Furkan Suresi 42-44. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَبِيلًا اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَبِيلًا

42.

(41-42) Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. "Allah'ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilahlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilahlarımızdan uzaklaştıracaktı" (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.

Diyanet İşleri

43.

Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?

44.

Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

42- «Tanrı edindiğimiz (putlara tapmakta) sabretmemiş olsaydık, ne­redeyse bizi saptıracaktı! » derler. İleride bunlar azâbı görünce kimin yol edinme bakımından daha sapık olduğunu bileceklerdir.

43- Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü? Yoksa sen mi onun üzerine (koruyucu, kurtarıcı) vekîl olacaksın?

44- Yoksa sen onların çoğunun işittiğini, ya da aklettiğini mi sanı­yorsun? Onlar ancak davarlar gibidirler, hayır onlar yol edinme bakımın­dan daha da şaşkındırlar.

İNİŞ SEBEBİ

Ebû Cehl, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹi görünce, Onun yüksek şah­siyeti, üstün vakar ve terbiyesi ve hakkı tavsiyedeki eşsiz kabiliyeti kar­şısında küçülür ve hasedinden ne yapacağını bilmez olur, sonra da «Al­lahʹın peygamber olarak seçip gönderdiği bu mudur? » diyerek alaylı bir tavır takınır ve gülerdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indirildi. (Tefsîr-i Kurtubî: 13/35)

BAŞ OLMA HASTALIĞI VE AŞIRI KISKANÇLIK

Mekkeli söz sahibi olanların çoğu Hz. Muhammed’in (A. S. ) yalancı bir kişi olmadığını çok iyi bildikleri halde, hem baş olma sevdası, hem de geç­mişe körü körüne bağlılık tutkusu onları haktan uzaklaştırmıştı. O yüzden akıllarıyla değil, hisleriyle hareket ediyor; vicdanlarının değil, azgın nefis­lerinin sesine kulak veriyorlardı.

Basiretsizliğin bu çizgisine gelip dayanan sapıkları doğru yola iletmek elbette ki beşer gücünün çok üstündedir, yani hidâyet Allahʹtandır. O ba­kımdan Hz. Muhammed (A. S. ) teblîğ ve irşat görevini sürdürürken zaman zaman üzülür, olumlu sonuç alamayınca da ister istemez göğsü daralırdı.. Cenâb-ı Hak, peygamberin yetki ve görevini hatırlatarak şu aydınlatıcı bil­giyi verdi: «Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü? Yoksa sen mi onun üzerine (koruyucu, kurtarıcı) vekil olacaksın? »

Evet Peygamber (A. S. ) koruyucu bir vekîl değil, Cenâb-ı Hakkʹın emir­lerini kusursuz teblîğ edip irşat görevini yerine getiren bir elçidir. İnsanlar üzerinde vekîl olarak Allah bulunuyor. O ehil olanlara hidâyet kapısını açar, olmayanları sapıklıkları içinde bocalar vaziyette bırakır.

HEVESLERİNİ TANRI EDİNENLER

«Arzu ve heve­sini tanrı edineni gördün mü? Yoksa sen mi onun üzerine (koruyucu, kur­tarıcı) vekil olacaksın? »

İnsan şu ölümlü hayata birtakım duygularla gözlerini açar. O kadar ki birtakım arzu ve heveslerine sınır koymayacak kadar ihtirasa bürünür. Şüphesiz onda doğuştan mevcut olan bu duygular dünya hayatına canlı­lık, hareket, renk ve mana kazandırır. Ancak kontrol dışı bırakılır da din, ahlâk ve ilimle yönlendirilmez, yani meşru bir sınırda tutulmazsa çok za­rarlı sonuçlar doğurur. En azından maddeyi hedef seçmesine, onu bir ba­kıma ilâhlaştırmasına sebep olabilir. Öylece kişinin bütün istek ve ener­jisini, düşünce ve yeteneğini bu istikamete çevirip kanalize eder.

Akıl, din ile birleşip duygu ve düşüncelerimizi iyiye, doğruya, güzele, tek kelimeyle meşru çizgide tutmaya döndürür de yaratılanla yaratan ara­sında kulluk ve ilâhlık ilgi ve irtibatını sağlarsa, insan duygularının esiri veya uydusu olmaktan kurtulur. Böylece gerçek hayat için dünya nîmetlerinin birer araç olduğunu; asıl amacın İlâhî rıza doğrultusunda bu araç­ları bilerek yerinde kullanmak suretiyle Allahʹa tertemiz kavuşmak bulun­duğunu anlar.

İlgili âyetle bu inceliğe dikkatler çekilirken Mekke’nin ileri gelen şıma­rıklarının kendi arzu ve heveslerini nasıl ilâhlaştırdıkları misal veriliyor. Ço­ğunun bu yüzden nefislerinin sınır tanımaz isteklerine mağlup olarak Kurʹânʹa ve Hz. Peygamberʹe (A. S. ) amansız birer düşman kesildiğine işâret yoluyla atıf yapılıyor.

PEYGAMBER VEKÎL DEĞİLDİR

Peygamber (A. S. ) Efendimiz insanlara doğru yolu gösteren, tehlikeli yolun uzandığı elim sonucu haber veren ve böylece Allahʹtan indirilen emirleri kusursuz teblîğ eden bir uyarıcı ve müjdecidir. İnsanlar üzerine kanat gerip koruyan, gelecek azabı geri çevirip her tehlikeye karşı onları savunan ve mutlâka kurtarıcı olacağını iddia eden bir vekîl değildir. Zira doğru yola kavuşturmak, azap etmek veya etmemek, affetmek veya etme­mek Allah’a aittir.

Şüphesiz Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, Mekkeʹde söz sahibi olan Ebû Cehl ve yandaşlarının küfür ve tuğyan içinde kalmalarına gönlü bir türlü razı değildi. Çünkü O ancak insanlara rahmet olarak gönderilmişti. Ama onları mutlaka küfürden kurtaracak, onlar aleyhine inecek azâbı geri çe­virecek ve her hâl-ü kârda onları savunacak bir vekîl sıfat ve yetkisiyle görevlendirilmemişti.

Kurʹân-ı Kerîm ilgili âyetle Peygamberʹin (A. S. ) görev ve yetkisinin sı­nırını çizmekte ve ileride Onun bu sınır dışına çıkarılmamasını tenbîh et­mektedir. Böylece sevgi ve bağlılıkta ifrata varan ölçüsüzlüklerin İslâm’da yeri olmadığına işârette bulunulmakta ve hiçbir mürşidin Hz. Muhammedʹden (A. S. ) daha yetkili olamıyacağı hatırlatılmaktadır.

HAKKA GÖNÜL KAPISINI AÇMAYAN İNKÂRCILAR DAVARLARA BENZETİLİYOR

«Yoksa sen onların çoğunun işittiğini, ya da aklettiğini mi sanıyorsun? Onlar an­cak davarlar gibidirler, hayır onlar yol edinme bakımından daha da şaşkın­dırlar. »

Aklını, zekâsını, düşünce ve duygusunu hakikatı arayıp bulmakta kul­lanmayan; Allahʹın verdiği bu çok değerli vasıtaları nefsinin emrine verip amacından saptıran kişiler, her şeyden önce kendilerini insanlık derece­sinden aşağı düşürerek bir bakıma hayvanlaştırırlar. Hayat anlayışları mi­de ve şehvetle, para ve makamla sınırlıdır. Böylece yaratılışın gayesini, dünyaya getirilişin hikmetini, ölümün sırrını, âhiretten maksadın ne oldu­ğunu düşünmezler ve bilmezler. Nefislerine hoş gelen her şey onlar için iyidir, güzeldir ve mubahtır; hoş gelmeyen şeyler ise, kötüdür ve zararlıdır.

İşte kendilerini bu düzeyde tutan Mekkeli müşriklerin çoğu hakkında Kur’ân, sözünü ettiğimiz sebeplerle «Onlar ancak davarlar gibidirler; ha­yır onlar yol edinme bakımından daha da şaşkındırlar» âyetiyle hakkı inkâr edenlere «davar» damgasını yakıştırmaktadır. Sonra da bazı yönleriyle davarlardan daha şaşkın olduklarını vurgulamakta ve bize bir mukayese imkânı vermektedir. Şöyle ki: Davarlar hem otlakla­rını, hem yayılma saatlerini, hem ağıllarına dönmeyi bilirler, hem de faydalı ve zararlı otları ayırt edecek içgüdüye sahiptirler. İnkârcı sa­pıkların çoğu ise, neler zararlı, nelerin de yararlı olduğunu tefrik edeme­mekte; ruhlarını ölgün hale getiren günahlardan kaçınmamakta, beden­lerini harap edecek zararlı maddeleri kullanmakta bir sakınca görmemek­tedirler. En azından davarlar kâinat plânındaki yerlerini almasını, yaratıl­dıkları hizmete yönelmesini bilir ve böylece hilkat kanununa bağlı kalır­lar da her halleriyle Hakk’ı tesbîh ve tenzîh ederler. İnkârcı şaşkınlar ise, onların aksine plândaki yerlerini alamamış, yaratıldıkları amaca yöneteme­mişlerdir.

Unutmamak gerekir ki, kâinatta boş ve amaçsız yaratılan hiçbir şey yoktur; aynı zamanda bildiğimiz her şey insandan yana yaratılmış, insan da Yüce Yaratan’ını bilip O’na kullukta bulunmak için var kılınmıştır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, şaşkın putperestlerin Peygamber’e (A. S. ) karşı olumsuz tutumlarının akla ve gelişmiş vicdana uygun bir yanı ve yönü ol­madığı açıklandıktan sonra çok düşündürücü bir benzetme yapılarak ha­yatın gayesini daha iyi incelememiz ilhâm edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insan aklını ve vicdanını harekete geçirmek için Allah’ın varlığına ve birliğine; Kur’ânʹın İlâhî kelâm olduğuna delâlet eden aklî belgeler, fiziksel olaylar sıralanıyor. Böylece inkârcıları nefsanî duy­gularının tesirinden kurtarıp akıllarına ışık tutar anlamda bilgiler veriliyor.