve en yüksek nîmeti kaçırmış olurlar. O nedenle âhirette, müʹminler İlâhî seslenişe gönül verip secdeye kapanırken, bunlar, sırtlarındaki gü­nah, zulüm ve sapıklık, şehvet ve madde yükünün bir kabus haline gel­mesi sebebiyle secde etme imkânı bulamazlar.

Bulamazlar, çünkü dünyada sağlıkları ve güçleri yerindeyken günde beş defa müezzin onları namaza, secdeye, ibâdete dâvet ettiği halde onun bu çağrısına ilgi duymamış ve iltifat da etmemişlerdi. Hattâ onlardan bir kısmı ezan ve ibâdeti alay konusu edinmek suretiyle edep ve terbiyelerini iyice bozmuş, kalplerinde imândan eser bırakmamışlardı.

Böylece kıyâmet gününde gerçek mü’minler Hakk’a bağlılık ve teslimi­yeti şükür ve zikirle ifadeye çalışırken, o inkârcı suçluları zillet ve mes­kenet kaplayacak; küfür ve nifaktan kaynaklanan kir ve karanlık yüzleri­ni karartıp şaşkına çevirecek. 43. âyetle bu hazîn safha açıklanarak, in­kârcı maddecilerin, suçlu günahkârların ölmeden önce Hakkʹa dosdoğru yönelmeleri arzu ediliyor ve İlâhî rahmetin her kişiye açık bulunduğuna işâ­rette bulunuluyor.

Şüphesiz bu ilâhî çağrı ve uyarı, büyük bir fırsatı değerlendirmeye yö­nelik bulunmaktadır. Yeter ki, anlayan kalpler, işiten kulaklar bulunsun.

İLÂHÎ HÜKÜM ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ BİR PROĞRAMA GÖRE İNER

«Onlara biraz zaman verip erteliyoruz; şüp­hesiz ki, benim cezâ düzenim oldukça sağlamdır. »

Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarından biri de «Sebûr»dur. Bu, çok sab­reden, koyduğu kanunlarını değiştirmeyen, hazırladığı proğramın uygulan­masına müdahale etmiyen, kurduğu kâinat düzenini kıyâmete kadar sür­düren Allah’ın değişmeyen isimlerinden biridir.

O bakımdan gerek Mekkeli azgın inkârcıları, gerekse her çağda Hakk’a karşı çıkan maddeci sapıkları hemen cezalandırmaz; dönüş yapıp tevbe ederler diye onlara mühlet verir. Şüphesiz O’nun indirdiği kitap, gönderdi­ği peygamber de bu mühletin bir başka tezahürüdür. Öyle ki, ceza ver­mekte acele etseydi, bu iki kutsal değeri göndermeye gerek görmezdi.

44. âyetle, Kur’ân’ı yalan sayıp onun uydurma olduğunu iddia edenle­rin, sünnetullah gereği kademe kademe, adım adım azaba sürüklenecek­leri haber veriliyor. Dönüş yapmayanların o azaptan kurtulmasının hiçbir zaman söz konusu olamıyacağına işâret ediliyor.

İnkârcılardan bir kısmının da zamanla doğruyu itiraf edeceklerine atıf yapılıyor. Nitekim Bedir Savaşı bu iki zıd hususun mihenk taşı ve tecelli mahalli oldu: İnatçı kâfirler meydan ortasında küfür ve tuğyan üzere canlarını verirken, hayatta kalanlardan bir kısmı gerçeği anlamakta gecik­medi. Özellikle Mekke’nin fethedilmesiyle hidâyete lâyık görülenler 180 de­recelik bir dönüşle Hakk’a teslimiyet gösterdiler.

Bu ne demektir? Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle mü’minlere şu sağlam bil­giyi ve itikadî meseleyi veriyor: Öyle ki, mü’minlere düşen görev, Hakkʹın buyruklarını dosdoğru teblîğ etmek ve birlik şuuruyla küfrün karşısında dur­maktır. Gerisi ise. Allahʹa aittir. Dilediğini doğru yola kavuşturur, dilediğini de sapıklığıyla başbaşa bırakır.

O halde irşâd ve teblîğ düzeyinde olan mü’minlerin: «Biz, inkârcı sa­pıkları, suçlu günahkârları Hakk’a dâvet ettik, onları doğru yola çağırdık, İlâhî buyrukları teblîğ ettik, ama onlar kabul etmediler» diyerek üzülmele­rine gerek yoktur. Çünkü mürşid ve mübelliğe düşen şey, teblîğ ve irşatta bulunmaktır. Hidâyete eriştirmek ise, bütünüyle Allah’a aittir. Kul hem ken­di sınırını, hem de İlâhî sınırları bilip gözetmekle yükümlüdür. (Kasas Sûresi: 56. âyetin tefsîrine bakılması.)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’tan saygı ile korkan mü’minlere verilecek mükâfat müjdelendi. Bu düzeyde olan müʹminlerle, inkâr ve sapıklık batak­lığında bocalayan inkârcıların bir tutulmayacağı belirtilerek, mü’minlere tesellide, kâfirlere ihtarda bulunuldu. Sonra da Kâfirlerin âhiret gününde uğratılacakları elîm azaptan birkaç safha üzerinde durularak yönlendirici bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtıl mücadelesi sürerken, mü’minlerin çok sabırlı olmaları konu ediliyor. Arkasından bu hususta sabrı elden bı­rakıp acele eden Yunus Peygamber misâl veriliyor ve Onun hayatının o dönemine dikkat çekiliyor. Sonra da Kur’ân âyetleri okununca müşrikle­rin gözlerini hâinlikle, kin ve nefretle Hz. Peygamber’e (A. S. ) çevirdikleri­ne değinilerek İlâhî hükmün inmesini acele istememelerine işârette bulu­nuluyor.