Maide Suresi 44-45. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ اَسْلَمُوا لِلَّذِينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَاءَ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

45.

Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile alimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah'ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat'ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu halde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.

Diyanet İşleri

45.

Onda (Tevrat'ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

44- Şüphesiz ki, Biz içinde hidâyet (doğru yolu gösterici ve ona ile­tici) ve (kafa ile gönülleri) aydınlatıcı (belgeler) bulunan TEVRATʹI indir­dik. Kendilerini (Hakkʹa) teslim eden peygamberler, Yahudîler arasında onunla hükmederlerdi; yine onlardan Rab için yol gösterenleri de, bilgin­leri de Allahʹın kitabından muhafazasıyla emrolundukları hususlarla hük­mederlerdi ve onlar buna şâhitlerdi de. (Ey hükmetme durumunda bulu­nanlar! ) Artık insanlardan korkmayın benden korkun; âyetlerimi az bir değere satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfir­lerdir.

45- Tevratʹta onlara (şunu da) yazıp farz kıldık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar misliyle karşılık görür. Ama kim bu hakkını sadaka olarak bağışlarsa, (günahlarına) keffarettir. Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerdir.

İNİŞ SEBEBİ

Bir önceki konuda açıkladığımız sebepler bu âyetler hakkında da ay­nen câridir. Ayrıca şu rivâyetlere de yer verilmiştir:

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, iş­te onlar kâfirlerdir.. İşte onlar zâlimlerdir.. İşte onlar fasıklardır. » meâlin­deki âyetler, daha çok Yahudîlerden iki grup hakkında inmiştir. Cahiliye devrinde onlardan biri diğerini kahretmiş, aşağılayıp sonunda şöyle bir gayr-i âdil anlaşma yaparak sulh edişmişlerdi: Üstünlük sağlayan taraftan biri, aşağılanan taraftan birini öldürecek olursa sadece 50 VASK (VASK, eski bir tartı birimidir. 60 Sa’ miktarında olup 62. 400 dirhem tu­tarındadır. Bugünkü tartı birimiyle: Şer’î dirheme karşılık 218 kilo 400 gramdır. Örfî dirheme karşılık 199 kilo 680 gramdır.) fidye verecek; bunun aksi ortaya çıkarsa aşağılanan taraf 100 VASK fidye ve­recek.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz peygamber olarak gönderilinceye kadar o iki grup arasındaki mâruf anlaşma sürüp devam etmiştir. İslâm’ın nûru ortaya çıkıp cihanı aydınlatınca, Cahiliye devrinin kötü âdetlerini kademeli biçimde kaldırmaya başladı. Bu arada aşağılanan gruptan biri, üstünlük sağlayan gruptan birini öldürmüştü. Fidye olarak 100 VASK istenilince bu­na itiraz edildi ve: «Dinimiz, ırkımız, ülkemiz ve dilimiz bir olduğuna göre, biz de ancak sizin verdiğiniz 50 VASK kadar bir fidye veririz. Çünkü artık Hz. Muhammed (A. S. ) aramızda bulunuyor. Cahiliye devri âdetleri kalktı, » denildi. Bunun üzerine yine o iki grubun arası açıldı, neredeyse vuruşma­ya başlayacaklardı, derken yaşlıları akledip durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ilettiler. Hakemlik yapmasını teklîf ettiler. Bu, olumlu karşılan­dı. Ancak üstünlük sağlayan grup bu hakemliği pek istemiyor, Hz. Mu­hammedʹin (A. S. ) iki tarafı eşit tutacağını tahmin ediyorlardı. Bunun için mühlet isteyip gizliden adamlarını araştırma yapmak üzere görevlendirdi­ler. Böylece Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bu konuda neler düşündüğünü ön­ceden öğrenmeğe çalıştılar. Cebrâil derhal inip casusların bilgi edinmeğe çalıştığını, üstünlük sağlayan grubun neler düşündüğünü haber verdi. Resûlüllah onları çağırıp kafalarından geçirdiklerini bir bir söyleyince şaşır­dılar. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (İbn Kesîr - Kurtubî - Ahmed bin Hanbel - Lübab)

İbn Cerîr Taberî ile Muhaddis Ebû Dâvud da buna yakın bir rivâyeti nakletmişlerdir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Kadın karşılığında erkek öldürülür. » (Ahmed bin Hanbel.)

«Müslümanların kanları birbirine denktir. » (- Ebû Dâvud - İbn Mâce - Nesâî - Ebû Dâvud - İbn Mâce - Nesâî)

«Mü’minlerin kanları birbirine denktir. »

«Herhangi bir Müslüman bedenine dokunan bir yara ve bereyi bağış­layacak olursa, mutlaka Allah o sebeple onun bir derecesini yükseltir ve bir hatasını düşürür. » (Tirmizî - İbn Cerîr Taberî)

«Herhangi bir adam bedeninde bir yara alır (biri onu yaralar) da (ya­ralayanı) bağışlayıp tasaddukta bulunursa, mutlaka Allah onun, tasadduk ettiğinin misliyle günahlarını temizleyip bağışlar. » (Nesâî)

HUKUKÎ YÖNÜ

«Allahʹın indirdiği hükümler» genel anlamdadır. Tevrat’taki hükümler­le amel etmiyen Yahudî ilim adamları ve hahamlar nasıl kınanıyor; İlâhî hü­kümleri inkâr edenler nasıl küfür, zulüm ve ahlâksızlıkla anılıyorsa, Kur’­ânʹdaki hükümlerle amel etmiyenler öylece kınanıyor, inkâr edenler aynı sıfatlarla anılıyor.

Nitekim İbn Abbas (R. A. ) da bu hususa dikkatleri çekmiş ve Müslü­manları uyarmıştır.

Bu mesele üzerinde ilim adamlarının yorumlarına gelince, onları şöy­le özetliyebiliriz:

a) Kim Kurʹân’ı reddederek, Peygamberin sözünü beğenmiyerek in­kâra saparak Allahʹın indirdiğiyle hükmetmezse, kâfir, zâlim sıfatlarını hakketmiş olur.

b) Kim yetersizliğini iddia ederek Kur’ânʹdaki hükümlerle hükmet­mezse, yine küfre ve zulme sapmış olur.

c) Allahʹın indirdiği hükümlerin tamamıyla hükmetmiyen kâfir olur. Tevhîd ile ilgili hükümleri kabul edip şeriatın diğer kısımlarıyla hükmetmiyenler bu âyetin taşıdığı hükmün dışındadırlar. Böyleleri sadece büyük günah işlemiş sayılırlar.

d) İmam Şaʹbî’ye göre, sözü edilen iki âyet, özellikle Yahudîler hak­kındadır. Nuhas da aynı görüşü benimsemiştir. Çünkü âyetlerin başlangıç ve bitiş kısımları buna delâlet etmektedir.

Hz. Huzeyfe (R. A. )den bu âyetlerin İsrâiloğulları’yla ilgili olup olma­dığı sorulduğunda, «Evet, onlar hakkında inmiştir» diye cevap verdiği bi­linmektedir.

e) Ebûbekir el-Arabî’ye göre, «İşte onlar kâfirlerdir. » âyeti, Kur’ânʹ­daki hükümleri küçümseyip onlarla amel etmiyen Müslümanlar hakkında­dır. «İşte onlar zâlimlerdir. » âyeti, Yahudîler; «İşte onlar fâsıklardır. » âye­ti Hıristiyanlar hakkındadır. Çünkü âyetin dış anlatımı buna delâlet edi­yor. Câbir b. Zeyd, İbn Ebî Zaide, İbn Şübrüme ve Şaʹbî de aynı görüşte­dirler.

Hasan el-Basrî diyor ki:

«Allah, hâkimleri şu üç hususla uyarmıştır:

1. Kendi arzu ve heveslerine göre hükmetmiyecekler.

2. İnsanlardan değil Allahʹtan korkacaklar.

3. Allah’ın âyetlerini, indirdiği hükümleri önemsiz bir pahaya satmıyacaklar. (Fazla bilgi için bak: Ahkâm-ı Kur’ân / Ebûbekir el-Arabî - Tefsîr-i Kur­tubî: 6/188-190)

TEVRATʹIN ÖNEMLİ BÖLÜMLERİNİN BİLGİNLER TARAFINDAN KORUNMASI

«Yine onlardan Rab için yol gösterenleri de, bilginleri de Allahʹın kitabından muhafazasıyla emrolundukları hususlarla hükmederlerdi ve onlar buna şahitlerdi. »

Kurʹân’ın açık anlatımından Tevrat’ın önemli bölümlerinin, bilhassa ahkâmla ilgili belgelerinin İsrâiloğullarıʹnın fakîhleri ve bilginleri tarafın­dan korunduğu anlaşılıyor. Ancak bu koruma kâğıt üzerinde mi, yoksa hafızalarda mı? İlk hatıra gelen her iki şekilde muhafaza edildiğidir. Her ne kadar orijinali olan Levhalarʹın -bir rivâyete göre- Babil esaretinde kay­bolduğu söyleniyorsa da bilginlerin yazıp hafızalarında tuttukları kısım­lar dikkate alınırsa, hâlen mevcut Tevrat’ın onlardan derlenen İbranîcesinin tercemesi olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim konumuzu oluş­turan âyette, Tevratʹta yazılı bulunan kısasla ilgili haberi araştırdığımızda, hâlen mevcut olduğunu görmekteyiz. Tabii bazı ilâveler, unutulmalar ve yanlışlarla birlikte.. Daha önce de değindiğimiz gibi levhaların kaybolma­sından çok sonra derlenen Tevrat, Musa Peygamber’den yaklaşık yedi asır sonra mabedin tamirinde tesadüfen bulunmuştur.

Zaten yer yer İlâhî vasfını koruduğu, Kur’ân ile karşılaştırılınca anla­şılmaktadır. Çünkü İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerin, yetişen ilim adamlarının ve halka yol gösteren mürşitlerinin verilen emir uyarın­ca Tevratʹın önemli kısımlarını ezberleyip muhafaza ettikleri ve bunu ku­şaktan kuşağa aktarmaya çalıştıkları, Kur’ânʹın ilgili âyetlerindeki işaret­lerden sezilmektedir. Aynı zamanda, yine bir İlâhî buyruk olarak, her pey­gamber ve ilim adamı Tevrat üzerinde birer şâhit olarak bulunuyorlardı.

ÂYETLERİ AZ BİR PAHAYLA SATMAK

«Âyetlerimizi az ve önemsiz bir de­ğere satmayın.. »

Kur’ân burada çok duyarlı bir noktaya parmak basarak, ilâhî kitap­ların sıradan insanlar tarafından değil, yetişmiş ilim adamları, kıymetli mürşitler ve bilgili öğreticiler tarafından korunmasını emrediyor. İlâhî buy­rukları şahısların arzu ve mantığına göre yorumlamak, kitabı aslından uzaklaştırır; daha doğrusu onun yerine kişisel görüşler geçer; böylece din asıl hüviyetini kaybeder. Kur’ân ne bir fal kitabıdır, ne de muska mec­muası... Ne kabirlerde okumak için indirilmiş, ne de kapalı biçimde bir süs eşyası olarak duvarlara asılmak için.. O kafaları aydınlatmak, ruh­ları cilâlamak, vicdanları geliştirmek, fizikle metafizik arasında ilgi kur­mak, dünya ile âhiret arasında denge sağlamak ve ebedî bir hayatın mev­cudiyetinden haber vermek için gönderilmiştir. Onu bu yüce amaçlardan uzaklaştırıp basit konularda para karşılığında kullanmak cinayetlerin en kötüsüdür. Bundan daha büyük bir günah düşünülebilir mi?

İşte Kur’ân, Müslümanları da bu felâkete sürüklenmekten korumayı amaçlıyarak Yahudîlerin yanlış tutumunu gözler önüne seriyor ve gere­ken uyarısını yapıyor.

CANA CAN

«Tevrat’ta onlara (şunu da) yazıp farz kıldık: Cana can, göze göz… »

Âyetin açıklamasından ve hâlen mevcut Tevrat nüshalarındaki belge­lerden, İsrâiloğulları’na indirilen KISAS emrinin, cana can şeklinde belirlen­diği, diyet hususunda İslâmî ahkâmdan farklı hükümler bulunduğu an­laşılmaktadır.

Tevrat’ta İsrâiloğullarıʹna farz kılınan KISAS HÜKMÜ, İslâm Şeriatın­da da geçerli midir? Çünkü bu konuda farklı bir hüküm getirmiyen Kurʹân, Tevrat’taki ilgili hükümlerin aynen İslâmʹda da geçerli olduğunu bildirmek mi istiyor? İlim adamlarımızın bu husustaki tesbit ve yorumları farklıdır:

A) Bir kısmına göre, bizden önceki şeriatlar veya onlarda yer alan hükümler, neshedilmemişse, yani yeni hükümlerle kaldırılmamışsa, o tak­dirde bizim için de geçerlidir. Yukarıdaki âyetle buna işâret edilmektedir.

B) Diğer bazısına göre, bunun aksi iddia edilmektedir. Hükümleri kal­dıran âyetler bulunsun bulunmasın, bizden önceki şeriatlar ve taşıdığı hükümler yürürlükten tamamen kaldırılmıştır. Kurʹân ilgili âyetle, sadece Tevratʹtaki kısas hükmünü hatırlatarak Yahudî ilim adamlarının onlarla amel etmediğini kınıyor.

C) İmam Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve bir rivâyette Ahmed bin Han­bel’e göre, bizden önceki şeriatlerde yer alan hükümler, vahiy ile bildiri­lip ayrı bir hüküm getirilmemişse, o takdirde bizim için de şeriat sayılır. Yukarıdaki âyette belirtilen hükümler bu cümledendir. Nitekim sahih ha­dîsler de bu sonucu vermektedir.

D) İbn Hâcib’e göre, vahiy yoluyla bildirilmişse, o takdirde buna mu­halefet eden zaten olmaz. Vahiy ile bildirilmiyen, fakat onunla da neshedilmiyen hükümler söz konusudur. Eşʹarîler bunu uygun görmemişse de Maturidîler uygun görmüştür. Cumhur-i Ulemâ da: «Vahiy ile neshedil­memişse, bizim için de şeriat sayılır» görüşünü benimsemişlerdir.

Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Kadına karşılık erkek öldürü­lür» buyururken, «cana can» esasını bildirmek istemiştir.

İmam Ebû Hanîfe bu âyetin genel anlatımını dikkate alarak, «Zımmî (vatandaşlık statüsüne giren küfür ehli) karşılığında Müslüman öldürülür. Çünkü «cana can» umum ifade eder» demiştir. Diğer müctehit imamlar bu görüşte değildirler.

Hz Enes’in halâsı, bir câriyenin dişini kırmıştı. Durum Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize arzedilince, misilleme yapılmasını emretmiştir. Ancak Enes bin Nadîr (R. A. ) buna üzülmüş ve:

- Ya Resûlellah! halamın dişinin kırılmasını emrediyorsunuz? de­yince, Resûlüllâh (A. S. ) ona:

- Ya Enes! Allah’ın Kitabı KISAS emrediyor.

Bunun üzerine Hz. Enes çok samimi bir duyguyla:

- Hayır, vallahi halamın dişi kırılmaz! Deyince, davacı taraf kısastan vazgeçip onu bağışlamışlardı. Bu duruma memnun kalan Efendimiz, «Al­lah’ın öyle kulları var ki, bir hususta Allah ile yemin edecek olurlarsa, ar­zuları yerine gelir. » buyurmuştur. (Buharî-Müslim: Enes bin Nadîr (R. A. )den - İbn Kesîr)

Bunun gibi, yaralamalarda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin kısas hük­münü uygulamadan önce tarafları barıştırmak için diyet teklîf ettiği de sahih rivâyetlerden bilinmektedir. (Fazla bilgi için bak: İbn Kesîr: 2/62 - Kurtubî: 6/191-197 - İbn Cerîr Taberî: 6/167-168)

TEVRAT’TA KISAS HÜKMÜ

Kurʹânʹın, Tevratʹta geçen kısasla ilgili hükmü açıklaması, dikkati­mizi hâlen mevcut Tevrat nüshalarına çekmektedir. Tevrat’ta adam öl­dürmek ve yaralamakla ilgili bir çok hükümler hâlen mevcuttur. Kurʹânʹın işâret buyurduğu hüküm ise iki yerde geçmektedir:

«Eğer adamlar kavga edip bir gebe kadına çarparlar ve onun çocu­ğu düşerse ve bir zarar olmazsa kocasının kendi üzerine tayin edeceği gibi tazmin edecek ve hâkimler vasıtası ile verecektir.

Fakat zarar olursa, o zaman can yerine can, göz yerine göz, diş ye­rine diş, el yerine el, ayak yerine ayak, yanık yerine yanık, yara yerine yara, bere yerine bere vereceksin. » (Tevrat-Çıkış: 21/22-24)

İkinci bir yerde ise şöyle denilmektedir:

«Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir. Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak onu ödeyecek. Ve bir kimse komşusu­nu sakatlarsa, kendisine de yaptığı gibi yapılacaktır; kırık yerine kırık, göz yerine göz, diş yerine diş olmak üzere, adamı nasıl sakat etti ise, kendi­sine de öylece edilecektir. » (Tevrat/Levililer: 24/17-22)

YORUMLAR - RİVÂYETLER

«Rabbani» tabiri üzerinde Âl-i İmrân Sûresi 79. âyetin tefsirinde ge­rekli açıklama yapılmış ve rivâyetlere yer verilmiştir. Ama burada tekrar­landığından bazı farklarla yeniden açıklamayı yararlı gördük:

RABBANİYYÛN:

A) Rabbe mensup olanlar.

B) İlim ve irfanla halkı yönetenler, siyasî dehalarıyla halka yön ve­renler.

C) İlim adamlarının üstünde ilim ve hikmete sahip bulunanlar.

D) Ahlâkî kurallar ve örnek davranışlarla halkı eğitenler.

E) İlim ve hikmetle konuşup Allah için hizmet edenler.

F) Çok ibâdet eden âlimler.

G) Harun Peygamber soyundan gelen zuhd-u takvâ sahipleri.

AHBAR:

Bu deyim birkaç yerde geçer. «hibr»in ve «habr»in çoğuludur. Kök mâna olarak daha çok mürekkep ve benzeri nesne hakkında kullanılırsa da deyim olarak:

A) İlim sahipleri,

B) Dinde bilgili olanlar,

C) İlim adamlarının üstünde ilim ve hikmete sahip bulunanlar.

D) Bilgileri ve konuşmaları te’sirli olanlar,

E) Mürekkebin kâğıt üzerinde teʹsir ettiği gibi, kalb ve kafalarda te­sir bırakan bilginler, anlamına gelir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle geniş bir kitleye hitap eden Tevratʹın hidâyet ve nûr yansıtan hükümlerinin korunmasının tavsiye edildiği bildirildi ve gön­derilen peygamberlerin Hakkʹa teslimiyet içinde ona sahip çıktıkları; Allah için irşat görevini sürdürenlerle ilimde derinleşenlerin Tevratʹı muhafa­zayla emrolundukları ve ancak onunla hükmetmelerinin gerektiği açıklan­dı. Buna rağmen Mûsâ’dan sonra bazı bilgin geçinenlerin Tevratʹta yer alan hükümleri kendi arzu ve heveslerine göre değiştirdikleri belirtildi ve Kurʹân’a inanan bahtiyarların Allah Kitabında keyfî tasarrufta bulunma­maları hususunda uyarılar yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, İncilʹin aynı ölçülerle indirildiği ve her gelen pey­gamberin önce gelenleri tasdîk ettikleri, indirilen her kitabın bir önceki kitabı doğruladığı üzerinde duruluyor. Buna rağmen Yahudî ve Hıristiyan din adamlarının bu vadide hem Tevrat ve İncilʹin ölçüleri dışına çıktıkları, hem de Musâ ile İsâ Peygamberlerin bu hususta koyduğu esaslara bağlı kalma­dıkları belirtilerek Kur’ân’a ve Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı çok hatalı ve sakıncalı bir yol tuttuklarına dikkatler çekiliyor.