MEÂLİ:
40- De ki: (Ey inkârcılar! ) bana haber verin; size Allahʹın azâbı gelecek olsa veya kıyâmet saati gelip çatsa Allahʹtan başkasını mı çağırır, duâ edersiniz? Doğrulardan iseniz (söyleyin gerçeği)..
41- Herhalde ancak Allahʹa duâ edersiniz de dilerse O, (korkup) kendisine duâ ettiğiniz şeyi giderir; siz de O’na ortak koştuğunuz şeyi unutursunuz.
42- And olsun ki, senden önce (gelip geçen) ümmetlere peygamberler gönderdik, (muhalefet ettikleri için) onları -yalvarıp yakarsınlar diye- sıkıntı, darlık ve bunaltıcı şeylerle yakaladık.
43- Onlara darlık ve sıkıntımız geldiği zaman yalvarıp yakarsaydılar ya; ama nerede, kalbleri katılaşmış ve yapageldikleri şeyleri şeytan onlara süsleyip çekici yapmıştır.
44- Ne vakit ki, kendilerine yapılan hatırlatmayı unuttular; her şeyin kapılarını onlara açtık; sonunda verilen şeylerle sevinip ferahladıklarında ansızın kendilerini yakalayıverdik de ümitlerini yitirdiler.
45- Böylece zulmedenlerin ardı-arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi Allahʹa hamdolsun..
İLGİLİ HADÎSLER
«Doğan her çocuk mutlaka fıtrat (din ve Allah duygusu ve düşüncesi) üzere doğar. Sonra ana-babası, (çevresi) onu ya Yahudîleştirir, ya Hıristiyanlaştırır, ya da ateşperest (ve dinsiz) yapar» (Buharî/cenâiz: 92- Ebû Dâvud/sünnet: 17 - Tirmizî/kader: 5 - Taberânî/cenâiz: 52 - Ahmed: 2/233, 275, 393, 410, 481)
«Allahʹın kuluna, günah ve isyanlarına karşı dünyalıktan onun sevdiği şeyleri verdiğini gördüğün zaman (bil ki) bu ancak bir istidrac (bir mühlet ve yavaş yavaş helake doğru yaklaştırmak)tır. » (Müsned-i Ahmed: 2/145)
«Allah (lâyık olan) bir kavm (topluluk, ya da millet)in devam edip yaşamasını, ya da gelişip büyümesini dilediği zaman, onlara tutumlu ve âdil olmayı, haramdan sakınıp iffetli yaşamayı nasîp eder. (Ahlaksız olan) bir kavmi de bölüp parçalamak istediğinde, onlara (amellerine uygun) hiyânet kapısını açar (o millet birbirlerine hile ve hiyânette yarışırlar) da bu suretle kendilerine verilen (nîmetler)le sevinip ferahlanırlar ve Allah da onları ansızın yakalar, bir de bakarsın umutsuzluğa düşmüşlerdir. » (İbn Ebî Hâtim: Ubâde b. Sâmit (R. A. )den)
«Şüphesiz ki adam işlediği günah sebebiyle (bir gün gelir) rızıktan mahrûm olur ve kendisine musibet dokunur. Kaderi ise ancak duâ geri çevirir, ömrü de ancak iyilik (hakseverlik) artırır. » (Tirmizî/kader: 6 - İbn Mâce/mukaddeme: 10, fiten: 22 - Ahmed: 5/277, 280, 282)
DİN VE ALLAH DUYGUSU FITRÎDİR
«De ki: (Ey inkârcılar! ) bana haber verin, size Allahʹın azâbı gelecek olsa veya kıyâmet saati gelip çatsa Allahʹtan başkasını mı çağırır, duâ edersiniz? »
Psikolog ve sosyologların iddia ettiği gibi, dinler ilkel insanların bazı tabii olaylardan korkup bir sığınak aramaları, kurtarıcı mânevî bir gücün varlığına yavaş yavaş ilgi duyup inanmaları sonucu doğmamıştır. İlgili âyette de belirtildiği gibi, din ve Allah duygusu doğuştan insan ruhunun derinliğine yerleştirilmiştir. Bunun sağlıklı biçimde ortaya çıkması için düzenli bir ortama ihtiyaç vardır. Peygamberimizin bu konudaki hadîsleri bize yeterince ışık tutmakta ve doğuştan var olan din ve Allah duygusunun anababanın, çevrenin olumlu olumsuz eğitimiyle hak, ya da bâtıl biçimde ortaya çıkacağını haber vermektedir.
Nitekim bâtıl dinlerin doğmasının sebeplerinden biri, hak dinin zamanla unutulması ve bu yüzden şekil ve mâna değiştirmesi ise, diğeri doğuştan her insanın içinde, ruhunun derinliğinde din ve Allah duygusunun mevcut olmasıdır. Yanlış bir muhit, ters bir çevre o duyguyu bâtıl yönde geliştirir ve sonunda putperestliğin, bazı canlılara, güneş ve ayʹa tapınmaların ortaya çıkmasını sağlar. Böyle de olsa, büyük bir felâket gelip çattığında insan ister istemez putların da, fânilerin de çok ötesinde yüce bir kudretin varlığını için için duyar ve farkına varmadan ondan yardım ve umut bekler.
Dinsizliğini ilân eden bir insanın içindeki o gizli duygu zaman zaman fısıldar da dine gerek var mı, yok mu tartışmasına kapı açar. Çünkü içinde onu buna zorlayan bir kuvvet mevcuttur. Maddeci (materyalist) ya da komünist bir kimse, yine içinde gizli duran o duygunun vakit vakit kıpırdamasıyla Allah var mıdır, yok mudur, kıyâmet ve yeniden dirilme olacak mı, olmıyacak mı? sorusunu ortaya atar ve diliyle, mantığıyla onu inkâr etmeğe çalışsa bile içinde onun var olduğunu hisseder ve bu hissini yenmek ister ama bir türlü yenemez.
Mekke putperestleri de yeri ve sırası geldikçe putlarının çok ötesinde bir ilâhʹın varlığını söyler ve çok tehlikeli anlarda, ister istemez o kudreti hatırlarlardı. Kur’ân’da birkaç yerde onların bu halinden sözedilir.
Tıpkı tohumun içinde gizli duran meyva ağacı gibi, usta bir ziraatçiye, iyi bir toprağa düşerse, mükemmel bir meyva ağacı ortaya çıkar; çorak bir yere, beceriksiz ve bilgisiz ellere düşecek olursa, ya tamamen kurur, ya da cılız ve meyvasız yetişir. Ama her iki durumda da tohumun içinde meyva ağacının özü ve mayası mevcuttur.
Kurʹân bu gerçeği hatırlatarak, insanı Allah ve din hakkında derinden derine düşünmeye, akıl ve mantığını iyice kullanmaya dâvet ediyor: «De ki: (Ey inkârcılar! ) bana haber verin; size Allahʹın azâbı gelecek olsa veya kıyâmet saati gelip çatsa, Allahʹtan başkasını mı çağırıp duâ edersiniz? »
Bir numaralı hadîs de bu âyeti açıklamaktadır.
PEYGAMBERLERE MUHALEFET
«And olsun ki, senden önce (gelip geçen) ümmetlere peygamberler gönderdik. (Muhalefet ettikleri için) onları -yalvarıp yakarsınlar diye- darlık ve bunaltıcı şeylerle yakaladık. »
Din ve Allah duygusunu yanlış istikamette geliştiren inkârcı putperestler, gönderilen her peygambere karşı gelmişlerdir. Böylece hak ile bâtıl arasında sürtüşme ve tartışma doğmuştur. Gerçi bu bir bakıma tez-antitez düzeyinde meydana gelen ve İlâhî kanun gereği olan, ruhun bir aksiyonudur. Ancak murad-i İlâhî, insanların sapıklık ve inançsızlık vadisinde inatlaşıp bir ömür tüketmesinden yana değildir. O nedenle inkârcıların dönüş yapması için bir takım fırsatlar verilir: Aşırı inkâr ve tuğyandan sonra sıkıntı ve üzüntüler başgösterir. Çetin bir sınav başlar. Allahʹa yönelme duygusu ağırlık kazanırsa, İlâhî rahmet bütün genişliğiyle tecelli eder.
Nitekim büyük felâket ve musîbetler gelip çattığında, inançsızlarla putperestlerden kimi, gelip çatan felâketi putların değil, onların ötesinde yüce kudret sâhibi Allahʹın kaldırabileceğini düşünerek ona el açıp yalvarırken kiminin de küfür ve inkârı artar. Çünkü, geçen günlerinde içinde bulundukları fazla refah, onları hem Allahʹı anmaktan ya da Oʹna inanmaktan, hem âhireti hatırlamaktan ve sorumluluk duygusu taşımaktan alıkoymuştu. Felâket, sıkıntı, dert ve üzüntü ise, insanı az-çok Cenâb-ı Hakk’a çevirir. Zaten hayatın yolu da böylesine zikzaklı uzayıp gider.
Bütün bunlar Hakkʹa yönelmenin metot ve kurallarını hazırlar. Yeter ki düşünebilen kafalar, anlayabilen kalbler, gören gözler, işiten kulaklar bulunsun.
KALBLERİN KATILAŞMASI
»Ama nerede, kalbleri katılaşmış... »
Kendi varlığındaki İlâhî muʹcizeyi, vücut yapısındaki kudret kaleminin çizgilerini, rahmet fırçasının çok düzenli ve âhenkli işleyişini göremiyen ve her geçen gün kalbleri maddenin katılığıyla katılaşanlar, günah ve isyan bataklığına doğru kendilerini adım adım itmiş olurlar. Refah ve mutluluk kapıları, bataklığın çevresindeki bitki örtüsü gibi aldatıcı ve tehlikeyi kamufle edicidir. Dünyalık öylelerine dört bir taraftan akıp gelir. İnkârcılar, günahkârlar bu refahın mahmurluğu içindeyken İlâhî sünnet hükmünü yürütür; bir anda her şey alt-üst olabilir. Ferahlık ve sevinç, yerini umutsuzluk, karamsarlık, elem ve kedere terkeder.
Milletlerin hayatı da böyle: İlk gelişme, millet olma devresidir. Bu devrede haktan yana olma gayretleri önde gider. Buna o milletin çocukluk devresi de diyebiliriz. İtinayla yetişme ve gelişme ölçüsü hâkimdir. Temeli oluşturulmuş millet olma, ekonomik yönden de gelişme ve güçlenme devresi başlar. Bu devre o milletin gençlik çağıdır. Bir takım ölçüsüzlüklere, refahın verdiği sarhoşluğa kapı açmadan sağlıklı biçimde organize edilirse, ömrü uzun olur. Aksine şımarıklık, ölçüsüzlük, inançsızlık başgösterir, şahsî çıkarlar ön plânda yer alırsa, kalbler kısa zamanda katılaşır; hakkı unutma, ya da inkâr devresine girilmiş olur. Kutsal değerlerle alay edilmeye başlanılır, Allahʹa ihtiyaç kalmadığı zannı kafaları bir örümcek ağı gibi kaplar. Tezelden mal ve servet sâhibi olma ihtirası o milletin benliğine sızar ve ahlâksızlık dörtnala yol almaya başlar. Artık bunun ardından büyük bir felâketin geleceğini söylemek hiç de kehanet sayılmaz. Çünkü Allahʹın değişmiyen kanunlarından biri de budur. Belirtilen düzeye gelen bir milletin dış görünüşü refah ve mutluluk va’detmekte, iç yapısı felâketin haberini vermektedir. Hemen uyanma ve dönüş olmazsa, mukadder âkibetin çanları çalmaya başlar.
Hakkʹa sırt çeviren, kutsal değerlerle alay eden, insan haklarını hiçbir ölçü ve sınır tanımaksızın çiğneyen âsi ve günahkâr bir milletin temeli sarsılır ve yıkılmaya yüztutar. Kısa bir süre sonra zalimlerin ardıarkası kesilir. Allahʹı unutan, ya da inkâr eden bir milletin sonu böylesine hazin olur. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a olsun..
YORUMLAR - RİVÂYETLER
Ereeyteküm:
Bu tabirin Türkçemizde sözlük olarak tam karşılığı «Sen veya siz gördünüz mü? »dür. Böyle bir deyim, ya da anlatım şekli bizde yoktur. Arapçada ise, bu, kelimenin sözlük anlamına göre değil, «Bize haber verin! » anlamında kullanılır. (TE) ve (KÜM) teʹkit içindir.
Be’sâ ’:
Şiddet, sıkıntı, şiddetli yokluk, kıtlık, aşırı açlık gibi daha çok mal ve servete dokunan musîbet, inen felâket, demektir.
D a r r â:
Daha çok cana dokunan hastalıklar, dertler ve sıkıntılar, demektir. (Fazla bilgi için bak: Keşşaf - Kurtubî - İbn Cerîr)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, din ve Allah duygusunun doğuştan insanlarda var olduğu, bedene yerleşen her ruhun bu inançla donatıldığı hatırlatıldı. Felâket anlarında, dinsizlerin, inkârcıların ve putperestlerin ister istemez her şeyin üstünde var olan yüce bir kudrete el açıp yalvardıkları, çoğunun «Allah!. » diye inlediği, feryat ettiği bundandır. Âyet, bu hakikati hatırlatırken beşer aklını ve vicdanını harekete geçirmeyi amaçlamaktadır.
Sonra inkârcıların günah, isyân ve tuğyanlarına rağmen kendilerine bol nîmet kapılarının açılmasının çetin bir sınav olduğu, uyanma olmazsa, felâketin yaklaşmakta bulunduğu çok duyarlı biçimde işlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına, kudretinin eşsizliğine delâlet eden ve her biri başlıbaşına bir muʹcize sayılan kulak, göz ve kalb nîmetlerine dikkatler çekiliyor. İnsanların kendilerine hazırladıkları tehlike haberi veriliyor. Peygamberlerin müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderildikleri ve onların kişisel ihtirasları bulunmadığı hatırlatılarak, kurtuluşun onlara uymakla gerçekleşeceği bildiriliyor.